30 Haziran 2009

Sivas Katliamı'ndan şans eseri sağ kurtulan, Canlar Tiyatrosu topluluğu üyesi tiyatro yazarı Serdar Doğan'ın Sivas Katliamı tanıklığı


Milliyet'ten gazeteci yazar Devrim Sevimay’ın, bundan tam 16 yıl önce, 2 Temmuz 1993 günü, Sivas Madımak Oteli’nde yaşanan katliamdan şans eseri, mucizevi bir şekilde sağ kurtulan, Canlar Tiyatrosu topluluğu üyesi tiyatro yazarı Serdar Doğan ile yaptığı ve 29-30 Haziran 2009 günleri Milliyet gazetesinde iki bölüm halinde yayımlanan belgesel röportajı, "Madımak'ta devlet himayesinde yakılan canımızı/canlarımızı unutmadık ve sonsuza dek unutmayacağız" diyerek, "Oy, madımak..." diyerek, Tiyatro Fanzini ziyaretçilerinin ilgisine sunuyorum. (FÇ)



(Kaynak: Devrim Sevimay / Milliyet Gazetesi İnternet Sitesi 29-30 Haziran 2009. 1. Bölüm: Madımak'ta 2 gün / 2. Bölüm: Biz 'öteki' olduğumuz için o günü yaşadık )



***







***
Röportajın Birinci Bölümü:

Madımak'ta 2 gün
Devrim Sevimay / Soru-Cevap



16 yıl önce Madımak’ta yaşanan katliamda kardeşi Serkan’ı 36 kişiyle birlikte kurban veren oyun yazarı Serdar Doğan anlatıyor...
22-25 Temmuz arası, 1993 Gata
Pansuman odasından gelen garip sesle irkilir Lütfiye Aydın. “Boğazlanan bir dana sesi gibi” der içinden... Aynısını kendi de yaşadığı için o odada neler olup bittiğini az çok tahmin ediyordur. Birden ağlamaya başlar. Ses telleri berbat olmuş, derdini çok zor anlatmaktadır, ama bir gayret kocasına sorar, “Kim bu?” Adam, öykü yazarı karısına döner, “Bu da bizim gibi gelen bir çocuk. Adı Serdar Doğan...”

29 Haziran 1993 DİKMEN

Birkaç gündür pencerenin önüne bir kuş dadanmıştır. Perize anne bakar; karga mı dese, güvercin mi, belli bile değildir. Çok hastalıklı, çok çirkin bir kuş... Garip garip sesler çıkarır. Öyle batıl inançları yoktur Perize’nin, ama yarın gece iki oğlu Sivas’a gidecek... Serkan’ı 19, Serdar’ı 21... Serkan çok güzel saz çalar, semah döner; Serdar ise tiyatrocu, ikisi de cıvıl cıvıl... Perize anne onları düşündükçe aklına kötü bir şey getirmeye dahi kıyamaz. Zaten kuş da en son 1 Temmuz günü görünür, sonra uçar gider.

30 Haziran Çarşamba, saat 23.30 PİR SULTAN ABDAL DERNEĞİ ÖNÜ

Kaç etkinlik için yine otobüslere atlayıp gitmişlerdir, ama o gece herkeste bir gariplik göze çarpar. İlk kez o gece gidenlerle kalanlar arasında derin vedalaşmalar olur. Otobüsten tekrar tekrar inip sarılmalar, ağlamalar... Hatta eve dönüp “Alacağım şu, borcum şu” diye not kâğıdı bırakanlar... Araca bindiklerinde dahi o hava dağılmaz. Halay çekerler, fıkra anlatırlar, döndüklerinde daha profesyonel bir tiyatro kurmayı konuşurlar, ama akılları hep o veda sahnesindedir.

1 Temmuz, saat 06.00 suları... SİVAS

Mahmur gözlerle otobüsten indiklerinde önce bir sert soğuk çarpar yüzlerine. Sonra kızlardan gelen talep doğrultusunda hemen bir tuvalet aramaya koyulurlar. Yakınlarda okul gibi bir bina vardır. Binanın dışında da işçiler; o saatte boya yapıyorlardır. Birden boyayı bırakırlar. Delikanlıların Pir Sultan armalı şapkalarını alıp yere atar biri. Öbürü çiğner. Bir başkası Pir Sultan t-shirtlerini tutup “Kim bu ya” diye küfür eder. Tabii hemen kızları toparlayıp oradan uzaklaşır delikanlılar. Çünkü istikamet baştan bellidir; 4. Pir Sultan Abdal Şenlikleri.

Saat 16.00 suları... BURUCİYE MEDRESESİ

Valilik önündeki saygı duruşu ve kültür merkezindeki konuşmalardan sonra bütün yazarlar medreseye geçip kitaplarını imzalamakta, okurlarıyla sohbet etmektedirler. Gençler de stantlarının başında... Ancak birden biri peyda olur. “Şerefsizin kasetini mi satıyorsunuz?” deyip Ruhi Su’yu yere atar. Tam onunla ilgilenirken öteki posteri yırtar. O yetmezmiş gibi özel bir haber ajansından gelme bir muhabirin Aziz Nesin’e tehditkâr soruları başlar, ki lafı takım elbiseli bir adamın havaya kalkan eli böler. O el dilediği gibi Nesin’in suratına inemez, ama uzaklaşırken havada sallanır. Üstelik tam da şöyle diyerek: “Beğenmediğin Allah seni yakacak!”

Saat 23.00... DEVLET SU İŞLERİ MİSAFİRHANESİ

Akşam 4 Eylül Spor Salonu’nda yapılan şenlik çok güzel geçmiştir. Herkes gündüz yaşanan gerginlikleri geride bırakmış neşe içinde otellerinin yolunu tutar. Sanatçılar Madımak otelinde, gençler ise DSİ’nin misafirhanesinde konaklayacaktır. Aslında gençler yurtta kalmayı planlıyorlardır, ama hepsi doludur. Meğer o gün çevre illerden gelenler varmış. “Hicret koşusu” adı altında bir koşu için gelmişler. Gelenekselmiş o koşu. Ne tesadüfse sordukları hiçbir Sivaslı böyle bir koşuları olduğunu bilmiyormuş, ama sonuçta Pir Sultan’cıların geldiği aynı gün Hicret koşucuları da şehirdeymiş.

2 Temmuz Cuma, sabaha karşı... SERKAN’LA SERDAR’IN UYKUSU

O gece DSİ’nin misafirhanesi bile yetmez gençlere. Mecbur herkes gibi Serdar’la kardeşi Serkan da koyun koyuna yatmak zorunda kalır. Gerçi hiç de şikâyetleri yoktur. Tam tersine tıpkı çocukluklarındaki gibi sarılarak uyumaktan mutludurlar. Sabah neler olacağını bilmeden ve birbirlerine 16 yıldır silinmeyen bir kardeş kokusu bırakarak uyurlar...



Devrim Sevimay ve Serdar Doğan



26 Haziran 2009 MÜLKİYELİLER BİRLİĞİ


2 Temmuz Cuma, uyandınız; nedir durum?
Yine stantlarımızı açmaya medreseye gittik, fakat caddelerde kimse yok. Araba bile geçmiyor. Gecesi de öyleydi zaten. Sanki terk edilmiş bir kent... Ta ki öğleden sonra bir tekbir sesiyle yüzlerce cübbeli, sarıklı, şalvarlı ortaya çıkana kadar...

Ondan önce, sabah saatlerinde bir olay oldu mu?
Oldu; birkaç sivil polis gelip bize “İnsanlar camide toplanıyor ve namazdan çok sizi konuşuyorlar. Eşyanızı toplayın, onlar gelmeden hemen ayrılın, yoksa biz engel olamayabiliriz” dediler. Yani, siz bilirsiniz başınıza gelenlerden sorumlu olmayız gibi bir tavırları vardı.

Ne yaptınız?
Kasetleri, kitapları kaçarcasına topladık, arabalara koyduk, bize ayrılan lokantaya gittik. Oradan da kültür merkezindeki konsere geçeceğiz. Fakat daha biz lokantadayken 15-20 kişilik bir grup sloganlar atarak önümüzden geçti. Biz hemen çıkmaya yeltendik, fakat bizim yöneticilerden biri yolumuzu kesti. Saat 11.00’den itibaren kültür merkezinin taşlandığını, yolların tutulduğunu, otelin daha yakın olduğunu, hemen oraya geçmemiz gerektiğini söyledi.

Otele sağ salim gidebildiniz mi peki?
Gittik, ama biz hâlâ bundan fazlasının olabileceğini düşünmüyoruz. Hatta hayranı olduğumuz sanatçılarla sohbet etmeye dalmış, dışarıdan yaklaşan sloganları bile duymuyoruz. Ta ki saat 14.00 sularında şangır diye bir ses gelene kadar. Bir baktık koca bir taşla girişteki büyük cam yerle bir olmuş.

İşin ciddileştiği dönüm noktası o mudur?
Evet, o andan itibaren akşam 19.00’a kadar taşlamanın ardı arkası kesilmedi.

İyi de tarla mı orası, caddenin ortasında o kadar taşın işi ne?
O bizimkilerin de dikkatini çekmiş ve hatta sormuşlar, otelin tam karşısında ne bu taşlar diye. “Kaldırım yenilemesi” denmiş. Ama biz kentin başka hiçbir yerinde kaldırım yenilemesi falan görmedik. Bir tek Madımak’ın karşısına yığılmıştı o taşlar.

Çok enteresan tesadüfler değil mi?
Tabii, meğer bunların hepsi savaş alametiymiş, ama anlamadık. Hatta tam tersine “Üç beş çapulcunun işi, baksanıza duvardaki hiçbir afişimize dokunulmamış bile” diyorduk. Nasıl yanılmışız... Sonra görüntülerden izledik ki, tırnaklarıyla dişleriyle söküyorlar o afişleri, sonra da çığlıklarla yakıyorlar.

Peki cam yerde; taşlar geliyor; siz ne yapmaya karar verdiniz?
Erdal Ayrancı; ilk kendine gelen oydu. 12 Eylül’de yatmış, çok işkence görmüş biri. O olmasaydı daha ilk anda gitmiştik. Erdal Abi hemen “Bütün sanatçılar, yaşlılar, çoluk çocuk, kadın kız yukarı çıkın; kalanlar bir yere ayrılmıyorsunuz, barikat kuracağız” dedi.

Otel beş katlı, biz girişteki lobideyiz. Hemen masaları ters çevirdik, sandalyeleri yığdık. Ayaklı küllüklerin çubuklarını çıkardık, güya kendimize savunma silahı yaptık, bekliyoruz.

Birazdan biri girmeye kalktı. Erdal Abi “Özellikle yüklenin, başkalarının gelmemesi için öyle yapmamız gerekiyor” dedi. İçimizde bir insana ilk kez vuranlar vardı, ama gerçekten de saldırganlar bir daha barikata doğrudan saldırmaya fazla cesaret edemediler.
Dışarıdakileri görüyor musunuz?
Yok, ama köşelerde durmuş taş atıyorlardı. Polis tarafından uzaklaştırılıyor, ama sonra gelip yine atıyorlardı. O manzarayı görünce Erdal Abi bizimle şöyle bir konuşma yaptı: “Dışarıda ciddi bir durum var ve belli ki buradan çıkamayacağız, ama her ne olacaksa barikatta olup bitecek. Çünkü bizden bir iki kişi ölürse yukarıdakilere dokunmaz, iki kişiyi öldürdük, artık gidelim derler. O yüzden barikatı terk etmeyeceksiniz. Durmak istemeyen varsa anlayışla karşılarım, ama kalanlar bir daha yukarı çıkamaz.”

Bu hayati konuşmayı dinlerken Serkan da yanınızda mı?
Tabii, zaten hemen ben ona döndüm, “Haydi ağabeycim, sen yukarı çıkıyorsun” dedim. Direndi falan ama itiraz ettirmedim. Biz orada vedalaştık Serkan’la. Sarıldık, öpüştük. Ben dedim ki “İnmeyeceksin aşağıya. Burada ne olursa olsun, yukarıdan beni ne halde görürsen gör inmeyeceksin.”

İndi mi hiç?
Defalarca... İşi gücü beni kontrol etmek tabii, ama en sonunda “Yok artık” dedim, “Bir daha asla inmeyeceksin.” Zaten o son görüşüm oldu. (Burada bir süre teybi kapatıyoruz.)

