15 Mart 2009

Türkiye tiyatrosunun insan malzemesindeki bayağılık ve çiğliğin ulaştığı vahim boyuta dair tarihi bir tanıklık daha


İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda (İBBŞT) sahnelenen “Kendi Gök Kubbemiz” adlı oyunun sahne tasarımına imza atan Rıfkı Demirelli’nin, sadece sansür ve yalana karşı değil, çok daha önemlisi, Türkiye tiyatrosundaki çürümeye, Türkiye tiyatrosunun bugün en önemli sorunu olan insan malzemesindeki bayağılık ve çiğliğin ulaştığı vahim boyuta dair tarihi tanıklığını, tarihi bir belge niteliğindeki bu yazısını Tiyatro Fanzini ziyaretçilerinin dikkatine sunuyorum. (Feridun Çetinkaya)


Neden Fırtına Koptu ve Neden Kendi Gök Kubbemiz Çatırdadı?

Rıfkı Demirelli



Bir ilin partilileri, Demirel’le konuşurken
“bizim orda biri var, çok konuşuyor, bizi çok eleştiriyor,
yıpratıyor, hırpalıyor’ demişler. ‘Ne yapacağımızı bilemiyoruz’
diye danışmışlar.



Demirel den:”O nu hemen bulun bizim il başkanı yapalım”
cevabını alan bizimkiler çok şaşırmış.



“Bu nasıl olur?” denince de Demirel:”Ne var bunda bize başkan yapın,
bizi bıraksın ötekilere saldırsın.” Diyerek işi bağlamış.



(Sokaklar caddeler bu kadar seçim havasına girdiği için
bunu yazmadan edemedim.)


Yıllar önce, Sönmez Atasoy’un yazdığı. Yahya Kemal’in hayatından kesitler ve şiirlerini içeren “Kendi Gök Kubbemiz” adlı oyunda çalışmıştım. Dekor uygulaması ve daha önemlisi fonda gösterilen slâyt görüntülerinin suluboya orijinallerini yapmıştım. Bu nedenle de o zamanki cep tiyatrosunda fazlasıyla prova izlemiştim.

Sezon içinde de birkaç kez izleme imkânım olmuştu. Tek kişilik bu oyunda bazı bölümler vardı ki, bunlar taşıyıcı kolon görevi yapıyordu. Tecrübeli usta yönetmenin sanatçı sezgileriyle oluşturulan bu sahnelerden biri de hiç şüphesiz Atatürk”ün huzurunda okunan şiir sahnesidir. Bu şiir ki; Koca şairin, tema olarak tek şiiridir ve tek dörtlükten ibarettir. Çok özeldir. “26 Ağustos”

Bu sezon başında, sahnelemek üzere yeniden çalışmaya başladık. Dekor da küçük farklılıklar slâytlarda biraz daha eklemeler yaptık. Tekst olarak Toron Karacaoğlu’nun önceki rejide ezber için yazdığı ajanda sayfalarından fotokopi yapılarak reji ekibine dağıtıldı. Yani her şey aynı olacaktı. Öyle de oldu. İkinci prömiyer de fatih de yapıldı. Ancak, Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi’nde yapılan galada ve sonrasında söz konusu şiir yok oldu. Dikkatimden kaçması imkânsızdı.

Yine Fatih Sahnesindeki bir bilgilendirme toplantısında, sansürle ilgili açıklamalarla ilintili olarak bu konuyu ilk kez ben dile getirdim ve bilgilenmek istedim. Şiirin karakter olarak unutulmaya değil de sansüre uygun olduğun açıklamasını da yaptım.

“Bilirken susmak, bilmezken konuşmak kadar çirkindir.”
Eflatun


O günkü bilgilenme isteğim seher yeli karakterindeydi.

Bahar aylarında, bir başlangıç, bir doğuş, bir canlılık, bir yenilik yaşanırken; körpe çiçekleri, taze filizleri, börtü böceği, gün doğmadan hemen önce uyarıp, onlara ani ışıktan tiksinmesin diye hafiften gelen ılık bir esintidir seher yeli.

