27 Haziran 2009

son romantikler / İLK MANİFESTO





Tarkan Çeper*


"üç hamlede son romantikler."

1- 'son romantikler' en temelde “bir hikâye anlatmak ve bu hikâyeyi hakkıyla anlatmak” düşüncesinden yola çıkmış bir tiyatro hareketidir. bir hikâyeyi hakkıyla anlatmak demek; önce o hikâyeye aşık olmak, sonra o hikâyeyi kendi düşümüz olarak benimsemek ve en sonunda hikâyeyi ya da düşümüzü en dürüst, en samimi, en sahici ve en sahih biçimde anlatmayı hedeflemek demek, bize göre. yani sahne üstünü aslen ve öncelikle bir “yorumlama” alanı değil, bir “hikâye anlatma” alanı olarak görüyoruz.
tam da bundan ötürü, ta 2500 yıl önce aristoteles’in tanımladığı “illüzyon” kavramını hemen son romantikler isminin altına iliştiriveriyoruz. yani amiyane tabirle “tiyatronun büyüsü” denen şeye, kalpten inanıyoruz. tiyatronun, izleyiciye “hikâyeye kapılma, kendini hikâyenin içinde bulma ve sürüklenme” yoluyla haz verdiğini düşünüyoruz; ki buna kendi izleyicilik serüvenimizden şahidiz. tiyatronun özünün bir noktada kaybolmaya başladığını ve giderek “hayata müdahale gücünü” yitirerek, sanattan çok, “modern zamanların zarif süsü” olmaya doğru evrildiğini izliyoruz ürpererek. bu tersine evrilmenin en temel nedenini, tiyatrodaki asal anlatım aracı olan “hikâye”nin dışlanıp, performatif unsurların ön plana alınmasında görüyoruz ve bir daha ve her defasında önce ve belki de tek derdimizin samimiyetin büyük s(e)’siyle başlayıp, iyi bir hikâye anlatmak olduğunu açıkça söylemek istiyoruz. istiyoruz, çünkü; tiyatronun arkaik ve gereksiz bir sanat olduğu; giderek çok daha az insanı ilgilendirdiği; artık gündemden kalkması gerektiği, zaten artık sinema varken ve şu noktaya gelmişken tiyatronun ne kadar da yapay kaldığının daha da kalabalık biçimde dillendirildiği bir çağda yaşıyoruz. bir yandan da öyle bir çağ ki bu; yaygın kitleler için -sanat falan bir yana-: televizyon, her şeyden daha gerçektir. işte böyle bir çağda ta 2500 yıl öncesine dönüp, tiyatronun çekirdeğinde binyıllardır sakladığı ana cevher olan “hikâye”ye sıkı sıkı yapışıyoruz hiç bırakmamacasına. zira 'son romantikler' biliyor: hikâyenin gerçeği, gerçekten daha gerçektir.