Sonra, barikatta neler oldu?
Bir iki kere daha denediler, ama uzaklaştırdık. O sırada Erdal Abi bir şey fark etti, “Serdar bir yukarı çıkın bakın, bu taşlar en üst kata kadar geliyor, bunlar içeri molotofkokteyli falan da atabilirler. Bir de bakın nereden atıyorlar yukarıya...” Hemen çıktık.

Yukarıdaki hava nasılmış; mesela Aziz Nesin nerede?
Görmedim, ama herhalde dördüncü kattaki odasındaydı. Diğerleri koridorlarda. Çünkü odalarda durmak imkânsız, felaket taş yağıyor. Baktık camdan, karşıki binaya çıkmışlar. Bir bankanın binasıydı galiba. Çığlık çığlığa bağırıyorlar... Volumleri o kadar yüksek ki...

Neler söylüyorlar?
Resmen çığlık atıyorlar. Bir de “Cumhuriyet burada kuruldu burada yıkılacak”, “Şeytan Aziz, şerefsiz vali”, “Vali istifa”, “Aziz Sivas sana mezar olacak”... Hele o tekbir sesi ve tekbirden sonraki onların coşkusu yok mu, inanılmazdı.

Sonra biz tekrar aşağı indik. Baktık Aziz hocanın koruması Komiser Mehmet’in telsizinden anonslar geliyor, “Camların önüne çıkmayın, tahrik oluyorlar” diye.

Komiser Mehmet barikatta mı?
Tabii, çok iyi bir adamdı, bizi hiç yalnız bırakmadı. Erdal Abi gibi günün bir başka hayat kurtaran kahramanıydı. (Bu arada o Erdal Abi kurtarılamadı.)

Kimseyi aramıyor musunuz otelden, SHP’yi, Ankara’yı falan...
SHP’de çaycısından Erdal İnönü’ye kadar herkesi aradık. Arif Sağ’ın elinde pek çok milletvekilinin numarası vardı. Hepsini arayıp, telefonu yukarı bağlıyorduk.

Sonuç?
Sonuç sıfır. Erdal İnönü galiba Tekirdağ’da bir atom santralı açıyormuş, nasılsa yardım gelecekmiş, korkmaya gerek yokmuş falan. Aziz Hoca ahizeyi pencereden dışarı uzatmış, “Bak bu sesleri dinle” diye. Acaba o sesleri duyduktan sonra hiç başını yastığa rahat koyabildi mi, bilmiyorum. Bir başbakan yardımcısı nasıl sözünü geçiremez, Genelkurmayı bile kulağından tutup oraya getirme hakkı var, nasıl yapmaz anlamak mümkün değil.




Gün boyunca askeri görmediniz mi peki?
Türkiye’nin en büyük üçüncü ordusu Sivas’ta, ama o gün ne hikmetse bir çatışmaya gönderilmişler. Öyle bir çatışmanın izine bugüne kadar hiç rastlayamadık. Kaldı ki hepsi mi gitti?

Haydi bizi geçtim, gerçekten geçtim, ama orası cumhuriyetin kurulduğu yer, Sivas Valisi’ne bir sürü hakaret ediliyor, Atatürk büstü kırılıyor ve bunların hemen karşısında garnizon var. Peki bu ülkenin bölünmez bütünlüğünün, laikliğinin olmazsa olmaz bekçisi illa ki orduysa, o gün neredeydi diye sormak gerekiyor.

Polis?
3-5 sivil polis aynı göstericiler gibi yüzlerini otele dönerek duruyorlardı. Sonra zaten onlar da gitti ve saat 19.00’dan itibaren artık saldırganlar tamamen otelin önüne geldiler. Burun burunayız, nefeslerini duyuyoruz. Yangının başlamasına bir saat falan var. Birden bir rütbeli subay, yanında iki çevik kuvvetle otele girdi. Elektrikler kesik. Subay elinde çakmak, çakmağı çaka çaka lobide yürüyor.

“Komiser Mehmet kim?” dedi. Komiser kendini tanıttı. Subay, “Komiserim çıkalım” dedi. “Nasıl yani” dedi bizim Mehmet Komiser. “Çıkalım komiserim, ortalık fena karıştı, daha fena karışabilir” yanıtını verdi subay. Mehmet Komiser “Beraber girdik beraber çıkarız” dedi. “Hayır komiserim ben sizi almaya geldim.” Komiser, “Ben çıkabiliyorsam buradaki herkes çıkabilir tek başıma çıkmayı reddediyorum” dedi.

Sonra bizim Ertan vardı, o “Peki biz nasıl çıkacağız” diye sordu. Subay döndü, sizden özür diliyorum, ama aynen şu ifadeyi kullandı “Nasıl girdiyseniz öyle çıkın o... çocukları.” Sonra komisere çok sert bir biçimde “Çıkalım diyorum size” dedi. Bir daha ret yanıtını alınca da “Ne halin varsa gör” deyip gitti. Biz o andan sonra dedik ki “Bitti bu iş, birazdan ölüyoruz.” Zaten biz bunu derken 10 binin üzerinde saldırgan otelin etrafını sarmıştı bile.

10 bin miydi?
Telsizden geçen anonslarda öyleydi. 10 binin üzerinde adam var, engelleyemiyoruz, diyorlardı. Hepsini biz göremiyorduk, ama önce Arif Sağ’la Ali Çağan’ın arabalarını ters çevirdiler. Küçük çocuklar ellerinde bidonla benzin getirdi, ağabeyleri alıp onları arabanın üstüne döktüler ve iki arabayı ateşe verdiler. Duman otele çok direkt gelmeye başladı. Hemen komiser Mehmet itfaiye çağırdı telsizden. Ama itfaiyenin önüne yatmışlar, gelemiyormuş araç. Artık komiserin anonslarına da yanıt gelmiyordu.

Tam o esnada birkaç saldırganın asma kattaki kahvaltı salonuna girmiş olduğunu fark ettik. Lobinin bir üstü. Girmişler, bir yandan ellerine ne geçerse kırıp döküyor bir yandan da hayvanca uluyorlar. Erdal Abi, “Bunlar burada yangın da çıkarırlar” demeye kalmadan bir baktık kahvaltı salonunun perdeleri tutuştu.

İlk ne yaptınız?
Çarşafları ıslatıp maske yapsak 5-6 saat daha dayanabilirmişiz, ama kimse düşünemedi. Koşarak üst katlara çıkmaya başladık. Yerler halı kaplama, her yer yatak yorgan, yangın anında bir alev topu olup yukarı sıçradı. O kadar ısındı ki otel, duvara değemiyorsunuz bile.

Serkan nerede o sırada?
Serkan’ın sesini duyuyorum, sürekli benim adımı sesleniyor, fakat hem elektrikler kesik hem de dumandan göz gözü görmüyor. Bir yandan alevler saçlarınızı yalayıp geçiyor. Ben koşuyorum, ama bir an beynimin ciğerlerimin falan burnumdan, ağzımdan aktığını hissettim. Baktım ağzım köpük köpük. Ve her tarafım korkunç sızlıyor.

Kaçıncı kattasınız artık?
Onu kestiremiyorum, ama ben hep Serkan’ı bulmaya çalışıyorum. “Serkan” diye bağırıyorum, o da bana “Ağabey” diyor. Çok yakından geliyor sesi. Hiç değilse elini tutayım, yan yana olalım, yani tek düşüncem o artık, tamam öleceğiz belli bir şey ama, bizi hiç olmazsa o halde bulsunlar diyorum.

Bir aşağı bir yukarı bütün odalara girip çıkıyorum. Bu hafta 16’ncı yılı olacak, ama hâlâ aklımdan gitmiyor o çığlıklar. “Kurtarın, yanıyoruz” diye bağıranlar, annesini çağıranlar, “Baba” diye ağlayanlar, herkes birbirine çarparak kaçmaya çalışıyor. Ben ise hâlâ Serkan’ı arıyorum, ama bulamıyorum.

Kaçıncı kattaymış?
Onu hiçbir zaman öğrenemedim. Fakat bana hep yukarıda gibi geliyordu. Hep onun sesine doğru koşuyordum. Sonra zaten birden sesi kesildi. “Serkan” dedim, “Ağabey” demedi. Nefesimin beni taşıdığı son yere kadar “Serkan” dedim, ama ses gelmedi ya da ben duyamadım, bilmiyorum, ama “Abi”yi duymuyordum artık.

Tam o sırada bir şeyin yukarıdan üzerime düşüyor olduğunu gördüm. Bir cam eriyiği geldi bacağıma yapıştı. Bir anlık çok büyük bir acı verdi, ama hemen bitti. Artık hiçbir şey hissetmiyor, hiçbir şey duymuyordum. Ben artık orada değildim.

37 kişi gericilerin kurbanı olmuştu

Tarihe “Sivas katliamı” olarak geçen olaylar zinciri, 2 Temmuz 1993’teki Pir Sultan Abdal Anma Etkinlikleri’ne katılan 37 kişinin hayatına mal olmuştu. Etkinlikleri provoke etmek isteyen binlerce kişi, aydınların kaldığı Madımak Oteli’ni kuşatmış, bina tekbir sesleri eşliğinde ateşe verilmişti.

Otelde bulunan Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Metin Altıok ve Hasret Gültekin’in de aralarında bulunduğu 37 kişi yanarak veya dumandan boğularak can verdi. Aziz Nesin ve 50 kişi de kendi olanaklarıyla, ağır yaralarla olaydan kurtuldu. Dönemin Refah Partili Belediye Meclis Üyesi olan Cafer Erçakmak, olayların provokatörü olarak gösteriliyordu.

Madımak Oteli’ne itfaiyenin müdahalesi sırasında merdivenlere çıkarak halkı galeyana getiren Erçakmak, Yazar Aziz Nesin’e de saldırmıştı. Uzun süre dönemin Sivas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu ile karıştırılan Erçakmak daha sonra ortadan kaybolmuştu. Olayların ardından açılan davada 34 kişi ağırlaştırılmış müebbet hapis, 4 kişi müebbet, 4 sanık 20’şer yıl, 1 sanık 15 yıl, 9 sanık 7.5’ar yıl, 1 sanık da 5 yıl hapse mahkûm edildi, 14 kişi beraat etti.

Ana dava sürerken, 7 sanık hakkında “terör örgütü kurmak ve yönetmek” suçundan açılan dava ise, sanıkların uzun süre bulunamaması gerekçesiyle ayrıldı. Aralarında katliamın sorumlusu Cafer Erçakmak’ın da bulunduğu 7 sanığın yargılandığı davanın Kasım 2008’de zaman aşımından düşürülmesi istendi. Ancak Aralık 2008’de görülen duruşmada davanın zaman aşımından düşmesini isteyen savcı, bu kez Cafer Erçakmak hakkında, “anayasal düzeni zorla değiştirmeye teşebbüs” maddesinin uygulanması ihtimali ortaya çıkınca dosyanın ayrılmasını istedi.

DEVAM EDECEK



***



Röportajın İkinci Bölümü:
Biz ‘öteki’ olduğumuz için o günü yaşadık
Devrim Sevimay / Soru-Cevap


Serdar Doğan’a “Sizce Alevisiniz diye mi orada yakılmaya kalkıldınız, Aziz Nesin yüzünden mi, neden?” diye sorduğumuzda aldığımız yanıt şu oldu:

“Aziz Nesin işin bahanesiydi. Alevi olmak da tek başına açıklamıyor. Asıl kavramsal olarak biz ‘öteki‘ olduğumuz için o günü yaşadık”


Eğer 2 Temmuz 1993’te ne olduğunu henüz bilmeyenler varsa umarız Serdar Doğan’ın iki gündür Milliyet’e anlattıklarını okuma fırsatı bulmuşlardır. Eğer biliyor, ama biraz unuttu gibi olanlarımız varsa umarız yine onlar da okuyabilmişlerdir. Yok, eğer unutmak isteyen ya da unutulabileceğini düşünenler çıkıyorsa işte asıl inşallah onlar okumuştur.


Ve son temenni: Bu yazıyı bugün bitirip kenara koyarken yaşı müsait olanlarımız hep beraber şunu düşünelim mi: “Ben 2 Temmuz 1993 günü saat 11.00-20.00 arası neredeydim, ne yapıyordum?”


