4 Ocak 2009

Hülya Karakaş’ın disipline verildiği Şehir Tiyatroları’nda despot zihniyeti “altın dönemini” yaşıyor!


İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları (İBŞT) sanatçısı Hülya Karakaş, 27 Ekim 2008 günü, Tiyatro Dünyası internet sitesinde, “Genel Sanat Yöneticisi Orhan Alkaya'ya Sorularımdır” başlıklı bir yazı yayımlamıştı. İBŞT içinden bir sanatçının sıcağı sıcağına tanıklığını yansıtması bakımından ayrı bir anlam ve değer taşıyan, tarihi bir yazıydı bu.


Hülya Karakaş, o yazıda, Orhan Alkaya’nın genel sanat yönetmenliğine getirilmesiyle birlikte İBŞT’de yaşananlardan yola çıkarak çok haklı sorular soruyor, Alkaya yönetimine zehir zemberek eleştiriler getiriyordu. Karakaş, bu görüşlerini önce Alkaya yönetimine sunduğunu, gördüğü tepki üzerine bunları kamuoyu ile paylaşmaya bir anlamda mecbur kaldığını belirtiyordu.

Karakaş’ın soruları, eleştirileri bu şekilde kamuoyuna mal olmuştu. Ne var ki, en azından tiyatroculara, tiyatroseverlere karşı sorumluluğu gereği bu durumda bir açıklama yapması beklenen İBŞT Genel Sanat Yönetmeni Orhan Alkaya, Karakaş’ın gündeme getirdiği konular hakkında bugüne dek ne bir yanıt verdi, ne de bir açıklamada bulundu.

Alkaya’nın suskunluğu ikinci ayını doldururken, Hülya Karakaş, 30 Aralık 2008 günü, yine Tiyatro Dünyası internet sitesinde, bu kez “Hülya Karakaş’tan Orhan Alkaya’ya Açık Mektup” başlıklı yeni bir yazı yayımladı. Bir anlamda bu işin peşini bırakmayacağını gösteren Karakaş, şimdi de Alkaya’yı kamuoyu önünde konuyu tartışmaya davet ediyor. Alkaya yönetimini teşhir etmesinin ardından disiplin kuruluna verildiğini öğrendiğimiz Karakaş’ın, Alkaya’ya hitaben yazdığı açık mektubu şu sözlerle bitiyor:

“Size bu çağrımı çok özel bir zeminde, kişisel mail adresinize yazarak yapıyorum. Bu talebime en kısa zamanda bir cevap (dilerseniz bir hafta diyelim) vermenizi rica ederek, dilekçelerime vermediğiniz cevaplar gibi eğer cevaplamaz iseniz size yazdığım kişisel maili gerek internet ortamında, gerek basında,gerekse ‘bağlı’ olduğum İstanbul Büyükşehir Belediyesi kurullarına göndereceğimi ve ‘özlük hakları’ mı böylece savunacağımı beyan ediyorum. Böylece tarafıma gönderilen,beni ‘disiplin kurulu’ na taşıyan süreci ‘ispat hakkı’ mı da kullanmış olacağım.


Kolay gelsin…


Hülya Karakaş
21 Aralık, 2008”
Hülya Karakaş, düşünen, sorgulayan uygar bir insan, bir tiyatro sanatçısı, bir vatandaş kimliğiyle, en doğal ve en temel demokratik hakkını kullanıyor; İBŞT’ye zarar verdiğini gördüğü Alkaya yönetimini sorguluyor, eleştiriyor, hesap soruyor. Mensubu olduğu sanat kurumunun yönetimini (bir tür iç denetim, öz denetim görevini de yerine getirerek) uyarma sorumluluğunu gösteriyor. Her uygar ve onurlu insanın yapması gerektiği gibi düşüncelerini özgürce, açıkça ifade etme ve hesap sorma kararlılığını da ısrarla sürdürüyor. Hülya Karakaş’ın örnek gösterilmesi gereken bu tavrını, daha kaliteli, daha verimli bir Türkiye tiyatrosu için çok önemli, çok umut verici bir “çıkış” olarak görüyor ve destekliyorum. Bu konuda Karakaş’ın yalnız bırakılmaması gerektiğini düşünüyorum.

