22 Ocak 2009

Tiyatrocu Nedim Saban’ı hedef alan ırkçı saldırıyı kınıyorum


AKP’li İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Kadir Topbaş’ın sanat danışmanlığı görevini yürüten Kenan Işık’ın mimarı olduğu siyasi bir müdahaleyle Genel Sanat Yönetmenliği’ne atanan Orhan Alkaya döneminde Şehir Tiyatroları kamuoyunun gündemine sürekli birtakım yönetim zaafiyetleri, şaibeler ve skandallarla geldi.


Bu süreçte, Topbaş-Işık-Alkaya üçlüsünün İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’na yönelik, Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’nun yıkılıp yok edilmesiyle ayyuka çıkan “ben yaptım oldu” dayatmalarını eleştiren, kamuoyunu Şehir Tiyatroları’nda olup bitenler ve bu kurumda yaşanan skandallar konusunda bilgilendiren sorumlu ve takdire şayan tiyatroculardan biri de Nedim Saban’dı.

Hatırlanacağı üzre, Nedim Saban, en son “Bugün Yeditepeli Aşk, Yarın...” başlıklı yazısıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda yaşanan bir sansür skandalının gerçek nedenlerini ifşa ederek kamuoyunu aydınlatmıştı. “Alevilerin tepkisi bahane edilerek” sahnelenmesine ara verilen Yedi Tepeli Aşk adlı oyunun sansürlenmesine yol açan gerçek nedenleri, bu sansür sürecinde yaşananların iç yüzünü ve AKP’li Kadir Topbaş’ın sanat danışmanı Kenan Işık ve Orhan Alkaya’nın bu süreçteki rollerini kamuoyunun gerçek ve doğru biçimiyle öğrenmesini bir bakıma Sevgili Nedim Saban sağlamıştı.

21 Ocak 2009 günü, Türkiye Tiyatro Eleştirmenleri Birliği tarafından yapılan “Aykut Işıklar Bilfiil Irkçılık Yapmaktadır” başlıklı açıklamadan öğrendim ki, AKP’ye yakınlığıyla bilinen Bugün gazetesinin köşe yazarlarından Aykut Işıklar, Nedim Saban’ın Şehir Tiyatroları’nda olup bitenlerle ilgilenmesinden büyük bir rahatsızlık duymuş ve adeta Belediye’nin ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları yöneticilerinin fedailiğini üstlenmeyi vazife bilip, konuyla uzaktan yakından hiçbir ilgisi bulunmadığı halde, ırkçı bir söylemle, Nedim Saban’ın Musevi kökenli olmasının altını çizerek, güya Saban’ın Şehir Tiyatroları’nda olup bitenlerle yakından ilgilenmesini “eleştirmiş”, haksız bir biçimde onu ortalığı karıştırmakla, arkadaşlarını kışkırtmakla suçlamış.

Aykut Işıklar, 16 Ocak 2009 günü Bugün gazetesinde yayımlanan “Ankara’nın taşı toprağı silah olursa!..” başlıklı yazısında lafı öyle iğrenç bir noktaya getirmiş ki, kendisine insanım diyen herkesin esefle kınaması gereken şu kabul edilemez ifadeleri kullanmaktan çekinmemiş:


“Türk tiyatrosunun sorunları yok mu? Var tabii ki. Ama bunu ne hikmetse yılların oyuncuları, yönetmenleri değil de sadece ve sadece bir tatlıcı dile getiriyor. Her protesto olayında en başta yürüyor. Yarım Türkçesi ile göbeğini sallaya salaya anlatıyor. Tiyatroyu biraz bilen kişi Nedim Saban'ı oyuncudan saymaz. Hele Musevi kökenli Türk vatandaşı olduğunu bilenler...

Geleneksel Türk Tiyatrosu'nu, Şehir Tiyatroları'nın repertuvarını yorumlamak, AKM veya Harbiye Tiyatrosu'nu konuşmak ona kalmadı. Sadece ortalığı karıştırıyor, arkadaşlarını kışkırtıyor. Sakın ırkçılık yapıyorum sanmayın. Saban madem bu kadar hassas bir insan, önce Gazze'yi düşünsün.

Günlerdir İsrail bombaları ile ölen küçük çocukları düşünsün. İşleri yolunda, baklava satarken iyi para kazanıyor. Gazze'ye maddi yardım mı yapar, yoksa baklava mı gönderir bilemem.

Veya anlamadığı konularda konuşmasın. İçimden 'Hey Türk vatandaşı Nedim Saban'ın baklavasından yemeyin' demek geliyor ama demiyorum. İstanbul'un her yanına dağılmış bayileri var. Kalkmış tiyatroyu karıştırıyor. ”

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda olup bitenler her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşını aynı derecede ilgilendirir. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, Türkiye halkının tiyatrosudur: Ne AKP’nin, ne AKP’lilerin, ne AKP’cilerin, ne Kadir Topbaş’ın, ne Kenan Işık’ın, ne Orhan Alkaya’nın, ne Aykut Işıklar’ın, ne de bir başkasının babasının çiftliğidir.

Halkın vergileriyle yaşayan İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda olup bitenleri yakından izlemek ve yeri geldiğinde yapılan yanlışları kamuoyunun gündemine taşımak ve en sert biçimde eleştirmek, tiyatrocu olsun olmasın, her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının en doğal hakkı ve de görevidir.

Türkiye Tiyatro Eleştirmenleri Birliği’nin açıklamasında, Aykut Işıklar’ın ifadesinin “Zavallı bir gazetecinin faşizan düşünceleri” biçiminde nitelenmiş olması bir nebze de olsa tiyatroseverlerin hislerine ve düşüncelerine tercüman olmuştur.