Şimdi Doğan’la söyleşimize dün kaldığı yerden devam ediyoruz:

2 Temmuz’dan hatırladığınız en son kare bacağınıza yapışan erimiş camdı; sonra ne oluyor?

Sonra ben, kardeşim Serkan ve Hasret Gültekin karga tulumba üst üste konup, morga atılmışız.

Siz mi?

Tabii ben de… Nefes yok, nabız yok, ağzımdan köpükler gelmiş, kaslar gitmiş, her yerim yanık, ölmüş gibi duruyorum.

Serkan?

Çok yanığı yokmuş Serkan’ın, o asıl karbondioksit zehirlenmesinden…

Anne-baba; onlar nasıl duymuş peki?

Televizyonda alt yazıdan… Benim, kardeşimin, bir de uzaktan bir akrabamızın adını okur okumaz hemen hazırlanıp üç tabutla yola çıkıyorlar. Sabahın ilk ışıklarında da kaza yapıyorlar. O ruh haliyle bir tarlaya uçmuşlar. Allah’tan tarla…


Ama asıl vahimi sonra yaşanıyor. Katilleri serbest bırakanlar sabah sıkıyönetim ilan edip cenazeyi almaya gelenleri kente sokmuyor. O acılı insanlar ancak uzun süren kimlik tespitlerinden sonra girebiliyorlar. Her şeyi atlatıp sonunda morgun kapısına kadar geliyor babam. Ama artık gücü bitmiş, içeri giremiyor. Orada yığılıyor.

Kim teşhis ediyor sizi?

İş dayıma düşüyor. Yanında da bir doktor. Ettiği yemine saygılı bir doktor olmalı ki cenazeyi son bir nabız kontrolüyle teslim etmek istiyor dayıma. Serkan’a bakıyor, nabız yok. Bana bakıyor, yok. Ama bana bir daha bakıyor, çok zayıf da olsa bir şey hissediyor. Birkaç kere daha kontrol ediyor, kalp atışlarımı dinliyor, sonunda diyor ki “Bu çocuk yaşıyor, çok zayıf da olsa nabzı atıyor.” Tabii dayım hemen babamın yanına koşuyor. Enişte diyor, Serkan’ı kaybettik, ama Serdar yaşıyor.

Ne yapıyor baba?

Daha sonra bizim davanın avukatlarından da olan dayımın o sahne için ifadesi şudur: “Kim ne anlatırsa anlatsın, isterse ciltlerce kitap yazılsın, oğullarından birinin yaşadığını öğrenen o babanın attığı çığlığı, yüzünün bir tarafı salya sümük ağlarken, bir tarafının nasıl kahkaha attığını kimse tarif edemez. İşte Sivas oydu.”


SİVASTA MORG HASTANEDEN DAHA GÜVENLİYDİ


O sırada hemen müdahale edildi herhalde size?..

Şehrin elektriği, 2 Temmuz akşamından beri kesik olduğundan morgun soğutucusu çalışmıyormuş. Zor da olsa bir oksijen tüpü buluyorlar ve beni hemen hasta katına alıyorlar. Ama aslında o sırada morgda olmak hasta katından olmaktan daha güvenli. Çünkü saldırganlar bu sefer de yaralıların odalarını basıyor. Hastaların odaları değiştiriliyor, kapıya dolap falan konuyor ki açmasınlar diye.

Sizinkiler ne yapıyor?

İki gün sonra beni hastaneden çıkarıp GATA’ya getiriyorlar. Tabii ben hala her şeyden habersizim. İlk kendime geldiğim ana kadar 16 gün geçmiş. Aslında çoğu zaman konuşulanları duyuyordum, ama konuşamıyordum, gözümü açamıyordum. Beyin o kadar oksijensiz kalmış ki komutlar gitmiyor. Tek yaptığım bağırmak.


Hatta hiç unutmuyorum, Yanık servisinin bölüm başkanı ayakucumda duruyordu, doktora “Murat şu çocuğa bir şey yap, ben bu çığlıklara dayanamıyorum artık, bu ağrıları durdurun, bir şey yapın” dedi. Murat doktor da “Hocam her şeyi yaptık, beklemekten başka çare yok” yanıtı verdi.


TEDAVİ İÇİN JİLETLE DERİMİ SOYUYORLARDI


Bacağınız dışında başka yerde yanık var mı?

Sırtım, kollarım, özellikle dirseklerim ve ellerim… Kaçış sırasında alevlerin deydiği, sıcak duvarlara çarptığım her yer. Olduğu gibi derim kavrulmuş ve oralardan kirli kanı akıtmak için o ölü derinin bildiğiniz jiletle kazınması gerekiyor. Tabii korkunç bir acı, çünkü resmen derinizi yüzüyorlardı. Fakat özellikle biri bu işlemi yaptığında canım çok daha fazla yanıyordu. Yoğun bakıma girebilenlerden biriydi ve bir keresinde onun yanındakilere “Yaşıyor mu len bu hâlâ” dediğini duydum. Kendime geldikten sonra izini sürdük, ama bulamadık o kişiyi.

Peki, bu sesinizin kısıklığı, yavaşlığı o da mı Madımak hatırası?

Zehirlenme sırasında ses tellerim zarar görmüş, ama biraz da beyinle ilgili bir şey. Bazen iletimde bozukluk oluyor ve düşündüğümü ağzımdan çıkaramıyorum. Bazen okumakta da geç kalıyorum.

Üzerinizde bıraktığı başka bir hatıra?

Hala sıcak bir şey tutamam. Ne zaman çay taşısam dökerim. Sıcağı hissettiğim an titremem artıyor. Mesela ben sigara içerken bile çakmaktan çıkan alev, sigaradan gelen duman hep bana eziyet gibi gelir.


PSİKOLOGUN İSYAYINA ÇARPICI YANIT


Serkan’ı ilk ne zaman duydunuz?

Kendime geldiğimde Sivas’ı hiç hatırlamıyordum. Sürekli ziyarete gelenler oluyor, ama Serkan yok, onu soruyordum, “Siz trafik kazası geçirdiniz, Serkan da başka hastanede” diyorlardı. Üzerinden iki hafta daha geçtikten sonra bir gün bir doktor söyledi, “Serkan öldü” diye. Abim vardı yanımda, hemen ona sordum, “Doğru mu?”, Abim hepsini anlattı. Ölenleri teker teker saydı. İlk duygum bir daha anne babamın yüzüne bakamayacağım oldu. Serkan bana emanetti ve ben onu koruyamamıştım. Tabii annemler hemen gelip beni öptüler, teselli ettiler, ama çok uzun bir süre bunu atamadım. Belki de hâlâ..

Psikolojik bir destek aldınız mı?

Altı ay tedavi gördüm. Bir gün psikoloğum bana “Kusura bakma ama bazen çektiğin acının dozunu bilerek senin artırdığını düşünüyorum” dedi. “Çünkü acı önce çıkar, sonra yatay bir seyir izler, ardından inişe geçer. Ama sende hep çıkıyor, yataya dahi dönmüyor. Bu kuramda da böyle değil, kitaplarda da böyle yazmaz” dedi. Ben de sanırım otelden sağ çıkan herkesin vereceği yanıtını aynısını verdim doktora: “2 Temmuz gibi bir gün dünyanın hiçbir kitabında, hiçbir kuramcısının yaşamadıysa yazabileceği bir şey değildir.”



“37 CAN” DENMESİ SİNİRİMİZİ BOZUYOR

Sivas’ta ölenlerin sayısının 37 denmesi sinirinizi bozuyor mu?

Hem de çok. Özellikle o iki katilin otelde öldürülenlerle anılması anlaşılır bir şey değil. Otel yandıktan sonra bile hala saldırmaya devam eden ve askerin açtığı ateşle ölen iki kişinin yitirdiğimiz değerlerle anılması bizi çok incitiyor. Ben o iki katili asla hiçbir zaman kardeşlerimle anmayacağım.

Diğer iki otel görevlisi için?

Ben orada ölen iki otel görevlisi çocuğu bizimle aynı kaderi paylaşmış, yazık olmuş iki genç insan olarak görüyorum. Ama onları da kardeşlerimle beraber anmayacağım. Biz orada taşlanırken o iki görevli patronlarına iletmek üzere neye zarar verdiğimizin notunu tutuyordu. İkisine de kaç kez söyledim çıkın, size bir şey yapmazlar diye. Ama onlar inatla patronlarının malını korumaya devam ettiler. Bize ne olduğu ise umurlarında bile değildi.

AÇILIMI ÇALIŞTAYI BIRAKSINLAR,
SAMİMİLERSE MADIMAK’I MÜZE YAPSINLAR


Madem orası otel olarak duruyor, madem dönerci yapmışlar altını, Aleviler neden bugüne kadar Madımak’ı satın alıp kapatmadı?

Alınmaması çok da hayırlı bir şey oldu. Çünkü biz alsaydık saldırılardan koruyamazdık ve orayı her gün yeniden tadilat ettirmek zorunda kalırdık. Aynı Ruhi Su’nun mezarı gibi olurdu, sürekli yıkılırdı. Bunu yapması ve sonra da koruması gereken devlet.

Orası ne yapılırsa sizin acınızı biraz olsun dindirir?

Kitapçı olsun diyorlar; bu nasıl bir rahatlıksa orada koruyamadığın adamların kitaplarını satacaksın. Çiçekçi olsun diyorlar; Koray 12 yaşında çiçek gibi çocuktu. Sen öylesi çiçek gibi insanları, kızları, o yaştaki çocukları katledeceksin, sonra dalga geçer gibi çiçekçi dükkanı açacaksın. Bunların hiçbir samimi değil. Oranın olması gereken tek bir yer var; utanç müzesi. İçine bir şey koymalarına bile gerek yok. Sadece önünden geçenler “Burada böyle bir şey olmuştu” diye hatırlasın yeter.

Ancak otel sahibi kolay satacağa benzemiyor galiba?

Şükrü Erbaşın dediği çok güzel bir dize var; başkasının ateşiyle kendini ısıtana lanet olsun… “Artan marka değeri” olduğu için en son sekiz milyon Euro istiyormuş. Bu söylediği fiyatla Sivas’ın yarısı alınabilir.

Peki sizce devletin sekiz milyon Euro’su yok mudur?

Zaten Alevi açılımı, çalıştayı osu busu yerine bir bunu yapsalar samimi olup olmadıklarını asıl o zaman kanıtlamış olurlar. Ama çok da bir şey beklememek lazım. Sonuçta Temel Karamollaoğlu, Şevket Kazan’la birlikte siyaset yapmış insanlar. İstedikleri kadar gömlek değiştirsinler. O zihniyet kemiklerine kadar işlemiş bir kere.

Yalnız AKP yedi yıldır var; onun öncesindeki dokuz yıl için ne diyeceksiniz?

Biz zaten bir tek Ecevit’in iktidarda olduğu dönemden umutluyduk, ama hele de onun zamanında Madımak’ın müze olmaması bize çok daha acı verdi.


BİZİ ACITMAK İÇİN, ORADA İNADINA ET YEDİLER


Otel sahibi öyle, siyasiler böyle; ama bir de geçen yıla kadar o otelin lokantasına gidenleri sormak gerekiyor: İnsan etinin yakıldığı bir yerde yine etin yakılmak suretiyle yapıldığı döner yemeğe gidilmesi size nasıl geliyor?

Oraya zevkle gidildiğini düşünüyoruz biz. Çünkü orası bazıları için kutsal bir yer. Bizim dostlarımızın gülüşlerinin ve kokularının hala olduğu yerde onlar et yiyebiliyor olmanın keyfini yaşadılar ve bunu da inadına yaşadılar. Hiç bilinçsiz bir durum değildi o. Bizi acıtmak içindi.

Bilmeden gidenler olmuş olamaz mı?

Olabilir, bilmeden yoldan geçerken gelen insanlar da vardır, ama kaçının öğrendikten sonra boğazı düğümlenip çıktığından emin değilim. Belki olmuştur, ama genel hava orada sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi.

Vatandaş unuttu mu sizce 2 Temmuz’u?

Öyle görünüyor. Mesela bu Perşembe günü Ankara’da bir markanın büyük bir şenlik organizasyonu düzenleniyor. Oysa 2 Temmuz bu milletin ortak bir acımız olmalı, sadece Alevilerin değil, ama o duyarlılık gösterilmiyor.