Belki, mahmurluklarından ötürü mahcup olmasınlar diye,
Güneş üzerlerine doğmadan onlara bir uyarıdır seher yeli.

Bu uyarım geçiştirildi, kale alınmadı, yokmuş gibi davranıldı.
Ancak, tiyatro ailesinden Nedim Saban, Tiyatro Dünyası adlı sitede konuyu gündeme taşıyıp da G.S. Y.Vekilini sorumlu gösterince fırtına kopmuş.

“Önün ardın gözet, fikri dakik et, onda bir söyle.
Öğütme ağzına her ne gelirse değirmen gibi.”


Yönetmen Engin Uludağ ve oyuncu Toron Karacaoğlu hiç böyle bir şiirin olmadığına dair açıklamalarına yer verilmiş.

Yine bu sitede G.S.Y. Vekili Orhan Alkaya da sert ama mesnetsiz bir yazıyla cevap yazmış. Yalan söylüyor, bilmeden yazıyor diyerek ispata davet etmiş. Benim kendisine söylediğimde bu kadar küplere binmemişti. Yani; “Hem kel, hem fodul.” Ya da “Hem suçlu hem güçlü.”

Bu sözler, henüz yüz yüze tanışmadığım Nedim Saban’a söylenirken, o günden beri cevap beklediğimden ötürü, doğrudan bana da geliyordu.

İşte tam bu aşama da Nedim Saban bana ulaşarak bu konuyu ilk kez dile getiren biri olarak belge olup olmadığını sordu. Önce umutsuzdum.

Arşivimi araştırınca rahatladım. Görüntü kaydı ve bu yıl kullandığımız tekst fotokopilerim elimdeydi. Hiç düşünmeden kendisine ulaştırdım. Şimdi aynı belgeleri çoğaltarak üzerimde taşıyorum. İlgilenenler olursa kendilerine gururla takdim ediyorum. Orta da bir yalan ve haksızlık vardı. “Haksızlıklar karşında susmak alçaklıktır.” Sansür yapmak bunu gizlemek ve gizletmek bir namus meselesi ise “Namuslular da en az namussuzlar kadar cesur olmalıdır.”

Her iki sahneleme emek verdiğim, zaman harcadığım, koşturduğum “Kendi Gök Kubbemizin” in yalandan dolandan çatırdaması bana dokunuyor. Tümden ya da kısmen yasaklanır diye yapacağım işlerde ki hevesimi kırıyor.

Söz konusu şiir ikinci perde CD’sinin 8. dakikasını 40 saniye geçerken başlıyor.

Yazılı belge ise reji notu falan değil. Bu yıl ki çalışmalarda kullandığımız, oyunun birinci sahnelenmesindeki eklemelerin de bulunduğu son halidir. Toron Bey’in el yazısından bir ajandaya yazılmıştır. Ayni şekilde çekilmiş tam 64 sayfadan oluşur. Buna da not denmez.

Bunların öyle gizlilik özellikleri yoktur. Tersine bunları kamuya sunmak için dünya kadar emek ve harcama yapılır.

Sönmez Atasoy’un yazdığı orijinal tekste daha birçok şiir ve şarkı da yoktur. Necip Fazıl’ın “Kaldırımlar” vb gibi

Ben bunu fark etmesem, toplantıda dile getirmesem demek ki hiç fakına varılmayacak unutulup gidecekti. Pandora’nın kutusu da açılmamış olacaktı.

Kimsenin huzuru bozulmayacaktı. İyi ki bu kadar dikkatliyim, iyi ki o toplantıya katıldım, iyi ki o gün sansür konuşuldu.