Tiyatro kamuoyu bu ırkçı saldırı üzerinde titizlikle, ciddiyetle ve dikkatle durmalıdır: Aykut Işıklar acaba hangi saiklerle Nedim Saban’ın Şehir Tiyatroları’nda olup bitenlerle yakından ilgilenmesinden bu derece rahatsız olmuştur? Aykut Işıklar acaba hangi saiklerle Nedim Saban’ı ırkçı bir söylem kullanarak hedef almış, ortalığı karıştırmakla, arkadaşlarını kışkırtmakla suçlamıştır?

Şehir Tiyatroları’nda olup bitenlerle ilgilenmesi gerekçe gösterilerek Nedim Saban’a yapılan bu ırkçı saldırı karşısında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş ile onun sanat danışmanı Kenan Işık ve Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Orhan Alkaya’nın takınacakları tutum büyük önem arz etmektedir.

En azından İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nı temsil makamında bulunan Kenan Işık ile Orhan Alkaya’nın ve Şehir Tiyatroları sanatçılarının çıkıp bir açıklama yaparak Nedim Saban’ın Şehir Tiyatroları’nda olup bitenlerle yakından ilgilenmesinin ve bu konularla ilgili eleştiride bulunmasının en doğal vatandaşlık hakkı ve görevi olduğunu beyan etmeleri, kuşkusuz tiyatrocuların bu ırkçı saldırıya verebileceği en güzel ve en anlamlı yanıtlardan biri olacaktır.

Feridun Çetinkaya

14 Ocak 2009

Şehir Tiyatroları bir ailedir edebiyatı




Okura not:

Arda Aydın adlı yazarın, 5 Ocak 2009 günü,
Tiyatro Dünyası internet sitesinde yayımlanan,

“Doğru yerde miyiz?”
başlıklı, laf salatasından ibaret yazısını
ciddiye alıp önemseyenler, aşağıdaki yazımı okumasalar da olur.

Onlara, zamanlarını kendileri için
daha yararlı olabilecek
şeylere kullanmalarını tavsiye ederim. (FÇ
)



“Hülya Karakaş’ın disipline verildiği Şehir Tiyatroları’nda despot zihniyeti ‘altın dönemini’ yaşıyor” başlıklı yazımda adı geçen İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları (İBŞT) sanatçısı Can Doğan, 6 Ocak 2009 günü, Tiyatro Dünyası internet sitesinde, “Can Doğan’dan Feridun Çetinkaya’ya Cevap Yazısı” başlığıyla bir yazı yayımladı.

Can Doğan, “yalaka” sözcüğünü fütursuzca kullandığımı iddia ettiği yazımın “pek yakışıklı durmadığını” ileri sürüyor. Bir özrü hak ettiğini, bu özür gelmezse muhtemelen bunu yargı yoluyla istemek zorunda kalacağını söylüyor; beni mahkemeye vermekle tehdit ediyor.

Söz konusu yazımda esas olarak, İBŞT’deki Orhan Alkaya yönetimine haklı eleştiriler, sorular yönelten İBŞT sanatçısı Hülya Karakaş’ın, “Genel Sanat Yöneticisi Orhan Alkaya'ya Sorularımdır” başlıklı yazısının 27 Ekim 2008 günü, Tiyatro Dünyası internet sitesinde yayımlanmasının ardından disiplin kuruluna verilmesini eleştirmiştim. Karakaş’ın sorularını bugüne dek yanıtlamaktan kaçınan Alkaya yönetiminin üstüne üstlük antidemokratik bir yaklaşımla Karakaş’ı disipline vermesini vahim bir durum olarak nitelemiş, kınamıştım.

Bir tiyatro yönetimi açısından hiçbir mazeret bulunamayacak kadar karanlık böyle bir tabloya rağmen hâlâ Alkaya’yı savunmaya çalışan, ona övgüler düzen insanların çıkabilmesini de durumun vahametini artıran, “Alkaya’dan çok Alkayacı” bir tavır olarak değerlendirip iki somut örnekle teşhir etmiştim.

Bu örneklerden biri de Hülya Karakaş’ın Orhan Alkaya’yı kamuoyu önünde tartışmaya davet ettiği, 30 Aralık 2008 günü, Tiyatro Dünyası internet sitesinde yayımlanan, Hülya Karakaştan Orhan Alkayaya Açık Mektup başlıklı çağrısına, derhal yanıt verme gereği duyan İBŞT sanatçısı Can Doğan’ın, sorgulanan Genel Sanat Yönetmeni Orhan Alkaya’nın “dosdoğru bir adam olduğuna şehadet edebileceği” yönündeki ifadesiydi. Can Doğan, bu ifadesinin yer aldığı, 3 Ocak 2009 günü, Tiyatro Dünyası internet sitesinde yayımlanan “Tanrı Şehir Tiyatrosunu 90'lı Yılların Ruhsuzluğundan Korusun” başlıklı yazısında, disipline verilen meslektaşı Hülya Karakaş’la çirkin bir dille alay etmeye kalkışıyor; Karakaş’ı haksız bir biçimde disipline veren Orhan Alkaya’ya da, aklı sıra, arka çıkıyordu:


Bu noktada Orhan Alkaya'nın avukatlığını, hatta tetikçiliğini yaptığım düşünülebilir… Düşünmeye karşı olmadığım için bu duyguya da saygı duyarım… Lâkin bildiğim bir şey varsa, insan olarak elbette zaafları olması muhtemel Orhan Alkaya'nın dosdoğru bir adam olduğuna şehadet edebileceğimdir… Çünkü başka türlüsünü becerecek yeteneklere sahip değildir. Olsaydı Hülya Karakaş Hanımefendi'yi karşısına alıp açıkoturum yapar "Komedi Dükkanı" programına bir alternatif yaratırdı. Bende Orhan Alkaya'nın sahip olmadığı bütün "acayip" yetenekler fazlasıyla var… Buyursun Hülya Karakaş Hanımefendi benim karşıma çıksın, çıksın ki gülelim eğlenelim…


(Can Doğan, “Tanrı Şehir Tiyatrosu'nu 90'lı Yılların ‘Ruh’suzluğundan Korusun”, Tiyatro Dünyası internet sitesi, 3 Ocak 2009)

İşte bu paragrafta geçen söz konusu ifadeyi de, tiyatro eleştirmeni Üstün Akmen’in, skandallarla dolu, şaibeli Alkaya dönemini, dayanaksız ve abartılı bir nitelemeyle yüz yıllık İBŞT tarihinin “altın dönemi” diye yutturmaya kalkışması örneğiyle birlikte, önümüzdeki karanlık tablonun vahametini artıran “Alkaya’dan çok Alkayacı” tavra ikinci bir örnek olarak yazımda işlemiş, eleştirmiştim.