Gerçi Fenerbahçe’nin 100’üncü yıl kutlaması da 2 Temmuz’da yapılacaktı. Biz bir mektup gönderdik, özür dileyerek hemen iptal ettiler. Böyle örnekler de var tabii…

AKP’nin Alevi milletvekili Reha Çamuroğlu ise, “B
en müzeler, kırım anıtları sevmem. Uluslaşma sürecinin hatırlamalar kadar bazen de unutmalarla gerçekleşebileceğine inanıyorum” demişti.
Ben ise unutmamak için yanık izlerime deri nakli yaptırmıyorum. İnsan yapısıdır, unuturum, duyarsızlaşırım diye…


TAZMİNATI EVİMİZDEN SOKMADIK

Devlet Serkan için ne kadar tazminat verdi, Serdar için ne kadar?

İkisini de almadığımız için bunu ben bilemeyeceğim. Çok büyük bir küfürdü o bizim için. Oğlunuzun birinin ölmesine, diğerinin yanmasına göz yumduk, kusura bakmayın, alın bu parayı, unutun. O yüzden öyle bir paranın miktarını bile sormadık, bilmiyoruz. Galiba bir hesaba yatırılmış, oradan bizim dernek için kullanılmış, ama biz evimize sokmadık o parayı.

O GÜNDEN BERİ SİVAS’IN ÖNÜNDEN DAHİ GEÇEMEDİM


Geçen yıl Arif Sağ’a “Madımak’a gidip orada söyleşi yapalım mı” demiştik; “Ben Sivas’ın önünden bile geçemiyorum” yanıtını vermişti. Siz 16 yıldır hiç gittiniz mi Madımak’a?

Umarım bütün gücümü toplayarak bu 2 Temmuz’da gitmeyi planlıyorum, ama bugüne kadar ben de Sivas’ın önünden dahi geçemedim. Nörolojideki doktorlarım da oraya gitmeyi biyolojik olarak kaldıramayacağımı, aşırı stresten inme gelebileceğini, tekrar konuşamamaya başlayabileceğimi söylemişlerdi. Ama umarım bunu bu yıl aşarım.

16 YILDIR FİKRİ SAĞLAR’IN NE DİYECEĞİNİ BEKLİYORUZ


Siz daha Sivas’a gitmeden gelen tehdit telefonları varmış, peki hiç “Gitmesek, başımıza bir şey gelir” demediniz mi?

Demedik, çünkü şunlara güveniyorduk: Birincisi, bir şey olacaksa bile en fazla kolumuzu bacağımızı kırarlardı, ama yakacaklarını aklımızın ucundan dahi geçiremezdik. İkincisi, orası Sivas’tı. Cumhuriyet’in kurulduğu, bütün devrim kararlarının alındığı yer. Üçüncüsü, etkinlik Valiliğin ev sahipliğinde yapılıyordu. Yani arkamızda devlet vardı. Dördüncüsü, yanımızda ünlü isimler olacaktı, onlara herhalde kimse bir şey yapmazdı. Beşincisi de dönemin Kültür Bakanı Fikri Sağlar 2 Temmuz günü heykelin açılışını yapmak için geleceğini defalarca söylemişti. Onun orada olması bizim de garantimizdi. Bizi oraya götüren de biraz onun verdiği cesaretti.

Sağlar’ın o gün oraya gelmekten son anda vazgeçmesine ilişkin kuşku uyandıran açıklamalar yapıldı; siz ne düşünüyorsunuz?

Biz gelmemesini bir şekilde anlamaya çalıştık. Ama Sivas sonrası hiç konuşmuyor olmasının ne anlama geldiğini hâlâ çözemedik. Susurluk Komisyonu’nda yer aldı, dosyalar hazırladı, binlerce kez Susurluk paneli verdi, yetmedi dizisini yaptı, ama ne hikmetse Sivas hakkında 16 yıl boyunca tek kelam etmedi.


8 SAAT RECİM, ANCAK ŞERİATLA YÖNETİLİYORSANIZ OLUR


Sizce Alevisiniz diye mi orada yakılmaya kalkıldınız, Aziz nesin yüzünden mi, neden?

Aziz Nesin işin bahanesiydi. Alevi olmak da tek başına açıklamıyor. Asıl kavramsal olarak biz "öteki" olduğumuz için o günü yaşadık.

Yani o günden çıkardığınız siyasi ders nedir?

Biz Madımak’ta siyasallaştırılmış İslam’ın istediği zaman neler yapabileceğini, kimleri yedeğine alabileceğini gördük. İkincisi Alevilerin hiçbir zaman devlete güvenmemesi gerektiğini. Olan hep bize olmuştur ve bu böyledir. Üçüncüsü de en azından 2 Temmuz 1993 günü Türkiye aslında şeriatla yönetiliyordu. Çünkü sizin sekiz saat recİm edilmeniz ve güvenlik güçlerinizin bunu seyretmesi ancak şeriatta olabilecek bir şey.

SİVAS DERİN BİR ORGANİZASYONDU
AMA BU KÖKTEN DİNCİLERİ KURTARMAZ


Bu ay tamamlanması beklenen üçüncü iddianamede Sivas’la derin organizasyonların arasındaki bağlantıların masaya yatırılması bekleniyor; sizce Sivas’ta
Ergenekon var mıydı?

Maraş’ta ne vardıysa Sivas’ta da o vardı. Ben bunların üç tane çapulcunun işi olduğuna asla inanmam. Sivas derin bir organizasyondu.

Peki arkasındaki niyet?

Eğer bu niyet bir Alevi-Sünni çatışması çıkarmak idiyse bu çok salakça. Biz Kerbela’dan beri katlediliyoruz, ama hiç karşılık vermemişiz, bunu hâlâ anlamıyorlar mı?

Bir de şuradan bakalım; velev ki Ergenekon, bu sizin için o gün size saldıranların kökten dinciler olduğu bilgisini değiştirir mi?

Böyle bir şey olabilir mi? O zaman o aşırı dincilerin topyekûn geri zekalı filan olduklarını düşünmek gerekiyor. Biri onlara balkondan atlayacaksınız sürü halinde dese, yapacaklar mı? Siz gazete ve dergilerinizde “Şanlı Sivas kıyımımız” derken herhalde bunu da Ergenekon yazdırmadı size... Aralarında üç beş tane ajan olabilir, ama bu oradaki recİm vakasının sosyolojik boyutlarını yok etmez.


Üstelik inatla devam ediyorlar. Kırmızı bültenle aranan sanık Sivas’ta ehliyet alıyor, nikâh kıyıyor. Bir tanesi İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde gişe memuru çıkıyor. Kim bilir kaç belediyede daha kaçı çalışıyordur. Peki biz bunları unutur muyuz sanıyorlar?


ASKER GELİNCE “BOSNA’YA GİDİN” DİYE BAĞIRDILAR


“2 Temmuz günü olaylar sürerken -saat kaçtı hatırlamıyorum- 15 kişilik bir asker grubunun otelin önüne geldiğini gördük. Birden hepimize bir umut geldi. Öyle sevindik ki anlatamam, birbirimize sarıldık, kurtulduk, geldiler dedik. Ama çok geçmedi birden saldırganların sloganları değişti, ‘Asker Bosna’ya’, ‘En büyük asker bizim asker’, ‘Bosna’daki Müslüman kardeşlerimizi kurtarın’. Sonra içlerinden birileri askerin yanına gelip bir şeyler konuştu. Konuşma bittikten sonra asker hızlı bir şekilde geri çekildi. Biz daha kuvvetli gelirler diye düşündük, ama işte öyle olmadı, bir daha gelmediler.”

BİZİ KURTARMAYAN BBP’LİLER YARGILANMALIYDI



“Otelden BBP’ye giden havalandırma boşluğunu önceden keşfedebilsek ya da ne halde olduğumuzu gören BBP’liler ‘Arkadaşlar çatıyı zorlamayın, gelin buradan kurtulabilirsiniz’ deseler yangın çıktığında dahi kimsenin burnu kanamadan kurtulabilirdik. Ama tam tersine bizimkiler keşfettiği halde almamak için uzun süre direnmişler. En sonunda Aziz Nesin’in koruması komiser Mehmet kimliğini gösterip silah çekmiş de öyle girebilmişler. O yüzden BBP’nin oradaki tavrı çok önemlidir, ama ne hikmetse onların hiçbiri yargılanmadı. Kimse onlara siz ne biçim adamsınız demedi.”

“GEREKİRSE SEN ÖL, AMA AZİZ NESİN’İ SAĞ İSTİYORUM”



“Sonradan öğrendim ki, taşlar odanın içine yağıyor ve cam kırılmış vaziyetteyken Aziz Nesin, Lütfü Kaleli’ye ‘Lütfü beni yatağıma yatır. Sen benden genç bir insansın, daha çok dayanırsın, ama ölümümle bunları sevindirmeyeyim. Kötü bir halde, kıvranırken beni bulmasınlar. Yatağımda bulsunlar hiç olmazsa’ demiş ve uzanmış. O sırada fark ediyorlar ki itfaiye merdiveni gelmiş, Aziz hocayla Lütfü hocayı alacaklar. Ama tabii oradaki alçaklar Aziz hocayı merdivenden atıyor, düştüğü yerde dövmeye çalışıyorlar. Allah’tan hemen yetişen bir polis aracına alınıp götürülerek kurtarılmış Aziz Hoca. Zaten söylenene göre dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş Vali Ahmet Karabilgin’i arayıp emir vermiş; Ne yap ne et gerekirse sen öl, ama Aziz Nesin’i sağ istiyorum, demiş.”


Bir özgeçmişteki Madımak izleri



Serdar Doğan 1972, Ankara doğumlu. Anne babası Tuncelili, ancak beş çocuklarının kütüğü de Çankaya. Nüfus kimliğinde Tunceli yazmasının zararlarına karşı babalarının koruma refleksi…


İkinci bir refleksi de Keçiören’den taşınırken gösterdiler. “Niye Ramazan’da ışıklarınız yanmıyor”, “Çocuklar niye Kuran kursuna gitmiyor”, “Babanın sakalları niye Stalin’inki gibi” sorularından tedirgin olan Doğan ailesi kendilerini daha güvende hissettikleri başka Alevilerin yanına taşındılar.


2 Temmuz öncesinde Altındağ Belediyesi, Pir Sultan Abdal Tiyatro Topluluğu ve Ankara Deneme Sahnesi’nde tiyatro çalışmalarına katılan Doğan, 2 Temmuz yüzünden altı yıl gecikmeli olarak Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Tiyatro Bölümü’nü kazandı. Dört yıl sonra mezun olduğunda ise bir dramaturg olarak TRT ya da Kültür Bakanlığı’na girme yaşı geçmişti.


Bunun üzerine Canlar Tiyatrosu’nda oyun yazarlığına başlayan Doğan’ın Sivas katliamını anlattığı “Simurg” adlı oyunu ilk kez 2006’da AST’ta sahnelendi. İki aylık Avrupa turnesinden daha geçen hafta dönen Serdar Doğan aynı zamanda Pir sultan Abdal Derneği Ankara Şube Başkanı, evli ve 19 aylık Deren’in babası.


27 Haziran 2009

son romantikler / İLK MANİFESTO





Tarkan Çeper*


"üç hamlede son romantikler."