Orhan Alkaya, “Hiçbir siyasinin ve bürokratın sanat kurumuna müdahale hakkı yoktur” diyerek sanat kurumlarını hedef alan siyasi müdahalelere karşı olduğunu açıkça beyan etmiş, demokrat hatta solcu olarak bilinen bir isimdi. Ancak buna rağmen, kendi sözlerini inkâr edercesine, AKP’li İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın antidemokratik siyasi müdahalesine çanak tutarak İBŞT genel sanat yönetmenliği koltuğuna oturmakta hiçbir sakınca görmemişti (Bkz: ...Ama beni iktidar yapan müdahale iyidir). Göreve gelir gelmez de, genel sanat yönetmenliğine getirilmeden önce yıkılmasına kesinlikle karşı çıktığı ve ateşli bir biçimde muhalefet ettiği, “müstakil” Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’nun yıkılıp yok edilmesi kararını kendi elleriyle imzalayarak “müstakil” Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’nun “yok edilmesine” onay veren, uygun diyen Genel Sanat Yönetmeni olarak tarihe geçmekten çekinmemişti. Bu çifte standartlı, ikiyüzlü tavrı, Orhan Alkaya’nın koltuk aşkıyla bulduğu ilk fırsatta siyasi iktidarın dümen suyuna girecek denli ilkesiz, tutarsız ve güvenilmez biri olduğunu, bu anlayışıyla İBŞT’ye bir hayrı olamayacağını daha en başından göstermişti. Alkaya’nın genel sanat yönetmenliği de aslında böylece, vicdan ve akıl sahibi insanların indinde daha ilk günlerinde mahkûm olmuş, meşruiyetini yitirmişti.

Hülya Karakaş’ın sorularını yanıtlamaktan yan çizen, bu eleştiri ve sorulara uygar bir insan, uygar bir tiyatrocu, uygar bir şair gibi ikna edici yanıtlar vermek, açıklamalar getirmek yerine, eleştiriye tahammül göstermeyip burnundan kıl aldırmaz bir diktatör ceberutluğuyla Karakaş’ın görüşlerini ifade etmesini ve kamuoyuyla paylaşmasını “disiplinsizlik” sayarak “disiplin kurulu”nu harekete geçiren Orhan Alkaya yönetiminin çirkin yüzü artık herkes tarafından açıkça görülmüştür, umarım.

Umarım diyorum, ama biliyorum ki ne kadar iyimser olsam da ummak tek başına bir işe yaramıyor, safça bir temenni olmanın ötesine geçemiyor. İktidar yalakalığı, eş dost, ahbap çavuş dayanışması gereği, hakikati, gerçeği, görmekten kaçınanlar, işine gelmeyen hakikati görmek istemeyenler her devirde çıkabiliyor.

Yukarıda sözünü ettiğimiz gerçekler ortadayken, Alkaya bile kamuoyunun önüne çıkıp kendisine yönelik eleştirilere ve uygulamaları hakkındaki sorulara yanıt veremezken, hâlâ birtakım “Alkaya’dan çok Alkayacılar” ortaya çıkıp, hiç utanıp sıkılmadan Alkaya’nın dosdoğru bir adam olduğuna “şehadet” edebileceğini duyurma gereği hissedebiliyor; daha da korkuncu, akıllara ziyan bir biçimde Alkaya dönemini 100 yıllık İBŞT tarihinin “altın dönemi” olarak tanımlayacak kadar ölçüyü kaçırabiliyorlar.

İşte, İBŞT sanatçısı Can Doğan! “Tanrı Şehir Tiyatrosu'nu 90'lı Yılların -Ruh-suzluğundan Korusun” başlıklı bir yazı kaleme alarak Alkaya hakkındaki iddialara ve Karakaş’ın Alkaya’ya yaptığı çağrıya cevap vermeyi kendisine görev biliyor. Hiçbir inandırıcı gerekçe göstermeden, Orhan Alkaya’nın “dosdoğru bir adam olduğuna şehadet edebileceğini” ilan ediyor. İyi ama böyle bir “şehadet” Genel Sanat Yönetmeni Orhan Alkaya’nın yukarıda bir bir saydığımız, “muhalefette insan, iktidarda kurt” misali çifte standartlı, ilkesiz ve tutarsız davranışlarını makul karşılamamızı ya da mazur görmemizi gerektiriyor mu? Hülya Karakaş’ın henüz yanıtlanamamış ciddi eleştiri ve sorularını geçersiz kılıyor mu? O soruları ikna edici bir biçimde yanıtlanmış saymamızı sağlıyor mu? Tabii ki, hayır. Sayın Can Doğan’ın şıracının şahidi bozacı misali gülünç “şehadeti” ancak ve ancak kendisini bağlar, onun Alkaya’ya duyduğu sevgiyi ve sadakatinin aşırılığını gösterir o kadar. Ne Alkaya'ya yöneltilen eleştiri ve soruların gereksiz ya da anlamsız olduğunu gösterir ne de Alkaya’yı kamuoyunun gözünde temize çıkarmaya yeter.