Can Doğan, “Hayır, ben böyle şeyler söylemedim, böyle bir ifade kullanmadım” ya da “Alkaya’nın dosdoğru bir adam olduğuna şehadet edebileceğimi yazmadım” demiyor. “Evet, yazdım, ne olacakmış” da demiyor. Yazımda ortaya koyduğum görüşlere, yaptığım değerlendirmelere de itiraz etmiyor, “edemiyor”. Hakkındaki iddiaları kendisi bile kamuoyunun önüne çıkıp yanıtlayamamış, üstüne üstlük bir de Hülya Karakaşı disipline vermiş Alkaya’ya gülünç bir biçimde kefil olmasını, eleştirdiğim durumun vahametini artıran bir unsur olarak vurgulamamdan da rahatsızlık duymamış görünüyor.

Ne var ki Can Doğan’ın bana “cevap” verdiğini iddia ettiği yazısı, yine de ciddiye alınıp değerlendirilmeyi “hak ediyor”. Yazımdaki görüşlerime karşı itirazlarını ve kendi görüşlerini ortaya koymak yerine, bir suç isnat ederek gülünç bir biçimde beni mahkemeye vermekle tehdit ettiği için değil elbette.

Bir kere kapağı atıp memuriyet garantisini de edinir edinmez İBŞT’yi paşa babalarından miras kalmış bir yalı, bir köşkmüş gibi, özel mülkiyeti, malı belleyen ve kendilerini imtiyazlı sanan birtakım kendini bilmezlerin uydurması, “İBŞT, meselelerini ‘öncelikle’ aile içinde çözmeye çalışır” gibi kerameti kendinden menkul, sözde bir teamülü, “aile edebiyatı” yaparak kamuoyuna empoze etmeye kalkışan “yoz” bir yazı olduğu için; haklıdan yana değil, haklıya karşı, güçlüden, haksızlık edenden yana olmaya çağıran bir yazı olduğu için değerlendirilmeyi “hak ediyor”.

Yoksa ilk bakışta kişisel gibi görünebilecek, “onu öyle demezler, peynir ekmek yemezler” türü bir laf yarışı görüntüsü verebilecek, asıl konunun bir yana bırakıldığı izlenimini doğurabilecek bu yazıyı yazmak zorunda hissetmezdim kendimi.


***

Gelelim Can Doğan’ın bana cevabını(!) değerlendirmeye. Okura hitaben bir girizgâhla başlıyor yazı:


Sevgili www.tiyatrodunyasi.com okuyucularının affına sığınarak zorunlu bir açıklama…

4 Ocak 2009 tarihli ve Feridun Çetinkaya imzalı bir yazıda adım geçtiği için cevap hakkı kullanmak açısından bu yazıyı www.tiyatrodunyasi.com okurlarıyla da paylaşmayı doğru buldum.



(Can Doğan, “Can Doğan’dan Feridun Çetinkaya’ya Cevap Yazısı”, Tiyatro Dünyası internet sitesi, 6 Ocak 2009)

Tiyatro Dünyası okurlarına değer veriyor, önem veriyor izlenimi yaratmak, okurlara şirin görünmek için, onların affına sığındığını belirtmeden başlamıyor yazısına Can Doğan. Ama okurları tam ve doğru bilgilendirmeye, okurların işini kolaylaştırmaya sıra gelince nedense aynı kibarlığı ve inceliği gösterme gereği duymuyor. Okurların yazımı görmelerinden, yazımı okumalarından kaçınır, çekinir gibi, okurların hangi yazıdan söz edildiğini anlamasını, bilmesini zorlaştırmak ister gibi, ne yazımın başlığını veriyor ne de yazımın nerede yayımlandığını belirtiyor. Yazıma, sadece,
“4 Ocak 2009 tarihli ve Feridun Çetinkaya imzalı bir yazı” ifadesiyle atıfta bulunuyor. Bana “cevabında” yazımın başlığına taşıdığım esas konuya, Hülya Karakaş’ın disipline verilmesine hiçbir şekilde değinmeyen, bu gerçeği görmemekte ısrar eden Can Doğan, tabii böylece, aynı zamanda, “disiplin” sözcüğünü yazısında bir kerecik olsun geçirmemeyi de “başarmış” oluyor.

Can Doğan’ın okurlara karşı sorumluluk duygusuyla yazmadığı, daha konuya girer girmez, okurları yanıltan, çok “tuhaf” bir cümle kurmasıyla da açıkça görülüyor. Ne diyor?


Öncelikle yazının sahibi Feridun Çetinkaya’yı tanımıyorum. Bunun doğal sonucu olarak o da beni tanımıyor. Ancak benim adımı içinde “İktidar yalakalığı, eş dost, ahbap çavuş dayanışması gereği, hakikati, gerçeği, görmekten kaçınanlar, işine gelmeyen hakikati görmek istemeyenler her devirde çıkabiliyor.” gibi bir cümlenin ardından benim adımı adeta bir takdimci gibi haykırıyor:


İşte, İBŞT sanatçısı Can Doğan!