1- 'son romantikler' en temelde “bir hikâye anlatmak ve bu hikâyeyi hakkıyla anlatmak” düşüncesinden yola çıkmış bir tiyatro hareketidir. bir hikâyeyi hakkıyla anlatmak demek; önce o hikâyeye aşık olmak, sonra o hikâyeyi kendi düşümüz olarak benimsemek ve en sonunda hikâyeyi ya da düşümüzü en dürüst, en samimi, en sahici ve en sahih biçimde anlatmayı hedeflemek demek, bize göre. yani sahne üstünü aslen ve öncelikle bir “yorumlama” alanı değil, bir “hikâye anlatma” alanı olarak görüyoruz.
tam da bundan ötürü, ta 2500 yıl önce aristoteles’in tanımladığı “illüzyon” kavramını hemen son romantikler isminin altına iliştiriveriyoruz. yani amiyane tabirle “tiyatronun büyüsü” denen şeye, kalpten inanıyoruz. tiyatronun, izleyiciye “hikâyeye kapılma, kendini hikâyenin içinde bulma ve sürüklenme” yoluyla haz verdiğini düşünüyoruz; ki buna kendi izleyicilik serüvenimizden şahidiz. tiyatronun özünün bir noktada kaybolmaya başladığını ve giderek “hayata müdahale gücünü” yitirerek, sanattan çok, “modern zamanların zarif süsü” olmaya doğru evrildiğini izliyoruz ürpererek. bu tersine evrilmenin en temel nedenini, tiyatrodaki asal anlatım aracı olan “hikâye”nin dışlanıp, performatif unsurların ön plana alınmasında görüyoruz ve bir daha ve her defasında önce ve belki de tek derdimizin samimiyetin büyük s(e)’siyle başlayıp, iyi bir hikâye anlatmak olduğunu açıkça söylemek istiyoruz. istiyoruz, çünkü; tiyatronun arkaik ve gereksiz bir sanat olduğu; giderek çok daha az insanı ilgilendirdiği; artık gündemden kalkması gerektiği, zaten artık sinema varken ve şu noktaya gelmişken tiyatronun ne kadar da yapay kaldığının daha da kalabalık biçimde dillendirildiği bir çağda yaşıyoruz. bir yandan da öyle bir çağ ki bu; yaygın kitleler için -sanat falan bir yana-: televizyon, her şeyden daha gerçektir. işte böyle bir çağda ta 2500 yıl öncesine dönüp, tiyatronun çekirdeğinde binyıllardır sakladığı ana cevher olan “hikâye”ye sıkı sıkı yapışıyoruz hiç bırakmamacasına. zira 'son romantikler' biliyor: hikâyenin gerçeği, gerçekten daha gerçektir.

2- 'son romantikler' en temelde sahiciliğin peşine düşmüş bir tiyatro hareketidir. sahicilik demek; sahne üzerinde ‘rol’ yapmamak, ‘oynamamak’, ‘olmak’ ve oyun kişisini izleyicinin gözleri önünde ‘var etmek’ demek, bize göre. yani sahnenin üstünü aslen ve öncelikle bir ‘show’ ya da ‘görüntüsel gösteri’ alanı değil, bir ‘yeniden yaşam var etme’ alanı olarak görüyoruz. tam da bundan ötürü, peter brook’un, grotowski’nin bir oyunundaki sahiciliği anlatmak için yaptığı tanımı da hemen son romantikler isminin altındaki ‘illüzyon’un yanına iliştiriveriyoruz: “mutfak penceresinden bakarken, bir anda bir cinayete tanık olmak gibi…”. bu alıntı, sahnede kurmak istediğimiz sahiciliğin maymuncuğu adeta. yani tiyatronun, izleyiciye “sahici bir yaşama tanıklık ettirme” yoluyla haz verdiğini düşünüyoruz; ki buna da kendi izleyicilik serüvenimizden şahidiz. bunun için, oyunlarımızı ‘yaşayan’ ve ‘yaşanan’ anlardan oluşturmaya çalışacağız elimizden geldiğince. çünkü bir yerlerde , ‘rol paralayan’ oyuncuları, oyun metnini ‘basamak’ olarak gören yönetmenleri ve renkli sahne ‘show’larını değil de; iyi yazılmış tiyatro metinlerini ‘kendi düşleriymişcesine’ sahneye taşıyan tiyatrocuların oyunlarını izleme isteğinde olan insanların varlığına inanıyoruz, ya da inanmak istiyoruz. ama şunu da biliyoruz: büyük çoğunluk bu inancımızı romantizm olarak görecek hafif bir dudak kıvrılması eşliliğinde ve şöyle düşünecekler, düşündüklerini bile fark etmeden “televizyon ve onun desteklediği sanat(?!) her şeyden daha gerçektir”. ne gam! ismimizden utanacak değiliz ya. zira 'son romantikler' biliyor: tiyatronun gerçeği, gerçekten daha gerçektir.

3- 'son romantikler' en temelde “tiyatronun hayata müdahale gücü”ne inanan ve bunun izini süren bir tiyatro hareketidir. tiyatronun hayata mücadele gücü demek; onun, izleyene sarsıcı bir biçimde nüfûz etmesi, yok edilemez bir kalıcılığa sahip olması, salondan çıkıp yaşama karışıldığında beynimizin ve ruhumuzun bir yerlerinde yaşaması demek, bize göre. yani sahne üstünü aslen ve öncelikle bir “kendimizi gösterme” alanı değil, bir “yüzleşme” alanı olarak görüyoruz. tam da bundan ötürü, tiyatro oyunlarına promosyon olarak sunulan manken ve pop şarkıcılarının tiyatro izleyicisini artırmanın bir “yolu” olarak görüldüğü şu günlerde, kendimize “romantik” demekten gocunmuyoruz. çünkü yaptığımız işi sulandırmadan, izleyicinin zekâsına hakaret etmeden, sadece tiyatronun kendi içinde saklı olan saf malzemesini kullanarak; iyi yazılmış oyun metinlerinin ve iyi “işlenmiş” hikâyelerin yol göstericiliğinde, iyi tiyatro yapmak isteyen tiyatrocuların, bu tiyatroyu ayakta tutabilecek bir “iyi seyirci” kitlesini de oluşturabileceğine inanıyoruz. ya da inanmak istiyoruz. iyi yazılmış oyun metinlerinin, metne dürüstçe yaklaşıldığında ve sahicilik duygusu gözetilerek sahnelendiğinde her tür izleyiciyle buluşabileceğine inanıyoruz. yani tiyatronun, izleyiciye “sahici ve iyi anlatılan bir hikâyeye kendini kaptırma” yoluyla haz verdiğini düşünüyoruz; ki buna da kendi izleyicilik serüvenimizden şahidiz. ve bunun için yoldayız işte. biliyoruz ne de olsa: tiyatronun gerçeği, gerçekten daha gerçektir.

Tarkan Çeper
26 Haziran 2009

*
Tarkan Çeper, Marmara Üniv. Ekonomi Bölümü ve Ankara Üniv. DTCF Tiyatro Bölümü Dramatik Yazarlık Ana Sanat Dalı’nda okudu. “Dünyanın Dibine Kadar” ve “Eksi Sonsuz” adlı iki kısa oyunu var. Sarıyer Halk Eğitimi Merkezi Tiyatro Kulübü'nde (SHEM-TK) ve DTCF Tiyatro Bölümü’nde oyunlar yönetti. 1998 yılında “Lâcivert” adlı dosyasıyla Varlık Edebiyat Ödülleri Şiir Birincisi oldu.

16 Haziran 2009

Sözde "Temiz Tiyatro Yayıncılığı" kampanyası tertipçilerinden Can Törtop’un Nedim Saban’ın ricası üzerine sildiği bazı okur yorumları üzerine



(Okurlara Not: 16 Haziran 2009'da günlüğüme kaydettiğim bu notları, yine İsmail Can Törtop ve Nedim Saban isimlerinin geçtiği yeni bir ahbap çavuş sansürü vesilesiyle kaleme aldığım, Sözde "Temiz Tiyatro Yayıncısı" İsmail Can Törtop’tan yeni bir ahbap çavuş [Can Törtop-Nedim Saban] sansürü daha başlıklı yazımla birlikte 8 Mart 2010 günü yayımladım.)


"Temiz Tiyatro/Temiz Tiyatro Yayıncılığı" kisvesi altında tertiplenen (ama gerçekte Türkiye tiyatrosunun en önemli ve en değerli yazarı Coşkun Büktel ile tiyatro çevresinde Büktel'e karşı yıllardır yürütülen sistemli aforoza karşı çıkarak Büktel'i destekleyen Bulunmaz Tiyatro yöneticisi, sosyalist sanatçı Hüseyin Hilmi Bulunmaz'ı karalamak ve hedef göstermekten başka hiçbir amacı olmadığını cümle alemin bildiği) "Kınıyoruz" başlıklı iftira ve linç kampanyasının elebaşılarından Tiyatro Dünyası internet sitesi editörü İsmail Can Törtop; 2 Haziran 2009 günü, sitesinin ana sayfasında, Tiyatro Dünyası sitesinde pek de adet olmayan bir uygulamaya giderek, Nedim Saban'ın yazmakta olduğu bir yazısını okurlara "müjdeleyen", teaser (meraklandırıcı reklam) niteliğinde, son derece dikkat çekici, anlayan için "pek çok açıdan çok önemli", iddialı ve cüretkâr bir tanıtım spotu yayımlamıştı.

Sözde Temiz Tiyatro Yayıncısı Törtop'un "düşene bir tekme de benden" yaklaşımıyla hazırladığı ve yaklaşık bir hafta boyunca sitesinin anasayfasından yayımladığı, bu spotun, masum bir tiyatro yazısı duyurusundan çok daha başka anlamlar içerdiği, son derece laubali ve çirkin bir üslupla kaleme alınmış ucuz ve kirli bir "propaganda"(!) malzemesi oluğu aşikârdı. (İnşallah Törtop, bu "şık olmayan" Temiz Tiyatro Yayıncılığı faaliyetini de, "Nedim Bey rica etti ben de yayımladım. Ben yapmadım, Nedim Saban yaptı" diye açıklamaya çalışmaz ya da direkt efelenmeyi tercih edip "Beni bağlamaz" diyerek kendisini bir kez daha gülünç duruma düşürmez.)

Bu duyuruda, doğrudan doğruya, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları (İBBŞT) genel sanat yönetmenliği görevinden siyasi bir müdahaleyle alınmış olan Orhan Alkaya ile Tiyatro Oyuncuları Derneği'ndeki (TODER) başkanlık görevinden düşürüldüğü iddia ve ilan edilen Ulvi Alacakaptan'ın kişilikleri hedef alınıyordu. Nedeni belirtilmeden "sıkı dostlar" olarak "yaftalanıp" geçilen Alkaya ve Alacakaptan'ın soyadlarındaki "Al" hecesinden yola çıkılarak yapılmış bayağı bir sözcük oyunuyla da bu kişilerin içinde bulundukları durumla açıkça alay ediliyordu.

Bu spotun orijinal sayfasına yönlendirme yapan bağlantıya tıklandığında gelen sayfada, Tiyatro Dünyası sitesinin yazılar bölümündeki bütün sayfalarda olduğu gibi, aynı zamanda bir de okur yorumları bölümü bulunuyordu. Burada, site editörü Can Törtop'un onay verdiği ve yayımlanmaya değer görüp yayımladığı çeşitli okur yorumları, eleştirileri yer alıyordu.

Geçtiğimiz günlerde, bu duyuruyu ve benim adımın da geçtiği altındaki o yorumları, yazmayı planladığım bir yazıda kullanmam gerekebilir düşüncesiyle arşivime eklemek amacıyla Tiyatro Dünyası'ndaki aynı sayfaya baktığımda, ne o "ilginç" yazı duyurusunu ne de altındaki yorumları görebildim.

Daha önce o "ilginç ve pek çok açıdan önemli" duyuru ile altındaki yorumların bulunduğu 2 Haziran 2009 tarihli aynı sayfada, artık Nedim Saban'ın altında 8 Haziran 2009 tarihi bulunan, Alacakaranlık Kuşağı ve Özerk Tiyatro başlıklı yazısı yer alıyordu.

Bu durum üzerine bilgilerine başvurduğum İsmail Can Törtop ve Nedim Saban'dan, (artık kamuoyuna mal olmuş ve üçüncü kişileri de doğrudan ilgilendirdir bir nitelik kazanmış) bu sıradışı duyuru ile altındaki yorumların, Nedim Saban'ın ricası üzerine İsmail Can Törtop tarafından kaldırıldığını, daha doğrusu tümüyle silindiğini öğrendim.

Benim bu durumu, yani hem o duyuru ve yorumları hem de bunların kaldırılmasını, silinmesini neden önemsediğimi anlayamadığını söyleyen Nedim Saban ve bu olayla ilgili herhangi bir yorum yapmayan İsmail Can Törtop ile bu konuda bir yazışmamız oldu.

Gerçek anlamda ve iyi niyetli bir Temiz Tiyatro Yayıncılığı tartışmasında, bir vaka olarak ele alınabilecek bu "rica üzerine kaldırma/silme" uygulaması hakkında Saban ve Törtop'la yaptığımız yazışmayı okurların ve kamuoyunun bilgisine sunmayı, bu yaşanan olayla ilgili bir kayıt düşmeyi yararlı ve gerekli görüyorum.