Bir başka
Alkaya’dan çok Alkayacı tavır da, Türkiye Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB) Başkanı tiyatro eleştirmeni Sayın Üstün Akmen’den geldi. Özellikle son dönemdeki iki yazısında Sayın Akmen, Hülya Karakaş’a yanıt verircesine, adeta ona nispet yaparcasına, hakkındaki ciddi sorular ve eleştirilere hiçbir yanıt veremeyen, üstüne üstlük Karakaş’ı despotça bir karar vererek disiplin kuruluyla hizaya sokmaya çalışan Alkaya’yı allayıp pullayıp bize yutturmaya çalışıyor. Sayın Akmen, Orhan Alkaya hakkındaki ciddi eleştirileri ve iddiaları görmezden gelerek, İBŞT’deki Alkaya dönemini, 100 yıllık İBŞT tarihinin “altın dönemi” olarak nitelendirmekte hiçbir sakınca görmüyor. 14 Aralık 2008 günü Tiyatro Dünyası adlı sitede okuduğumuz “Orhan Alkaya, İBŞT'de gene bir ilke imza atmış: Canavar Sofrası” başlıklı yazısında hiçbir nesnel dayanak göstermeden, (iktidar koltuğuna oturmak uğruna ömrü boyunca savunduğu tüm ilkeleri çiğnemekten kaçınmadığı için hali hazırda lekeli ve hakkındaki ciddi soruları yanıtlamaktan kaçındığı için halihazırda şaibeli durumda olan) dostu Alkaya’nın dönemi için bakın nasıl fütursuzca övgüler diziyor:

“İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları (İBŞT) Genel Sanat Yönetmeni Orhan Alkaya, göreve gelişinden bu yana aldığı olumlu kararlar, ileriye dönük attığı yerinde adımlarla kamuoyunun ilgisini çekmeye devam etmekte. İstanbul kentinin yüzyıla yakın mazisi olan tiyatrosu, hiç abartmadan köpürtmeden söylüyorum, Orhan Alkaya döneminde altın dönemini yaşıyor.”
Ne tesadüftür ki Akmen, yaklaşık bir hafta sonra, yine Tiyatro Dünyası internet sitesinde okuduğumuz 27 Aralık 2008 tarihli, “İBŞT'nde Hareketli Öykü (Okuma) Tiyatrosu: Yedi Tepeli Aşk” başlıklı yazısında yine ölçüsüz ve gereksiz bir biçimde Alkaya’ya iltifat etmeyi ihmal etmiyor:

“Tiyatro eleştirmenleri olarak kimi yapımlarını eleştirsek de, ülkemizin en eski sanat kurumu İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın, Genel Sanat yönetmeni Orhan Alkaya yönetiminde bu sezon ufkunu alabildiğine genişlettiğini yadsıyamayız. Alkaya, belki de İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları tarihinde ilk kez repertuvarı sorguluyor; sahneleme biçimlerini, biçemlerini, farklı oyunculukları öne çıkarmaya çalışıyor. Başarıyor da…”
Bir kere, Orhan Alkaya, İBŞT genel sanat yönetmeni olarak bugüne dek hangi olumlu kararlar, ileriye dönük atılan hangi olumlu adımlarla kamuoyunun ilgisini çekmiştir ki, çekmeye “devam etmekte”dir? Sayın Akmen, yoksa herkesi kör kendisini şaşı mı sanıyor? Bizim bildiğimiz, gördüğümüz, Alkaya yönetiminin göreve geldiğinden bu yana kamuoyunun gündemine sürekli İBŞT’yi küçük düşüren, utanç verici konularla, eleştirilerle geldiğidir: Orhan Alkaya’nın antidemokratik siyasi bir müdahaleyle genel sanat yönetmenliği koltuğuna oturtulması, ihaleyle sanatçı alımı, “müstakil” Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’nun yıkılıp yok edilmesi, tiyatro sanatçısı Hülya Karakaş’ın en demokratik hakkını kullanıp tiyatro yönetimini eleştirdiği için disiplin kuruluna verilmesi, “Balıkesir Muhallebicisi” özür skandalı örneklerindeki gibi...