(Can Doğan, “Can Doğan’dan Feridun Çetinkaya’ya Cevap Yazısı”, Tiyatro Dünyası internet sitesi, 6 Ocak 2009)

Can Doğan, “adını içinde” diye takdim edip sanki alıntıladığı cümlede adı geçiyormuş gibi bir hava yaratıyor. Bununla da yetinmiyor, alıntıladığı bu cümlenin “ardından” onun adını bir takdimci gibi haykırdığımı yazıyor. Can Doğan’ın berbat cümlesindeki iki iddiası da doğru değil. İlgili bölümü yazıdaki mizanpajıyla, önündeki ve arkasındaki paragraflarla birlikte alıntılayıp bakalım. Okurlar isterlerse buradan, isterlerse yazımın Tiyatro Dünyası’ındaki orijinal halinden, ilgili bölümün yazımda tam olarak nasıl olduğunu görebilirler:



Hülya Karakaş’ın sorularını yanıtlamaktan yan çizen, bu eleştiri ve sorulara uygar bir insan, uygar bir tiyatrocu, uygar bir şair gibi ikna edici yanıtlar vermek, açıklamalar getirmek yerine, eleştiriye tahammül göstermeyip burnundan kıl aldırmaz bir diktatör ceberutluğuyla Karakaş’ın görüşlerini ifade etmesini ve kamuoyuyla paylaşmasını “disiplinsizlik” sayarak “disiplin kurulu”nu harekete geçiren Orhan Alkaya yönetiminin çirkin yüzü artık herkes tarafından açıkça görülmüştür, umarım.


Umarım diyorum, ama biliyorum ki ne kadar iyimser olsam da ummak tek başına bir işe yaramıyor, safça bir temenni olmanın ötesine geçemiyor. İktidar yalakalığı, eş dost, ahbap çavuş dayanışması gereği, hakikati, gerçeği, görmekten kaçınanlar, işine gelmeyen hakikati görmek istemeyenler her devirde çıkabiliyor.


Yukarıda sözünü ettiğimiz gerçekler ortadayken, Alkaya bile kamuoyunun önüne çıkıp kendisine yönelik eleştirilere ve uygulamaları hakkındaki sorulara yanıt veremezken, hâlâ birtakım “Alkaya’dan çok Alkayacılar” ortaya çıkıp, hiç utanıp sıkılmadan Alkaya’nın dosdoğru bir adam olduğuna “şehadet” edebileceğini duyurma gereği hissedebiliyor; daha da korkuncu, akıllara ziyan bir biçimde Alkaya dönemini 100 yıllık İBŞT tarihinin “altın dönemi” olarak tanımlayacak kadar ölçüyü kaçırabiliyorlar.


İşte, İBŞT sanatçısı Can Doğan! “Tanrı Şehir Tiyatrosu'nu 90'lı Yılların -Ruh-suzluğundan Korusun” başlıklı bir yazı kaleme alarak Alkaya hakkındaki iddialara ve Karakaş’ın Alkaya’ya yaptığı çağrıya cevap vermeyi kendisine görev biliyor. Hiçbir inandırıcı gerekçe göstermeden, Orhan Alkaya’nın “dosdoğru bir adam olduğuna şehadet edebileceğini” ilan ediyor. İyi ama böyle bir “şehadet” Genel Sanat Yönetmeni Orhan Alkaya’nın yukarıda bir bir saydığımız, “muhalefette insan, iktidarda kurt” misali çifte standartlı, ilkesiz ve tutarsız davranışlarını makul karşılamamızı ya da mazur görmemizi gerektiriyor mu? Hülya Karakaş’ın henüz yanıtlanamamış ciddi eleştiri ve sorularını geçersiz kılıyor mu? O soruları ikna edici bir biçimde yanıtlanmış saymamızı sağlıyor mu? Tabii ki, hayır. Sayın Can Doğan’ın şıracının şahidi bozacı misali gülünç “şehadeti” ancak ve ancak kendisini bağlar, onun Alkaya’ya duyduğu sevgiyi ve sadakatinin aşırılığını gösterir o kadar. Ne Alkaya yöneltilen eleştiri ve soruların gereksiz ya da anlamsız olduğunu gösterir ne de Alkaya’yı kamuoyunun gözünde temize çıkarmaya yeter.



(Feridun Çetinkaya, “Hülya Karakaş’ın disipline verildiği Şehir Tiyatroları’nda despot zihniyeti ‘altın dönemini’ yaşıyor”, Tiyatro Fanzini internet sitesi, 4 Ocak 2009)

Konu şu: Ortada bir haksızlık var. Haksızlık yapan Alkaya yönetimi. Haksızlığa uğrayan Hülya Karakaş. Alkaya yönetimi göreve geldiğinden beri kamuoyunun gündemine bin bir rezaletle geliyor, İBŞT’yi her gün biraz daha küçük düşürüyor (Ben bu yazıyı yazarken Alkaya yönetimi bu kez yeni bir rezalete imza atmıştı, Yedi Tepeli Aşk adlı oyuna sansür uyguladığı için kamuoyu tarafından topa tutuluyor). Hülya Karakaş’ın “kazık soruları”na yanıt veremiyor. Üstüne üstlük Karakaş’ı despotça disipline sevk ediyor? Buna karşılık Can Doğan ne yapıyor? Alkaya yönetiminin başarılı olduğunu iddia edebiliyor mu? Böyle bir başarı emaresi ortaya koyabiliyor mu? Alkaya yönetiminin bile yanıtlayamadığı, yanıtlamaktan kaçındığı soruları ikna edici biçimde yanıtlayabiliyor mu? Alkaya yönetimini aklayabiliyor mu? Alkaya yönetiminin bugüne kadarki beceriksizliklerinin hesabını verebiliyor mu? Hayır! Ne yapıyor? Alkaya’nın avukatlığını üstüne vazife sayarak, Karakaş’a yanıt diye sadece Karakaş’ı kötüleyen, Karakaşla alay etmeye yeltenen bir yazı yayımlıyor. Üstelik bir de, hiçbir nesnel ya da mantıklı gerekçe göstermeden, Genel Sanat Yönetmeni Alkaya’nın “dosdoğru bir adam olduğuna şehadet edebileceği”ni ilan ediyor.