“Yahya Kemal kendini arıyor. 1. Bölümün sonu”

Nedim Saban o yazısını yazdıktan sonra bende belge bulunmayabilirdi. Ya da ben cimrilik, kaypaklık edip vermeseydim n’olurdu? N’olacak, sadece fırtınanın kopması biraz gecikecekti. Çünkü ilk sahnelendiği zaman TRT tarafından da kayıdı yapıldı. Arşivlerine alındı. Biz emeği olan ve telif gerektirenlere de sözleşme imzalatıldı. Bu yıl şairin 100. doğum yılı olması sebebiyle yayınlanırsa işte fırtına o zaman kopardı.

Bizim yasakçı yönetim bu fırtına önceki sessizlik dönemin de geçici ve yapay bir zaferin tadını çıkarırdı. İşte ondan sonraki düşüş daha da şiddetli olurdu. Hoş bunda da bir şey yok. Zaten çağlayanlar da bütün şöhretlerini bir düşmeye borçlu değil mi?

İleride, belki üç belki beş zaman sora “Yasakladıysak böyle bir şiiri yasakladık” diye belli çevrelere kahramanlık taslayabilirler, ancak yasakçılık yaftası hep baki kalacaktır.

“Yalnız yaptıklarımızdan değil, yapmadıklarımızdan da sorumluyuz.”
Moliere


Belirsiz bir nokta daha var. Bu konuyu ilk dile getirdiğimde, Genel Sanat Yönetmen Vekili tarafından yönetmen ve oyuncuya yönlendirildim. Onlara sormam söylendi. Yani benim bilgim yok kaldırmışsa onlar kaldırdı. Fırtına kopunca yönetmen ve oyuncuya “böyle bir şiir hiç yoktu olmadı.” Açıklaması yaptırıldı. Olmayan şey kaldırılmaz denildi bazı yayın organları da ortak edilmek istenildi.

Yok, eğer oyuncu ya da yönetmen bilgisi dışında kaldırdı ise, o zaman benim ilk açıklamama itibar etmeliydi. Hadi onu da yapmadı, bari Nedim Saban’ın yazısı çıktıktan sonra bana yönelseydi. Nedim Saban’ın bana ulaşmasından daha kolay olmaz mıydı? Aynı çatı altına bu nasıl bir ailedir. Bu nasıl bir aile reisliğidir. Ben bunu aile içinde, hem de sansür konuşulurken dillendirdim. N’olacak işte teknikten biri diyerek mi kale alınmadım bilemiyorum. Eğer alınsaydım mesele o gün çözülmüş olurdu, yazılar yazılmaz, o talihsiz açıklamalarda bulunulmazdı.

Ümraniye kulisinde de karşılaştık üstelik.

Bu sansür görülüyor ki olabilecekler her aşamada hiç düşünülmeden yapılmış. Yani taammüden olmaması hafifletici neden olabilir. Ancak “Mızrak çuvala sığmadı.” Kriz büyüdü. Orhan Alkaya’nın bu sansür krizini çok çok kötü yönettiği ayan beyan ortada.

Bu gerçekler ortaya döküldükte sonra; “Biz de sansüre karşıyız, bu şiir de yasaklanacak ne var ki yasaklayalım.” diyerek sezon kapanmadan oyun sansürsüz haliyle bir kez daha oynatılabilir. Buna imkân yoksa Eskişehir turnesi bir fırsattır. Bu Yaya Kemal’e tiyatro ailesine, emeği geçenlere sanat camiasına karşı erdemli bir davranış olur ve özür yerine geçer. Yoksa bu pilav daha çok su götürür.

Görüldüğü gibi ortada bal gibi sansür gerçeği var.

Ben sanatın doğasındaki büyülü güce inananlardanım. Küçücük bir dörtlük bile hiç de kâğıt üzerinde durduğu gibi durmuyor. Ona ihanet edenleri çarpıyor.

Bu dörtlük, kurtuluş destanımızın bir özeti, çok sevdiğimiz; “Şu Çılgın Türkler”in ete kemiğe bürünmüş bir terkibidir.