2- 'son romantikler' en temelde sahiciliğin peşine düşmüş bir tiyatro hareketidir. sahicilik demek; sahne üzerinde ‘rol’ yapmamak, ‘oynamamak’, ‘olmak’ ve oyun kişisini izleyicinin gözleri önünde ‘var etmek’ demek, bize göre. yani sahnenin üstünü aslen ve öncelikle bir ‘show’ ya da ‘görüntüsel gösteri’ alanı değil, bir ‘yeniden yaşam var etme’ alanı olarak görüyoruz. tam da bundan ötürü, peter brook’un, grotowski’nin bir oyunundaki sahiciliği anlatmak için yaptığı tanımı da hemen son romantikler isminin altındaki ‘illüzyon’un yanına iliştiriveriyoruz: “mutfak penceresinden bakarken, bir anda bir cinayete tanık olmak gibi…”. bu alıntı, sahnede kurmak istediğimiz sahiciliğin maymuncuğu adeta. yani tiyatronun, izleyiciye “sahici bir yaşama tanıklık ettirme” yoluyla haz verdiğini düşünüyoruz; ki buna da kendi izleyicilik serüvenimizden şahidiz. bunun için, oyunlarımızı ‘yaşayan’ ve ‘yaşanan’ anlardan oluşturmaya çalışacağız elimizden geldiğince. çünkü bir yerlerde , ‘rol paralayan’ oyuncuları, oyun metnini ‘basamak’ olarak gören yönetmenleri ve renkli sahne ‘show’larını değil de; iyi yazılmış tiyatro metinlerini ‘kendi düşleriymişcesine’ sahneye taşıyan tiyatrocuların oyunlarını izleme isteğinde olan insanların varlığına inanıyoruz, ya da inanmak istiyoruz. ama şunu da biliyoruz: büyük çoğunluk bu inancımızı romantizm olarak görecek hafif bir dudak kıvrılması eşliliğinde ve şöyle düşünecekler, düşündüklerini bile fark etmeden “televizyon ve onun desteklediği sanat(?!) her şeyden daha gerçektir”. ne gam! ismimizden utanacak değiliz ya. zira 'son romantikler' biliyor: tiyatronun gerçeği, gerçekten daha gerçektir.

3- 'son romantikler' en temelde “tiyatronun hayata müdahale gücü”ne inanan ve bunun izini süren bir tiyatro hareketidir. tiyatronun hayata mücadele gücü demek; onun, izleyene sarsıcı bir biçimde nüfûz etmesi, yok edilemez bir kalıcılığa sahip olması, salondan çıkıp yaşama karışıldığında beynimizin ve ruhumuzun bir yerlerinde yaşaması demek, bize göre. yani sahne üstünü aslen ve öncelikle bir “kendimizi gösterme” alanı değil, bir “yüzleşme” alanı olarak görüyoruz. tam da bundan ötürü, tiyatro oyunlarına promosyon olarak sunulan manken ve pop şarkıcılarının tiyatro izleyicisini artırmanın bir “yolu” olarak görüldüğü şu günlerde, kendimize “romantik” demekten gocunmuyoruz. çünkü yaptığımız işi sulandırmadan, izleyicinin zekâsına hakaret etmeden, sadece tiyatronun kendi içinde saklı olan saf malzemesini kullanarak; iyi yazılmış oyun metinlerinin ve iyi “işlenmiş” hikâyelerin yol göstericiliğinde, iyi tiyatro yapmak isteyen tiyatrocuların, bu tiyatroyu ayakta tutabilecek bir “iyi seyirci” kitlesini de oluşturabileceğine inanıyoruz. ya da inanmak istiyoruz. iyi yazılmış oyun metinlerinin, metne dürüstçe yaklaşıldığında ve sahicilik duygusu gözetilerek sahnelendiğinde her tür izleyiciyle buluşabileceğine inanıyoruz. yani tiyatronun, izleyiciye “sahici ve iyi anlatılan bir hikâyeye kendini kaptırma” yoluyla haz verdiğini düşünüyoruz; ki buna da kendi izleyicilik serüvenimizden şahidiz. ve bunun için yoldayız işte. biliyoruz ne de olsa: tiyatronun gerçeği, gerçekten daha gerçektir.

Tarkan Çeper
26 Haziran 2009

*
Tarkan Çeper, Marmara Üniv. Ekonomi Bölümü ve Ankara Üniv. DTCF Tiyatro Bölümü Dramatik Yazarlık Ana Sanat Dalı’nda okudu. “Dünyanın Dibine Kadar” ve “Eksi Sonsuz” adlı iki kısa oyunu var. Sarıyer Halk Eğitimi Merkezi Tiyatro Kulübü'nde (SHEM-TK) ve DTCF Tiyatro Bölümü’nde oyunlar yönetti. 1998 yılında “Lâcivert” adlı dosyasıyla Varlık Edebiyat Ödülleri Şiir Birincisi oldu.