Manzara bu. Can Doğan, benim işaret ettiğim bu manzaraya itiraz edebiliyor mu? Hülya Karakaş’ın disipline verilmesini, Alkaya’nın dosdoğruluğunun bir başka göstergesi olarak yorumlayabiliyor mu? Hülya Karakaş’ın disipline verilmesinin doğru, haklı olduğunu söyleyip, savunabiliyor mu? Bu konulara ilişkin hiçbir görüş belirtiyor mu? Hayır!

Ortaya koyduğum manzaradaki tavrından ve rolünden rahatsızlık duymayan Can Doğan, “İktidar yalakalığı, eş dost, ahbap çavuş dayanışması gereği, hakikati, gerçeği, görmekten kaçınanlar, işine gelmeyen hakikati görmek istemeyenler her devirde çıkabiliyor.” tespitime dikkat çekiyor. Bu manzaraya “iktidar yalakalığı” nitelemesini uygun görüyor, yakıştırıyor olsa gerek, bu ifadeden rahatsızlık duyuyor.

Can Doğan’ın Orhan Alkaya ve “yalakalık” konularında geçmişten beri bir hassasiyeti olduğu biliniyor. Bu yeni birşey değil. Hatırlanacağı üzere, 2008 Ocak ayında, İBŞT’nin başına atanır atanmaz Orhan Alkaya hakkında çeşitli eleştiriler gündeme gelmişti. Bunlardan biri de tiyatro sanatçısı Orhan Aydın’ın, 15 Ocak 2008 günü, Tiyatrom adlı internet sitesinde yayımlanan “Ortaya Karışık” başlıklı yazısıydı. Aydın da, gerçekten ortaya karışık bir biçimde, açıkça ismini yazmadan Orhan Alkaya’yı eleştirdiği halde derhal karşısında Can Doğan’ı bulmuştu. Can Doğan bu yazıya tepki olarak, aynı sitede, hemen bir iki gün sonra, “Dakka Bir, Gol Bir” başlıklı bir yazı yayımlamıştı. O gün de genel sanat yönetmeni koltuğuna oturtulan Orhan Alkaya’yı cansiperane bir şekilde savunmayı, tıpkı bugünkü gibi, vazife bilmişti. Üstelik, Orhan Aydın’ın isim vermediği yazısında eleştirilen kişinin Alkaya olduğunu “açıkça” sezdiren tek bölüm şu olduğu halde:


Önemi yok. Utanmaz olmuşsundur.


Ne de olsa, yıkılmasına göz yumduğun sahnenin orta yeridir durduğun yer. Aldırmazsın doğru söze.


Oturursun Muhsin hocanın koltuğuna. Tebrikleri kabule başlarsın.


(Orhan Aydın, “Ortaya Karışık”, Tiyatrom.com internet sitesi, 15 Ocak 2008; Tiyatrom.com arşivine artık ulaşmak mümkün olmadığından, bu yazıya link olarak, Hilmi Bulunmaz’ın Tiyatroyun sitesindeki adresini vermeyi uygun gördüm.)

Can Doğan’ın “yalakalık” konusundaki hassasiyeti, Orhan Alkaya adına Orhan Aydın’a yanıt verdiği “Dakka Bir, Gol Bir” başlıklı o yazısında da dikkatlerden kaçmıyordu. Şöyle yazıyordu Can Doğan:



Biliyorum ki mecburen benim için de bir şeyler söylenmesi gerekecek...
Boşa zahmet edilmesin... Benim için yazılacak yazı altı harfi
geçmez...


yalaka

öyle olsun...

ama hadi gelin işimizi yapalım... Orhan Alkaya'yı da mercek altında tutalım...
Beceremezse keselim kellesini, becerirse öpelim alnını...

Ama bırakalım da adam

işini yapsın önce...


(Can Doğan, “Dakka Bir, Gol Bir”, Tiyatrom.com internet sitesi, yazıda, yazının altında ya da üstünde belirtilmediği için bu yazının yayım tarihine ilişkin kesin bir kaynak bulamadım. Emin olamamakla birlikte bu yazının 17 Ocak 2008 tarihinde yayımlandığını tahmin ediyorum; Tiyatrom.com arşivine artık ulaşmak mümkün olmadığından, bu yazıya link olarak, Hilmi Bulunmaz’ın Tiyatroyun sitesindeki adresini vermeyi uygun gördüm.)



Görüldüğü üzere, o zaman da yaptığı şeye yakıştırdığı ilk sözcük “yalaka” olmuş Can Doğan’ın. Bu konuda kimse boşa zahmet etmesin demiş, “yalaka” sözcüğünü kullanmış kendisi için.

Ne tesadüf ki, Can Doğan, Alkaya’yı savunduğu son yazısı, “Tanrı Şehir Tiyatrosu'nu 90'lı Yılların ‘Ruh’suzluğundan Korusun”da da benzer bir hassasiyet göstermiş, üstelik bu sefer bir de çelebi pozu vermişti.


Bu noktada Orhan Alkaya'nın avukatlığını, hatta tetikçiliğini yaptığım düşünülebilir… Düşünmeye karşı olmadığım için bu duyguya da saygı duyarım…


(Can Doğan, “Tanrı Şehir Tiyatrosu'nu 90'lı Yılların ‘Ruh’suzluğundan Korusun”, Tiyatro Dünyası internet sitesi, 3 Ocak 2009)


Bence de, Can Doğan’ın “düşünmeye” karşı olmaması kendisi adına çok sevindirici. Her ne kadar, ifadesi çok karışık olsa da, “düşünmeye” karşı olmadığı için “bu duyguya” saygı duyması bile kendisi için hayırlı olabilecek bir yaklaşım.