Tüm bu gerçekler ve Hülya Karakaş’ın cevap bekleyen “kazık soruları” ortada öylece dururken, TEB Başkanı Üstün Akmen’in, kamuoyunun gözünün içine baka baka, daha bir tiyatro sezonunu bile tamamlamamış Orhan Alkaya dönemini, hiçbir nesnel dayanak göstermeden, 100 yıla yaklaşan köklü bir tarihe sahip İBŞT’nin “altın dönemi” olarak kutsamasına ne demeli acaba? (Bu mesnetsiz övgüye, “hakikati manipule ederek, tarihsel gerçekleri çarpıtarak tiyatromuzu mahveden ahbap çavuş dayanışmasının, sen ben bizim oğlancılığın ulaştığı arsızlık boyutunun en çarpıcı göstergelerinden biri” demek haksızlık mı olur acaba?) Orhan Alkaya, genel sanat yönetmenliğine getirildiğinden bu yana 100 yıldır yapılmayan ne yapmıştır da, 100 yıldır alınmayan, alınamayan hangi kararı almıştır da bu kısacık dönem, birdenbire 100 yıllık İBŞT’nin “altın dönemi”ni yaşadığı bir süreç olarak adlandırılmayı hak etmiştir? “Türkiye Tiyatro Eleştirmenleri Birliği” gibi ciddi olduğu izlenimi yaratan bir isme sahip, peşin peşin ciddiyet, bilimsellik ve nesnellik atfedilen bir kurumun başkanlığını yapan Sayın Akmen’in gerçeklerle çelişen, tarihsel gerçekleri tahrif eden bu çok iddialı iddiasını kanıtlaması, en azından nesnel dayanaklarını ortaya koyması gerekmez mi? Unutulmamalıdır ki, her yazı bir bakıma tarihe tanıklık etmektedir ve bugün bizim, İBŞT’deki Orhan Alkaya dönemini, bundan 10 yıl sonra, zamanın TEB Başkanı Üstün Akmen’in yazısındaki “altın dönem” tanımına itibar ederek anlamaya, bilmeye çalışacakların aldatılmasına karşı çıkmak gibi tarihsel bir sorumluluğumuz vardır.

Ayrıca, eğer Sayın Akmen, tiyatro sanatçısı Hülya Karakaş’ın sırf düşüncelerini ifade ettiği için Alkaya yönetimince disiplin kuruluna verildiğini bile bile, bu bilgiye vakıf olarak, 100 yıllık Şehir Tiyatroları’nın Orhan Alkaya yönetiminde “altın dönem”ini yaşadığını ilan ettiyse bu Türkiye’deki tiyatro eleştirmenliği açısından da, Tiyatro Eleştirmenleri Birliği açısından da çok sıkıntı verici bir durumdur. Yok eğer Sayın Akmen bu “altın dönem” nitelendirmesini, Hülya Karakaş’ın disiplin kuruluna verildiğini dahi bilmeyecek kadar İBŞT’de olup bitenlerden habersiz bir durumda ezbere yapmışsa, bu da ortada aynı derecede sıkıntılı bir durum olduğunu gösterir.

Hülya Karakaş, bugün İBŞT çatısı altındaki her onurlu insanın vermesi gereken bir mücadeleyi tek başına yüreklice vermeye çalışıyor. Aklı başında her insanın, en azından “ifade özgürlüğü” temelinde Karakaş’ın bu mücadelesine arka çıkması, destek vermesi gerekirken, hâlâ, Karakaş’ın eleştirilerine dahi tahammül gösteremeyip onu disiplin kuruluna gönderen Alkaya’nın “dosdoğru bir adam olduğuna şehadet edilebileceğini” duyurma telaşında olanların, hâlâ satır aralarına kurnazca sıkıştırılmış abartılı övgülerle bu “disiplinci” dönemi İBŞT’nin “altın dönemi” diye överek antidemokratik zihniyeti bir anlamda ödüllendirmeye çalışanların çıkması, Karakaş’ın yazılarıyla dikkat çekmeye çalıştığı berbat manzaranın vahametini ne yazık ki doğrulamakta hatta daha da artırmaktadır.