Okurlar, bu "rica üzerine kaldırma/silme" vakasının önemli olup olmadığına da kendileri karar versinler. Ama her şeyden önce bütün bu olup bitenlerden, o duyuru ile altındaki yorumların kaldırıldığından, silindiğinden haberleri olsun.

Bunun için öncelikle, ilk iş olarak, internet üzerinde kısa bir araştırma yapıp, İsmail Can Törtop'un bir kopyasını alma gereği dahi duymadan tümüyle sildiği için artık kendi kayıtları arasında bulunmadığını söyediği o ilginç duyuru ile altındaki yorumları buldum. Yukarıda yayımladığım söz konusu duyuru ve yorumlar bunlardır.

Şimdi de bu konuyla ilgili olarak Tiyatro Dünyası internet sitesi editörü İsmail Can Törtop ve Nedim Saban'la yaptığımız yazışmayı yıkarıdan aşağıya tarih sırasıyla Tiyatro Fanzini ziyaretçilerinin ilgisine sunuyorum.


İsmail Can Törtop'un Nedim Saban'ın söz konusu yazısıyla ilgili hazırlayıp yayımladığı özel teaser anonsu:


"Alacakaranlık Kuşağı Nasıl Bitti?

NEDİM SABAN

29 MAYIS'TA İSTANBUL'UN FETHİ NEDENİYLE ALAŞAĞI EDİLEN ORHAN AL KAYA

VE

31 MAYIS'TA ALAŞAĞI EDİLEN ULVİ AL ACAKAPTAN

adlı sıkı dostların öyküsünü tiyatro dünyası için tefrika ediyor

pek yakında...."

***

İsmail Can Törtop'un Nedim Saban'ın söz konusu yazısıyla ilgili hazırlayıp yayımladığı özel teaser anonsun altına onay vererek eklediği ancak daha sonra Nedim Saban'ın telkiniyle silip sansürlediği yorumlar:

Yorumlar:

osman (2.06.2009)
Keser döner sap döner gün gelir hesap döner. Aman Sayın Saban dikkat edin siz tiyatronun magazin muhabirliğini yaparken gün gelip Sabanlar Kesere dönmesin...

Osman Yıldız (3.6.2009)
Sayın Nedim Saban, siz ve sayın Hülya Karakaş, sanatın özerk olmasını, sanata siyasetin karışmamasını savunurken. Nasıl olurda Sayın Orhan Alkaya’nın görevinden alınması için siyasetçilere çanak tutarsınız. Bence bu konu hakkında bir yazı yazmanız gerekmektedir. Ben ve benim gibi düşünenler asıl bu yazınızı bekliyoruz.

Cüneyt Yüce (3.6.2009)
Orhan Alkaya ve Ulvi Alacakaptan ne kadar iyi yöneticilerdir, tartışılır. Ama birbirlerini soyadlarıyla ilişkilendirip, anlam çıkarmak... Nedim Bey, bari siz yapmayın bunu...

osman akyıldız (3.6.2009)
bu iki ismin ne benzerliği olabilir çok merak ediyorum.
bence yazıya bir heyecan faktörü kazandırmak için kullanılmış.
ancak görevden alınan orhan alkaya’nın görevde kalmak için zaten yönetimle pazarlık halinde olduğu aşikar değil mi? bu kişi görevde durmak için tiyatro yıktıran kişi değil mi? dolayısıyla görevde durmak için yönetimle pazarlık ettiyse, görevden alındığı zaman kendisine yönetim mağduru denmesi zaten mantıksız olur.
yine de bu yazıyı ben de öteki osmanlar kadar merakla bekliyorum


Nedim Saban (4.6.2009)
Sevgili Cüneyt Yüce ve Osman Yıldız,

Duyarlılığınız için teşekkür ediyorum.

Şu anda Tiyatro Kedide konuk olarak rol aldığım "Figaro’nun Düğünü" adlı oyunun genel provaları sürüyor. Tiyatro dünyasında yayınlanacak olan yazımda, her zaman olduğu gibi tüm tiyatro dünyası ve izleyicilerine karşı sorumluluk taşımanın bilinciyle yazacağım. iddialarımı belgelere dayandıracağım. Ne yazık ki, meslektaşlarım hakkında en ufak bir kötü söz yazıldığı zaman, mesleğimizin karalanacağını çok iyi biliyorum ve bu konuda yine tiyatrodunyasi.com.da yazan Melih Anık’a katılıyorum. Ancak, karanlık tünelin ucunu görmek için özeleştiri mekanizasmını çalıştırmak zorundayız diye düşünüyorum. Yoksa, "körler sağırlar birbirini ağırlar" diyerek, bir yalan örtüsünün altında yaşamaya devam ederiz ki, bu da, tiyatronun ana ilkesi olan, gerçeğe ayna tutma ilkesine hiç yaraşmaz.

Yazımı oluşturma sürecinde elimdeki belgeleri tekrar tarayacağım,
tabi ki ne yazık ki bilmekten bile utanç duyduğum bir çok şeyi, "Yahya Kemal Sansürü" konusunda olduğu gibi, karşı taraf, "kanıtlamazsan şerefsizsin" diyene kadar, son ana dek, gizli tutmaya çalışacağım.

Son olarak, keşke Alkaya sanatın bağımsız, sanat kurumlarının özerk olması konusunda, görevden alınmadan önce de, bu kadar net çıkışlar yapsaydı ! Görevde olduğu dönemde, kurumun özerkliği için mi çalıştı, yoksa yerini sağlamlaştırmak için mi, bunu tartışabiliriz. Burada Al.... acakaranlık kuşağının diğer üyeleri nasıl devreye girdi, iktidar uğruna, kimlerden ne istendi, kimlere bu köklü kurum bir aracı "kurum" olarak peşkeş çekilmeye çalışıldı, anlatmaya çalışacağım.

İktidarı sanatta iktidarı ele geçirmek için kullananlar, iktidarın silahları kendilerini vurunca mağdur oluyorlarsa, doğrusu ben bu mağduriyete inanmakta ve okurlarımı inandırmakta güçlük çekerim.

Bu konuda tiyatrofanzini.blogspot.com adlı sitesinde muhteşem bir yazı yazan Feridun Çetinkaya'nın nın değindiği doğruları da referans olarak kabul edeceğim.

Şöyle örnekleyelim: Bir çocuğa boş bir tabanca veriyorsunuz, uzun süre bu silahla oynamasını görmezden geliyorsunuz, bir gün birileri bu silahı dolduruyor ve ilk o vuruluyor. Tabi, çok üzücü bir durum.

Ama ne demiş, büyük ozan:

Savaş istiyoruz! (İlk önce kendisi vuruldu, bunu yazan)

Ömer F. Kurhan (5.6.2009)

Şehir Tiyatroları’nın tarihi boyunca yaşadığı iç çalkantılar kuşkusuz her zaman tiyatro camiası adına heyecan verici olmuştur. Bu öyle bir kurumdur ki, koskoca Muhsin Ertuğrul’un bile başını yemiştir. (1960’lardaki değil, 1970’lerdeki olaylardan söz ediyorum.)

Orhan Alkaya ya da gelecekte yeni bir Genel Sanat Yinetmeni’nin ismini öne çıkararak günah keçileri imal etmenin bir fayda sağlayacağını düşünmüyorum.

Heyecan verici değil belki, ama basit bir gerçeklik göz ardı edilmekte: Alkaya muhaliflerinin nasıl bir (somut) tiyatro programı var? Bir zahmet açıklar iseler Şehir Tiyatroları etrafında dönen eternal heyecan fırtınaları da kişiselleşmekten vs. kurtulur. Çünkü o zaman bu programı ve kişileri de fonksiyonları bakımından ele alma şansımız olur.

Nacizane görüşüm, öncelikle bu meselenin (ana)yasal düzenlemeler ve memleketin kültür-sanat politikalarının radikal bir değişime uğratılması ile ilgili olduğudur. (Yoksa 12 Eylül tüm kurumsal armağanları ile hâlâ devam etmiyor mu?) Ondan sonra sorumluluklar daha akılcı bir şekilde masaya yatırılabilir. Bu yapılmaz ise, ne yazık ki tiyatrocuların enerjisi de yanlış ve sonuç alıcı olmayan kanallarda heba olmayı sürdürecektir.

Kısacası, sizin ya da "analitik" zekasına ya da "muhteşem" yazılarına çok güvendiğiniz Çetinkaya'nın meseleyi fazlasıyla kişiselleştirip, Türkiye’deki tiyatro düzeninin gerçek sorunlarına yabancılaşmayı teşvik ettiğinizi ve alınması gereken radikal poziyonların unutulmasına katkı sağladığını düşünüyorum.

Basit bir gerçek: Şehir Tiyatrosu (aslında özel tiyatrolarımız da) bağımlı ve bağlı sanat kurumud altında kategorize edilebilir; bu yapısal sorun çözülmedikçe, tek tek kişileri yargılayıp sorunları birilerini ihale etmek aydınlatıcı değildir. Çünkü meselenin sistemin iyi işletilmesi ilgili bir sorun olduğu yanılsamasını uyandırır

Kişiselci stratejiler de sadece bazı kişileri memnun etme / etmeme üzerine kuruludur. Şehir Tiyatroları sanatçıları ya da konuyla ilgilenen dışardan tiyatro sanatçılarımız bir zahmet Devlet-Belediye-Şehir Tiyatrosu üçgeninde olan bitenlere açıklık getirmeyi denesinler - ki bunu yapmaya çalışanlar da var - o zaman belki tiyatrocular da önemli bazı meselelere kişiselci kâr/zarar stratejileri dışında yaklaşabiliyor imgesi daha bir güçlenir.

***

Söz konusu sansürle ilgili olarak İsmail Can Törtop ve Nedim Saban'la yaptığımız yazışma:


--------------------------------------------------------
1. Mesaj
--------------------------------------------------------

From: Feridun Çetinkaya
To: Can Törtop (Tiyatro Dünyası), Nedim Saban
Sent: Thursday, 11 June, 2009 3:19 PM
Subject: Merhaba


Merhaba,

Yayınladığınız "Alacakaranlık Kuşağı ve Özerk Tiyatro" başlıklı yazının tiyatrodunyasi.com'da yayımlanan bir anonsu vardı. O anonsun altındaki yorum bölümünde Nedim Bey ve Ömer F. Kurhan da bazı yorumlar yazmıştı. Bir ara okumuştum, hafızam beni yanıltmıyorsa. Benim adım da geçtiği için o yorumları arşivime kaydetmek için sitenizde aradım, ancak malesef bulamadım. O anonsu da, yorumları da kaldırdınız, sildiniz mi? Yoksa ben mi bulamadım, göremedim? Rica etsem bu konuda bilgi verebilir misiniz?

Feridun Çetinkaya


--------------------------------------------------------
2. Mesaj
--------------------------------------------------------

From: Nedim Saban
To: Feridun Çetinkaya
Cc: Can Törtop (Tiyatro Dünyası)
Sent:
Thursday, 11 June, 2009 5:37:29 PM
Subject: Merhaba

Selam Feridun,

Yazı yayına girince Can anonsu kaldırdı, çünkü anonsun yorumlarına gerek kalmamıştı artık, ama herhalde bilgisayar ortamında mutlaka yorumları saklamıştır.
Bu konuda, çoğu zaman olduğu gibi, en gerçekçi yaklaşımı sen yapmıştın. Cesaret alarak, ben de biraz araştırdım ve ortaya benim uzuuun yazım çıktı. Teşekkür ederim tekrar.

--------------------------------------------------------
3. Mesaj
--------------------------------------------------------

From: Can Törtop (Tiyatro Dünyası)
To: Nedim Saban, Feridun Cetinkaya
Sent: Thursday, 11 June, 2009 11:52:21 PM
Subject: Merhaba

Merhabalar
Yeni yazı ile birlikte anons kaldırıldığı için yorumlar da kaldırıldı.
bende yorumlar kayıt değil, sadece nedim bey'in yorumu var, onu az sonra maille ileteceğim..
iyi akşamlar


can törtop
www.tiyatrodunyasi.com

--------------------------------------------------------
4. Mesaj
--------------------------------------------------------

From: Can Törtop (Tiyatro Dünyası)
To: Nedim Saban, Feridun Cetinkaya
Sent: Thursday, 11 June, 2009 11:53:33 PM
Subject: Merhaba


From: nedim saban

Orada bir adam var uzakta....
... o adam sanki içimizde...