(Bugün, “sonu baştan belli” Alkaya yönetiminin çapsızlığı, beceriksizliği, İBŞT’ye bir hayrı dokunmayacağı, artık herkes tarafından görülüyor. Neler yaşandı o günlerden bu yana şöyle bir hatırlayalım: Orhan Alkaya, görevdeki Genel Sanat Yönetmeni Nurullah Tuncer’in kuyusunu kazarak ve siyasi bir müdahaleye çanak tutarak, AKP’li İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş ve Sanat Danışmanı Kenan Işık’la yaptığı birtakım görüşmeler sonucu, kuşkulu ve şaibeli bir biçimde genel sanat yönetmenliğine atandı. “Müstakil” Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu Alkaya döneminde ve Alkaya’nın uygundur imzasıyla yıkılıp yok edildi. İBŞT sanatçısı Hülya Karakaş’ın Alkaya yönetimine getirdiği zehir zemberek eleştirilerin, yönelttiği ciddi soruların şeffaf bir biçimde yanıtlanmasından ısrarla kaçınıldı. Alkaya yönetimini eleştiren İBŞT sanatçısı Hülya Karakaş antidemokratik bir yaklaşımla disiplin kuruluna verildi. “Balıkesir Muhallebicisi” skandalının ardından ciddi bir özür rezaleti yaşandı. Sahnelenmekte olan Yedi Tepeli Aşk adlı oyun sansürlendi. Ne demişti, Can Doğan, nasıl savunmuştu Alkaya’yı koltuğa ilk oturduğunda: “Orhan Alkaya'yı da mercek altında tutalım... Beceremezse keselim kellesini, becerirse öpelim alnını...” İşte, Hülya Karakaş, mercek altında tutuyor Alkaya’yı. Bu yüzden disipline veriliyor. Çirkin bir biçimde Can Doğan’ın “Bankamatikteki şifresini unutmasın yeter…” alayına muhatap olmak zorunda kalıyor. Ama koskoca İBŞT’deki yüzlerce sanatçı arasından yine derhal Can Doğan çıkıp bu disiplin kararını verenlere desteğini ilan ediyor. Orhan Alkaya’nın “sonu baştan belli” genel sanat yönetmenliği bir skandallar tarihi olarak ortada duruyor. Koskoca İBŞT’deki yüzlerce sanatçı arasından bir tek Can Doğan bu gerçeği, hakikati “ısrarla” görmek istemiyor, bir tek o derhal çıkıp Alkaya’nın “dosdoğru bir adam olduğuna şehadet edebileceği”ni duyurma ihtiyacı hissediyor.)

Can Doğan’ın bana yanıtına dönelim. Aklınca okurları kendisine hakaret ettiğime inandırdı ya, şu cümleyle devam ediyor:


Rica ederim sayıyla kendinize geliniz. Hele ki beni “utanmaz” ve “sıkılmaz” biri olarak niteleme hak ve yetkisini nereden buluyorsunuz?


(Can Doğan, “Can Doğan’dan Feridun Çetinkaya’ya Cevap Yazısı”, Tiyatro Dünyası internet sitesi, 6 Ocak 2009)

Kastedilen ilgili bölüm de gerçekte yazımda tam olarak şöyle:


Yukarıda sözünü ettiğimiz gerçekler ortadayken, Alkaya bile kamuoyunun önüne çıkıp kendisine yönelik eleştirilere ve uygulamaları hakkındaki sorulara yanıt veremezken, hâlâ birtakım “Alkaya’dan çok Alkayacılar” ortaya çıkıp, hiç utanıp sıkılmadan Alkaya’nın dosdoğru bir adam olduğuna “şehadet” edebileceğini duyurma gereği hissedebiliyor; daha da korkuncu, akıllara ziyan bir biçimde Alkaya dönemini 100 yıllık İBŞT tarihinin “altın dönemi” olarak tanımlayacak kadar ölçüyü kaçırabiliyorlar.


(Feridun Çetinkaya, “Hülya Karakaş’ın disipline verildiği Şehir Tiyatroları’nda despot zihniyeti ‘altın dönemini’ yaşıyor”, Tiyatro Fanzini internet sitesi, 4 Ocak 2009)

Okuduğunu bile doğru dürüst anlamadan, Can Doğan bu sefer, kendisini “utanmaz” ve “sıkılmaz” biri olarak nitelemekle “suçluyor” beni!

Benim yazdığım ortada: Evet, ben Alkaya bile kamuoyunun önüne çıkıp kendisine yönelik eleştirilere ve uygulamaları hakkındaki sorulara yanıt veremezken, Can Doğan hiç utanıp sıkılmadan Alkaya’nın “dosdoğru bir adam olduğuna şehadet edebileceği”ni ilan edebiliyor, diyorum. Ne var bunda?

Eğer Can Doğan çıkıp, “Sen nereden biliyorsun ‘kardeşim’ Orhan Alkaya’ya utanıp sıkılmadan şehadet ettiğimi? Belki utanıp sıkılarak şehadet ettim.” diyerek benim ifademi tekzip ederse, orasını bilmem. Tabii ki, böyle yaparsa yazımdaki “utanıp sıkılmadan” ifadesini büyük bir mutlulukla hemen, “utanıp sıkılarak” diye düzeltir, hemen, seve seve, bu konuda haksızlık ettiğim için canıgönülden özür dilerim kendisinden.

Devam ediyor Can Doğan:


58 kelimeden oluşan koskoca bir paragraftan “şehadet” lafını cımbızlayarak bunun üzerine bir yazı inşa etmek dramatik yazarlık tahsilini on yıl önce tamamlamış birine hiç yakışmıyor.



Bendinizin 58 kelimelik paragrafı aşağıdaki gibidir…

“Bu noktada Orhan Alkaya'nın avukatlığını, hatta tetikçiliğini yaptığım düşünülebilir… Düşünmeye karşı olmadığım için bu duyguya da saygı duyarım… Lâkin bildiğim bir şey varsa, insan olarak elbette zaafları olması muhtemel Orhan Alkaya'nın dosdoğru bir adam olduğuna şehadet edebileceğimdir… Çünkü başka türlüsünü becerecek yeteneklere sahip değildir. Olsaydı Hülya Karakaş Hanımefendi'yi karşısına alıp açıkoturum yapar "Komedi Dükkanı" programına bir alternatif yaratırdı.”