Yahya Kemal”in aşk, canan, gül şal, raks… Temalı şiirlerinden biri olsa yasaklanmazdı, yasaklansa bile kimsenin umurunda olmazdı. Fırtına da kopmazdı. “Kendi Gök Kubbemiz” başımıza çökmezdi. Asırlık sanat kurumu da yöneticileri tarafından bu kadar yıpratılmazdı.

“Bilim mi? Sanat mı?” yarışmasında, ben bir sanat taraftarı olup, bilimdeki sansürün bu kadar gündemde olup manşetlerde yer tutmasına karşılık sanattaki sansürün de unutulmaması karmaşaya gelip de unutulmaması amacıyla yazdım.

“Yahya Kemal kendini buldu. 2. Bölümün sonu”

“Kendi Gök Kubbemiz” oyunundaki, bizzat kurumun Genel Sanat Yönetmen Vekili Orhan Aklaya tarafından yapılan sansür meselesiyle, kenarından bucağından bilgilenerek ve ya bilgilenmeyerek, “benim sansürcüm iyidir” diyen demeyen, bakış açısı bedeniyle orantısız dar olan olmayan, fenerli veya cimbomlu, utanır ve ya utanmaz, arlanmaz, hilebaz, madrabaz, hokkabaz, kumarbaz, cambaz, yobaz… Bütün arkadaşlarımın saygıdeğer annelerinin ellerinden öperim.

Muhabbetle

Rıfkı Demirelli
Tasarımcı


(Kaynak: Tiyatro Dünyası internet sitesi)


İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda sahnelenen “Kendi Gök Kubbemiz” adlı oyunla ilgi sansür suçlaması ve tartışması hakkında yayımlanmış diğer yazılar:

Şehir Tiyatroları'nda Yeni Bir Sansür Hikayesi
Nedim Saban
(5 Mart 2009/ Tiyatro Dünyası)

Orhan Alkaya’nın Nedim Saban'ın Yazısı ile İlgili Açıklaması

Orhan Alkaya
(6 Mart 2009 / Tiyatro Dünyası)

Şehir Tiyatroları ve Kendi Gök Kubbemiz Ekibi Nedim Saban'ın Yazısına Tepkili

Orhan Alkaya - Toron Karacaoğlu - Engin Uludağ
(10 Mart 2009 / Tiyatro Dünyası)

İşte Toron Karacaoğlu'nun El Yazısıyla Sansürlenen Belge

Nedim Saban
(6 Mart 2009 / Tiyatro Dünyası)

Atasoy'dan Tartışmaya Son Nokta

Cumhuriyet
(10 Mart 2009 / Tiyatro Dünyası)

Kurt Puslu Havayı Sever

Nedim Saban
(10 Mart 2009 / Tiyatro Dünyası)

Neden Fırtına Koptu ve Neden "Kendi Gök Kubbemiz" Çatırdadı

Rıfkı Demirelli
(14 Mart 2009 / Tiyatro Dünyası)

Eskişehir Günlükleri - Kendi Gök Kubbemiz
Rıfkı Demirelli
(24 Mart 2009 / Tiyatro Dünyası)

Bir Sansür Balonu
Ömer F. Kurhan (28 Mart 2009 / Tiyatro Dergisi portalı)

Kendi Gök Kubbemiz - Topal Ördek

Rıfkı Demirelli
(5 Nisan 2009 / Tiyatro Dünyası)

Yahya Kemal'e Şehir Tiyatroları'nda Sansür

Mehmet Nuri Yardım
(7 Nisan 2009 / Tiyatro Dünyası)

Kendi Gök Kubbemiz
Mehmet Nuri Yardım
(7 Nisan 2009 / Tiyatro Dünyası)

Tiyatro Dünyası Kendi Gök Kubbemiz Oyunundaki Sansür Tartışmasına Son Noktayı Koyuyor
Tiyatro Dünyası
(8 Nisan 2009 / Tiyatro Dünyası)

Olmadı Usta, Olmadı Alkaya, Olmadı Uludağ...
Mustafa Demirkanlı (8 Nisan 2009 / Tiyatro Dergisi Portalı)