Yahu Nedim Saban denen bu kişi bu kadar uzaktan muhatabı olmadığı konularda nasıl bu kadar emin yazı yazabiliyor? Bu adama herkes hayır o öyle değil böyle demek zorunda mı? Bu adam asıl ayıbın bu kadar uzaktan o kadar iç konuları yorumlama hakkını nereden buluyor? Yoksa bu adm GSY’lermizin peşine dedektif mi takıyor?

Şimdi... Bu adama cevap versen bir türlü, vermesen olmaz. Demek ki bu adama selam vermeme cezası uygulayacağım. Onun umurunda değildir belki, ama benim umurumda. Polemik üstüne Polemik. GSY’in veya Yönetim Kurulu seçilmiş üyesinin Sultanahmet’teki görüşmesinin içeriğini bile meşum bir ifadeye büründürmüş, neredeyse bir romana dönüştürecek. Kendisinin muhatap alınarak cevap verilmemesini başkalarının aleyhine kullandığıı sanan, aslında küçük burjuva dedikodu kirliliğinde mesleğimizin yozlaşmasına neden olan bu adamı kınıyorum...



Öncelikle, bir meslektaşımın bana selam vermesini son derece önemsediğimi ve tiyatrocuların kenetlenmesi gerektiği bir dönemde Işıldar'ın bana selam vermeyeceğini beyan etmesini önemsediğimi belirtmek istiyorum.
Ancak şunu da çok iyi biliyorum ki, ne yazık ki, sözü edilen kurumda, selam verip almak bile yönetimlere, gruplaşmalara ve çıkarlara endekslidir. Bugün selam verdiğiniz kişiden çıkarlarınız olduğu için selam verirsiniz, yarın selamı çıkarlarınız bittiği için kesersiniz.
Şehir Tiyatrosu köklü bir kurumdur. Bu kurumun yöneticileri şeffaf politikalar uygulamak zorundadırlar. Özellikle demokrasi, özerklik havariliğine soyundukları zaman, gerek sanat, gerek sanatçı politikalarında da güdümsüz olmak zorundadırlar.Bu nedenle gizlileri saklıları olamaz, olmamalıdır. Burjuva dedikodu kirliliğinden söz eden yazı sahibi, dedektif takma gibi burjuva ahlaksızlıkları önererek, meslektaşlarına ve tiyatro dünyası okuyucularına kötü örnek olmaktadır.

Bana ise, bilmeden övgüler yağdırmaktadır.


Dersimi çok iyi çalıştığımı söylüyor! Bir yazı yazıyorsam, binlerce, onbinlerce kişiye karşı sorumluyum. Araştırma yapmadan ortaya iddia atmak benim sanatçı kişiliğime ve meslek etiğime yaraşmaz. Hangi konuda yazarsam yazayım, araştırırım. Yalnızca yazı yazarken değil, bir oyun sahneye koyarken, bir rol çalışırken de, tercih ettiğim bir yoldur bu.


Ancak Şehir Tiyatrosu ile ilgili yazılmaması gereken konular varsa, basın yasağı getirilir, biz de biliriz, o zaman ona göre davranırız. Yanlış yazılmış birşey varsa, birileri yanlış der, yalan der, sen "şerefsizsin" der, Yahya Kemal olayında olduğu gibi, ben susarım, belgeler konuşur. Ancak, işine geldiği zaman "içe dönük", işine geldiği zaman "özerk" olan bir kurumun gerçekçiliği ve inandırıcılığı sorgulanır, işte o zaman mesleğimiz yozlaşır, tiyatronun yokoluşu başlar. Gerçekleri örtbas ederek değil, onların üzerine giderek mesleğimize sahip çıkabiliriz.


Son yazımda, pekçok konuyu teğet geçtim. Bunların bazıları fazla teknik, bazıları fazla özel, bazıları fazla uzun olduğu içindi.

Teğet geçtiğim cümlelerden biri de:

Özelde Tiyatro Dünyası Com, genelde internetteki yazılarımı artık sıklaştıracağım, yazı yazma sayımı azaltacağımdı. Bu konuda gerekçeleri yazılı basında ve bu sitede yayınlayacağım.

Ancak aile içinde pislikler yaşayarak mesleğimizi kirletme hakkını kendilerinde görenlere karşı gerekirse meydanlarda sonuna kadar mücadele vermeye devam edeceğim.

--------------------------------------------------------
5. Mesaj
--------------------------------------------------------

From: Feridun Çetinkaya
To: Nedim Saban
Cc: Can Törtop (Tiyatro Dünyası)

Sent: Friday, 12 June, 2009 21:27 AM
Subject: Merhaba


Nedim Bey,

Okurlara açık bir yayında bütün yazıp çizdiklerimizin aynı zamanda tarihe bıraktığımız birer belge değeri, belge niteliği kazandığını düşünüyorum ben.

Eh, böyle olunca da haliyle, "anonsun yorumlarına gerek kalmamıştı" açıklamanızı anlamam, anlayışla karşılamam da, yazı yayına girince Can Törtop'un söz konusu anonsu yorumlarıyla birlikte kökünden kaldırma, silme gereği duymuş olmasını doğal karşılamam de elbette mümkün değil.

O anonsun altına yazılan yorumların da bir anlamı, önemi ve değeri vardı ki oraya yazıldılar, öyle değil mi? Üstelik söz konusu olan sizin yorumunuz, görüşünüz; sizin sözünüz. Madem bu kadar önemsiz ve değersizdi, müstakbel yazınızla ilgi birtakım önsemelerde bulunduğunuz, açıklamalar getirmeye çalıştığınız bir yanıyla sizin açınızdan bağlayıcı da sayılabilecek o sözlerinizi, neden zahmet edip yazdınız, okurların bilgisi ve dikkatine sunma gereği duydunuz ki? Nasıl olsa kısa bir süre sonra zaten yazınızı yayımlayacaktınız. Demek ki o sözlerinizin de bir değeri bir anlamı ve önemi vardı değil mi?

Ayrıca o bölümde sadece sizin değil pek çok başka kişinin, pek çok başka kişi hakkındaki görüşleri de yer alıyordu. O yorumlar arasında mesela, sizin "Al" hecesiyle yaptığınız sözcük oynunuza yönelik bir eleştiriyle birlikte, Ömer F. Kurhan'ın benim ve yazımla ilgili çeşitli haksız ve yakışıksız suçlamaları da vardı.

Yayıncı olarak, hele hele "Temiz Tiyatro Yayıncılığı" başlıklı bir linç kampanyasının tertipçisi olacak kadar iddialı tiyatro yayıncılarından biri olarak Can Törtop'un en azından okurlara, o bölüme yorum yazanlara, o bölümdeki yorumları okuyanlara ve tarihe karşı bir sorumluluğu yok mu? Hatta o bölümde gerek sizin yorumunuzda, gerek Ömer F. Kurhan'ın yorumunda adı geçen şahsıma karşı da bir sorumluluğu yok mu?

Gerçeklik niteliği kazanmış bir belgeyi kafamıza göre tahrif eder, silip atarsak bunun sonu nerelere varır bir düşünün. Herkes kendi kafasına göre gerçekliğin yalnızca hoşuna giden, işine gelen yanını görür, belgelerse, bu şekilde akıl almaz bir yalan miras bırakmış olmaz mıyız tarihe... Ya Can Törtop, birgün artık gerek kalmadığına kanaat getirip bazı yazıları ya da başka yazılar altındaki artık gerek kalmadığını düşündüğü yorumları da bir bir silmeye kalkarsa, bunu sonu nerelere varır bir düşünün...

O anons altında yer alan yorumlar bir bütün olarak yaşadığımız bugünlere ilişkin önemli bir değer taşımaktadır, sizin, benim ve başkaları hakkında bir tanıklıkta bulunmaktadır.

Gerçeklik bu denli hoyratça tahrif edilememeli, değersizleştirilememeli.

Herhalde internet ortamında o yorumların kaldırılmasını icab ettirecek bir yer sıkıntısı falan da yoktur değil mi...


Feridun Çetinkaya

--------------------------------------------------------
6. Mesaj
--------------------------------------------------------

From: Nedim Saban
To: Feridun Çetinkaya
Cc: Can Törtop (Tiyatro Dünyası)
Sent: Friday, 12 June, 2009
3:28:29 AM
Subject: Merhaba

Feridun,

Senin kadar önemsemedim doğrusu bunu.

Yazılmamış bir yazının yorumlanması zaten tuhaf gelmişti bana. Daha yazı yok, millet yoruma sarmış.

Aslında bu bile internet medyasının kirlenmişliğini gösteriyor.

Yazı yayınlandığında Can yorunları silmemişti, ben rica ettim silmesini çünkü o yorumlar henüz yayınlanmamış bir yazıya aitti. Ancak silinmesinin kaybolması anlamına geleceğini bilmiyodum tabi. Kaybolmasının ise tarihi bir belgenin yitirilmesi kadar önemliolduğu konusunda seninle aynı fikirde değilim. Yine de çok lazımsa belki Ömer Kurhan'dan kendi yorumu istenebilir ya da dediğin bilgisayar teknikleri kullanılabilir. Her ne olursa olsun, bu cümlelerin silinmesinde bir kötüniyet olduğunu aramak anlamsız olur diye düşünüyorum.

--------------------------------------------------------
7. Mesaj
--------------------------------------------------------

From: Feridun Çetinkaya
To: Nedim Saban
Cc: Can Törtop (Tiyatro Dünyası)

Sent: Friday,
June 12, 2009 1:00 PM
Subject: Merhaba




Nedim Bey,

(Yine öyle çelişkilerle dolu, kabul edilemez, "ilham verici" bir cevap göndermiş, öyle bir "açıklama" yapmışsınız ki, adeta beni yeni bir yazı, yeni bir makale yazmaya, konuyu "uzatmaya" mecbur bırakmışsınız :)

Benim bu konuyu önemsememi garipseyen; anlamadığım bir şekilde toptan internet medyasının kirliliğinden yakınan ve Tiyatro Dünyası internet sitesinde yayımlanan söz konusu anons sayfası altındaki yorumların kaldırması için Can Törtop'tan ricada bulunduğunuza ve bunun üzerine Can Törtop'un da bu sizin isteğinizi yerine getirerek o sayfayı ve yorumları sildiğine dair açıklamanızla birlikte, bu konunun neden önemli olduğu hem daha da iyi anlaşıldı, hem de konu daha da önemli, daha da ciddi bir hal aldı.

Ve tabii bu durumda, konu hakkında yazışmamız, görüşlerimiz, söyleyip yazdıklarımız, yazacaklarımız da gittikçe sadece sizi, beni, Can Törtop'u değil, o anons sayfasına yorum yazmış olan üçüncü kişileri, en azından Tiyatro Dünyası sitesi okurlarını ve kamuoyunu da ilgilendirir bir nitelik kazandı: "Temiz tiyatro", "temiz tiyatro yayıncılığı", "internet yayıncılığı", gerçeklik, hakikat, tarihi belge vb. üzerine, bir makale boyutunda genişlemeye, yayılmaya aday bir hale geldi. [Müsade ederseniz, Türkiye'de tiyatrocunun biricik ve tek "önemli" konusu Orhan Alkaya'nın İBBŞT genel sanat yönetmeni olması ya da o koltuktan alınması değildir; Türkiye tiyatrosunun en temel ve en "önemli" meselesi hakikatin, liyakatin, etik değerlerin ve ilkeselliğin hor görülmesi, hâkim kılınamamasıdır. Değerli, anlamlı ve önemli olan şeylerin aforoz edilmesi, hoyratça itilip kakılması, her dönemde, dün ve bugün, kirli menfaat ittifaklarına, hesaplarına, ayak oyunlarına kurban edilmesidir. Gerçekten de samimiyetle, tiyatronun kara kaşı kara gözü hatırına karşı çıkılacak, uğruna mücadele edilecek en önemli çürüme da bu noktadadır. Bu bağlamda bizim şu anda yazıştığımız konu da bu "önem"e haizdir emin olun, üzerinde durulmayı, önemsenmeyi fazlasıyla hak ediyor, fazlasıyla gerektiriyor.]