(Can Doğan, “Can Doğan’dan Feridun Çetinkaya’ya Cevap Yazısı”, Tiyatro Dünyası internet sitesi, 6 Ocak 2009)

Ben yazımı Can Doğan’ın 58 sözcükten oluşan koskoca bir paragrafından “şehadet” sözcüğünü cımbızlayarak yazmadım. Yazımı, Can Doğan’ın paragraf içindeki haliyle de, paragraftan “cımbızladığım” haliyle de anlamı değişmeyen, anlamından bir şey yitirmeyen, Alkaya’nın “dosdoğru bir adam olduğuna şehadet edebileceği” ifadesi üzerine inşa etmedim. Kaldı ki, benim yazım, Can Doğan’ın yazısı üzerine bir yazı değildi. O yazım, Alkaya’nın ceberut tasarrufu üzerineydi. Can Doğan, o yazımın figüranlarından biriydi yalnızca. Yöneticisi Alkaya’ya olan “sadakatini” tetikçilik mertebesine kadar abarttığı ve İBŞT’yi bir mafya örgütü kadar gizli ve özel bir kurum olarak lanse etmeye kalkıştığı için bu yazımda başrolü kapabildi.

Can Doğan, beni tanımamakla birlikte, hangi okulu ne zaman bitirdiğimi bilecek kadar da biyografimi incelemiş. Zaten önemli olan yüzümü tanıması değil, benim kültürel formasyonumu bilmesi. Bu bakımdan beni araştırması akıllıca bir davranış ama konumuzun dramatik yazarlık tahsiliyle ya da bu tahsilimi on yıl önce tamamlamış olmamla ne ilgisi var anlamadım. Dramatik yazarlık tahsilinin, oyunculuk tahsilinin ya da profesörlük vb.’nin konumuzla hiçbir ilgisi yok. En azından, “Ben sana ‘tiyatrocu olamazsın’ demedim...” başlıklı bir yazı yazarak hiçbir tahsil ya da unvanın tek başına hiçbir değeri ve anlamı olmadığını açıkça ifade etmiş biri olarak benim gözümde ilgisi yok.

Can Doğan devam ediyor:


Şimdi bu noktada “komedi dükkanı” programına nasıl bir alternatif yaratılabileceğine bir örnek vermek istiyorum…


Tutun ki Orkan Alkaya, Hülya Karakaş’ın duello teklifini kabul etmiş olsun, hatta bu duelloyu yönetme işini de Uğur Dündar üstlenmiş olsun… Bütün tiyatro erbabı da duellonun tanığı olarak orada hazır bulunsun… Söz sırası da doğal olarak once Hülya Karakaş’a verilsin ve Hülya Karakaş da konuşmaya başlasın…


HÜLYA KARAKAŞ - Olur da “Küçük Kemal Çocuk tiyatrosu” adı altında bir tiyatro açmayı düşünüyorsanız derhal vazgeçin derim size çünkü bu size yakışan bir şey değildir bir,ikincisi bu isim “büyük önder” e hakarettir,üçüncüsü de çocukları Mustafa Kemal Atatürk’ten soğutacaksınız. Kimsenin arkasına sığınmadan kendi doğrularınızı söylemeye başlasanız daha iyi değil mi? http://www.tiyatrodunyasi.com/makaledetay.asp?makaleno=817

Tam da bu noktada Uğur Dündar başta olmak üzere salonda bulunan herkes kahkahalarla gülmeye başlayacağı için duellonun devamı gelemez… Böyle bir laf eden kişinin ondan sonra söyleyecekleri suret-i katiyede ciddiye alınmaz, olay televizyonda yayınlanıyorsa bu kahkaha krizi yayının ulaştığı her yerde ciddi sıkıntı yaratırdı…



İronik, değil mi… Tiyatroya dair ne varsa bilen, sorgulayan birinin, “Küçük Kemal” deyince akla ne gelmesi gerektiğini bilmemesi ironik… Hele ki bu cehaleti bir de işin içine Mustafa Kemal’i karıştırma münasebetsizliği yapmak ve “Kimsenin arkasına sığınmadan” diye bizzat aynı şeyin arkasına sığınmak benim aklımın alacağı bir şey değil…

Polemiğin bir tarafı olmaması açısından adı bende saklı bir abimiz Şehir Tiyatrosu’nun yazışma havuzunda bu mes’eleyi açıklamıştı… copy+paste yöntemiyle buraya aktarıyorum…

El cevap:

Bir insan yirmi küsur senedir çalıştığı kurumun tarihi hakkında az daha olsa bilgi sahibi olmalı derim ben. Doğru, Atatürk’ün adı Kemal. Ama bu her Kemal’in Atatürk olduğu anlamına gelmez. Çocuk Tiyatrosuna adı verilecek olan ‘Küçük Kemal’ (soyadı kanunundan sonra Kemal Küçük) tiyatromuzun genç yaşta ölen bir sanatçısı idi. Ufak tefek olduğundan bu lakabı almıştır. Çocuk Tiyatrosuyla ilişkisi ülkemizde ilk çocuk oyununu sahneye koymuş olmasıdır. Adının bir çocuk tiyatrosu sahnesine verilecek olması haklıdır, doğrudur. Bundan fasid manalar çıkarılması ise, ne diyeyim, en azından ayıptır.