Bu noktadan sonra burada yazacaklarım sadece sizlerle aramızda, üç kişi arasında kalmaması gereken bir boyuta ulaşıyor. Bundan sonra bu konuyla ilgili yazdıklarımı, yazacaklarımı mutlaka okurlarla, tiyatroseverlerle de paylaşmak tiyatro için de, internet yayıncılığı için de yararlı olacaktır. Artık bu konuda sadece sizi aydınlatmakla yetinemem. Bu konuya bir mesai ayırıyorsam bunu okurlarla, tiyatro kamuoyu ile de paylaşmalıyım ki bir işe yarasın, bir anlamı olsun, buna değsin.

***

Nedim Bey, açıklamınızdan anlaşıldığı kadarıyla, o anonsu ve altındaki yorumları siz de en az benim kadar, hatta görüldüğü kadarıyla benden bile fazla önemsemişsiniz.

Siz gerçekten de o anonsun ve yorumların bir önem, bir anlam ve değer taşımadığını düşünmüş olsaydınız onları çoktan unutup giderdiniz.

Geriye dönüp onları silmesi için (o ana kadar onları silme ihtiyacı ve gereği duymamış olan) Can Törtop'tan özellikle bir ricada bulunmazdınız.

Madem önemli olmadığını düşünüyordunuz neden bir de sildirmek için mesai harcayıp özellikle ricada bulundunuz ki? (Koskoca internette de, Tiyatro Dünyası hosting alanında da, o yorumların saklanması için de herhalde birkaç kilobaytcık yer vardır :)

Nedim Bey, Tiyatro Dünyası sizin "yazılmamış bir yazınızın" anonsunu yapmıştı. O anonsun altında da bir yorum bölümü vardı ve insanlar da (iyi veya kötü, doğru veya yanlış, beğeniriz ya da beğenmeyiz) o yorum bölümüne görüşlerini yazmışlardı. Can Törtop da bu yorumlara bir önem ve değer vermiş, onlarda bir yayın değeri görmüş olacak ki, o yorumları "onay verip" yayımlamıştı. Daha yazı yokken, sizin "yazılmamış yazınızın" anonsunun yapılması ne kadar olağansa, ne kadar tuhaf değilse, o anonsun altındaki yorum bölümüne görüş yazmak da herhalde o kadar doğal, o kadar tuhaf değildir.

Siz madem daha yazı yokken insanların yoruma sarılmasını tuhaf buluyordunuz neden uzun uzun bir açıklama yaptınızı ki, o yorum bölümüne illa ki bir şeyler yazma gereği duydunuz ki? Ya zaten yazınızı kısa bir süre sonra yayımlayacağınız için hiç cevap vermezdiniz o yorum bölümündeki eleştirilere, ya da sadece "Daha yazı yok, millet yoruma sarmış"  durumuna dikkat çekerdiniz, olur biterdi.

Nedim bey, o yorumların neden tarihi bir belge niteliği kazandığını, yayımlandıktan sonra varlıklarının sadece sizin tasarrufunuzda olmadığını, o yazıların sizin dışınızda üçüncü kişileri de ilgilendirdiğini, size ve Can Törtop'a yazdığım daha önceki mesajlarımda yeterince açık bir şekilde ifade ettim.

Hakikatin, gerçeğin, yaşamımıza ilişkin belgelerin küçüğü büyüğü, azı çoğu, önemlisi, önemsizi olabilir mi? Yaşamımıza ilişkin, hele kamuoyuna mal olmuş ayrıntıların hepsi aynı değerde ve önemde değil midir?  Bizim ve birlikte yaşadığımız insanların, yaşantımızın, belleğimizin ortak izleridir onlar. Bir tiyatro insanı olarak bunu çoktan öğrenmiş olmanız gerekirdi.

Nedim Bey, o anonsu ve yorumları benim önemsememde anlaşılmayacak herhangi bir şey de, bir gariplik de yok. Ben Tiyatro Dünyası'nda önemsenip yazılan ve yayımlanan o yorumlara özel bir önem atfetmiyorum ki. Onlara özel bir önem atfedip özellikle sildirmek için ricada bulunmuş olan sizsiniz. (O yorumlarda, benim Tiyatro Fanzini adlı sitemde yayımladığım, "İstanbul Şehir Tiyatroları Kadir Topbaş ve Kenan Işık gibi belediye zabıtalarının şamaroğlanı olmaktan ne zaman kurtulacak?" başlıklı yazıma "muhteşem" diye iltifatta bulunmuş olmanızdan bir süre sonra pişmanlık mı duydunuz? O yorumda, yazmak üzere olduğunuz yazınızda benim yazımdaki doğruları referans alacağınızı vaat ve beyan etmiş olmanızdan mı bir rahatsızlık duydunuz, bilemiyorum? O yorumların silinmesini istemenizin, uygun görmenizin nedenlerinden biri de bunlar olabilir mi, bilmiyorum? Ama ortada bir gerçek var ki sonuçta ortaya çıkan "Alacakaranlık Kuşağı ve Özerk Tiyatro" başlıklı yazınızda, "muhteşem" diye nitelediğiniz yazımın adını bir kez dahi anmamaya, "muhteşem" bulduğunuzu söylediğiniz yazıma herhangi bir şekilde atıfta bulunmamaya azami özen gösterdiğiniz ortada.)

Nedim Bey, bir de internet medyasının kirlenmişliğinden söz etmişsiniz.

İnternet kendi kendine kirlenmiyor. İnterneti de internet medyasını da kirleten insanlar, vurdumduymaz, hoyrat, içten pazarlıklı, hesapçı insanlar: Burak Caneyler kirletiyor interneti Nedim Bey. Gerçeği, hakikati savunan Coşkun Büktel gibi değerli, önemli, dürüst, temiz, yetenekli insanlara, sanatçılara, tiyatroculara karşı insanlık dışı linç kampanyaları tertipleyenler kirletiyor interneti. Sizin imzanızı sizin iradeniz dışında internetteki kirli bir linç kampanyasına alet edenler, Coşkun Büktel gibi bir sanatçıyı hedef göstermek için kullananlar kirletiyor. Kafalarına göre ağzına geleni söyleyip yazıp, yine kafalarına göre kedinin pisliğini örtmesi gibi yazdıklarını silecek, sansürleyecek kadar kötü, hoyrat, hakikat sevgisinden yoksun insanlar kirletiyor.

Nedim Bey, bütün bunları çok iyi bildiğinizden, gördüğünüzden ve anladığınızdan eminim.

Ben bu konuya olduğundan daha fazla bir önem atfediyor değilim.

Başlangıçta da söylediğim gibi o anonsa da, o yorumlara da ekstra bir önem atfeden, anlam yükleyen siz olmuşsunuz.

Siz ricada bulunup, sizin dışınızda artık üçüncü kişileri de ilgilendiren yayımlanmış, okurlara ve kamuoyuna mal olmuş bir şeyi kaldırtıyorsunuz, sildirtiyorsunuz. Bunda bir tuhaflık olmuyor.

Benim bu durumu fark edip sorgulamamı da sanki bu konuya aşırı bir önem vermişim, durduk yerde abartmışım gibi, anlaşılmaz buluyorsunuz, garipsiyorsunuz.

Sonuç olarak, bütün bu yazışmalarımız gösteriyor ki ortada pek de iyi niyet çerçevesinde değerlendirilebilecek bir durum yok.

Belli ki konjönktürel davranıp birtakım dengeleri kollamaya özen gösteriyorsunuz.

Ben söz konusu anonsu ve yorumları internet üzerinden buldum ve kaydettim.

Gerçek anlamda "Temiz Tiyatro"ya ve "Temiz Tiyatro Yayıncılığına" kendimce bir katkıda bulunmak için, bu konuyu bir vaka, bir "case" olarak değerlendiren, sizin ve Can Törtop'un bu konudaki tavrını eleştiren bir sunuşla birlikte, tabii ki bu yazışmalarımızla birlikte, o anonsu da o yorumları da en kısa zamanda yayımlayacağım. Çünkü ben yalnızca gerçeğin, hakikatin ve tiyatronun kara kaşı, kara gözü hatırına "yazıyorum". Bu nedenle gerçeğe, hakikate, adalete, doğruya, güzele, iyiye, içtenliğe, samimiyet dair "her şeye" büyük bir önem ve değer veriyorum.


Feridun Çetinkaya

--------------------------------------------------------
8. Mesaj
--------------------------------------------------------

From: Nedim Saban
To: Feridun Çetinkaya
Cc: Can Törtop (Tiyatro Dünyası)
Sent: Friday, 12 June, 2009
2:46:17 PM
Subject: Merhaba

Feridun,

Küçüğüm olduğum için sana adınla hitap ediyorum.
Her konuyu bir polemiğe çekiyorsun. Ya da bir komplo teorisi üretiyorsun. Hakikaten tuhaf.

Yazı yayınlanmadan okuyucu yorumları vardı. Sonra yazı yayınlandı ve bu okuyucu yorumları kaldırıldı çünkü okumadıkları bir yazının yorumuydu bunlar! Bir insan okumadığı birşeyi yorumlarsa, saçma olur.

Can'a kaldır o yorumları dedim. Sil demedim. Ama yazımın altında olması saçmasapan geldi çünkü yazılmış bir yazının altında, yazılması beklenen bir yazı hakkında yorum tuhaf olur.

Bu arada, yazıyı nasıl şekillendireceğimi düşünürken senden feyz, ilham, her ne dersen de aldım. Araştırma yaptım ve yazıyı senin sayende sağlam bir tabana, araştırma yaparak oturttum.

Eğer, yazından alıntı yapsaydım, senin adını da anar, yazının şu paragrafı, bu paragrafı diye de söz ederdim.

Bence bu kadar basit bir olaydan bu kadar karmaşık komplo teorileri üretmen ve Burak Caney'lere kadar gitmen hakikaten tuhaf.

Yazını merakla bekliyorum. Umarım her zamanki gibi feyz alacağım birşeyler yazarsın.

Ama şunu çok iyi bil ki, ne yazarsan yaz, asla, polemiğe girmem ve cevap yazmam.

Dostlukla...

--------------------------------------------------------
9. Mesaj
--------------------------------------------------------

From: Feridun Çetinkaya
To: Nedim Saban
Cc: Can Törtop (Tiyatro Dünyası)

Sent: Friday, 12 June, 2009 4:13 AM
Subject: Merhaba

Nedim Bey,

"Her konuyu bir polemiğe çekiyorsun. Ya da bir kompo teorisi üretiyorsun" şeklindeki hiç de hoş kaçmayan kestirme yargınızı, toptancı suçlamanızı son derece yersiz ve haksız buldum.

Demek şimdi, ışık hızıyla, "her konuyu" polemiğe çeken bir komplo teorisyeni olup çıktım, Nedim Saban için de birdenbire...

O yorumların, şimdi yayımlanan yazınızın altında yer alması bence de saçma olurdu tabii ki. Bunda yüzde yüz haklısınız.

Ama kafa karıştırmaya gerek yok. Zaten ben hiç böyle bir şey söylemedim, böyle bir şey de beklemedim kimseden.

O anons, yani yazınızın duyurusu da, altındaki yorumlar da olduğu gibi, öylece kalmalıydı; korunmalıydı, korunması gerekirdi diyorum ben.

Benim mantıklı ve haklı tespitlerime karşılık, mantıklı ve haklı hiçbir gerekçe göstermeden sadece "gerek kalmadığını düşündüm, Can'dan o anonsu ve yorumları kaldırmasını istedim" gibi, hem "bunun ne önemi var ki" gibi keyfi bir yaklaşım içinde olmanıza karşı düşüncelerimi yazdım. O anonsun ve yorumların niçin kalması, korunması gerektiğini, onların önemini size açıklamaya, anlatmaya çalıştım. Yazılmamış bir yazının anonsuna yorum yazılması madem saçmaydı Can Törtop bunları neden onay verip yayınladı? Sonra da sadece sizin talimatınızla neden sildi? Bunları sordum.

Bunları sormak, sorgulamak, bu tür "ayrıntıların" önemine dikkat çekmek, vurgu yapmak, polemikçilik, komploculuk mu oluyor? Karmaşık komplo teorisi bunun neresinde.

Bu konudaki dikkatim, duyarlığım için teşekkür etmeniz, yaklaşımımın haklılığını teslim etmeniz gerekirken, alınganlık gösterip, kolay yoldan beni polemikçi, komplocu diye suçlayıp işin içinden çıkıyorsunuz.

Feridun Çetinkaya


Tiyatro Fanzini
Feridun Çetinkaya
16 Haziran 2009