(Can Doğan, “Can Doğan’dan Feridun Çetinkaya’ya Cevap Yazısı”, Tiyatro Dünyası internet sitesi, 6 Ocak 2009)
Hülya Karakaş’ın “Genel Sanat Yöneticisi Orhan Alkaya'ya Sorularımdır” başlıklı yazısında Alkaya yönetimine sorduğu “kazık soruları”, tıpkı Genel Sanat Yönetmeni Alkaya gibi, görmezden gelen Can Doğan, laf arasında, Karakaş’ın ilgili yazısındaki bir ifadesini alıntılayarak (Hülya Karakaşa cevap verirken değil de bana cevap yazarken aklına gelmiş belli ki) Hülya Karakaş’ın Kemal Küçük’ü bilmediği için böyle bir eleştiri yaptığını ileri sürüyor. Böylece konuyu sulandırmaya, bulandırmaya çalışıyor. Can Doğan, Hülya Karakaş’ın yazısından alıntıladığı satırlardan yola çıkarak onun Kemal Küçük’ü tanımadığına nereden, nasıl hükmediyor acaba?

Can Doğan’ın bu konuda yazdıklarının, benim açımdan tek ciddiye alınabilir yanı var: Karakaş’ın eleştirilerine, sorularına öyle ya da böyle, doğru ya da yanlış, haklı ya da haksız olsun, bir yanıt vermek mümkün olduğunda, bu fırsatın nasıl da kaçırılmadığını gösteriyor.

Mademki Karakaş’ın eleştirileri, Can Doğan’ın bile güle oynaya verdiği böyle bir yanıtla geçiştirilebilecek, yanıtlanabilecek kadar yersiz, haksızdı, İBŞT yönetimi burada verilen yanıt gibi, bütün eleştiri ve sorularını bir bir açıklayarak bugüne dek neden Hülya Karakaşa ağzının payını vermedi ki? Böylesine kolay ve kamuoyunun kendilerine karşı güvenini sağlayacak bir yol varken İBŞT yönetimi neden disiplin kurulu gibi bir ceberutluğa başvurdu ki? Hülya Karakaş’ın eleştiri ve sorularında gerçekten de bir cehalet, bir saçmalık, bir yanlışlık, bir art niyet varsa İBŞT yönetimi hâlâ o soru ve eleştirileri onun sorduğu gibi kamuoyu önünde, açıkça yanıtlayarak Karakaş’a kolayca haddini bildirmek yerine neden “aile içi” engizisyon mekanizmasını işletmekten başka çare bulamıyor?

Umarım Can Doğan’ın yazısındaki bu bölüm bir başlangıç olur. Hülya Karakaş’ın disiplin kuruluna verilmesinden bir an önce vazgeçilerek, İBŞT yönetimine getirdiği tüm eleştiriler, yönelttiği tüm sorular kamuoyu önünde, şeffaflıkla, ikna edici biçimde bir bir yanıtlanır.

Can Doğan, devam ediyor:


1971 doğumlu olduğuna gore sana “kardeşim” diye hitabetmemde mahsur olmadığını düşünerek, Sevgili Kardeşim Feridun, dışarıdan nasıl görünüyor bilmiyorum ama Şehir Tiyatrosu büyükçe bir ailedir ve mes’elelerini öncelikle aile içinde çözmeye çalışır. Geçmişte sıklıkla toplantılar yapılırdı, şimdilerde de internet üzerinden bütün olup biteni tartıştığımız bir yazışma havuzumuz var…

Bilgisayarı olup da bu yazışma havuzuna üye olmayan (bildiğim) bir tek Hülya Karakaş var… Orada yazılıp çizilenleri “Aaa, bilmiyorum, ben üye değilim ki.” deme lüksüne ve marifetine sahip yani…



(Can Doğan, “Can Doğan’dan Feridun Çetinkaya’ya Cevap Yazısı”, Tiyatro Dünyası internet sitesi, 6 Ocak 2009)

(“1964 doğumlu” Can Doğan, ne önemi ve ilgisi varsa, 1971 doğumlu olmamı vurgulayıp, kendince mahsur olmadığını düşündüğünü söyleyerek bana, olur olmaz, “kardeşim” diye hitap ediyor. Söyleyeyim, ben de onun bu tavrını “yılışıklık” olarak nitelemekte mahsur olmadığını düşünüyorum.)

Can Doğan çok çok tartışmalı yeni bir konu açıyor.

“Şehir Tiyatrosu büyükçe bir aile” imiş ve “mes’elelerini öncelikle aile içinde çözmeye çalışır” imiş, internette bir “yazışma havuzu” var imiş . Can Doğan, “içeriden/dışarıdan” ayrımının altını çizerek İBŞT’yi bir aileye benzetiyor ve sorunlarını önce aile içinde çözmesinin uygun olacağını söylüyor. Sanki konu hakkında, görüş beyan etmek, eleştiride bulunmak, İBŞT’nin sorunlarını tartışmak İBŞT sanatçılarına mahsusmuş ve onlar da bunu öncelikle “aile” içinde, internetteki “yazışma havuzu”nda yapabilirlermiş ya da yapmalılarmış gibi maksadını aşan bir mesaj veriyor.

Bir kere, “Şehir Tiyatroları”, daha doğrusu “İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları”, bir aile falan değildir; bir tiyatrodur, bir tiyatro topluluğudur. Kimsenin özel mülkiyeti olan ya da hiçbir şahsın herhangi bir ayrıcalıkla üzerinde kişisel bir tasarrufta bulunabileceği, hak iddia edebileceği bir yapı değildir. İBŞT, meseleleri yalnızca sanatçı ve memurlarını değil, “önce ve öncelikle” bütün İstanbulluları, bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını aynı ölçüde, aynı derece ve eşitlikte, aynı “sahiplik” hakkıyla ilgilendiren, ilgilendirmesi gereken, çalışanları ve sanatçıları halka karşı sorumluluk taşıyan, “ödenekli” bir kamu kuruluşudur.

“Dışarıdan” bakan biri olarak İBŞT bana, daha bu gerçeği bile idrak etmekten uzak, siyasal iktidarların siyasi müdahalelerini sineye çekmeyi kanıksamış, klikleşmiş (Can Doğan herhalde buna “aile” diyor) birtakım insanların gittikçe ayağa düşürdükleri, küçülttükleri, mirasının yıkılıp yok edilmesine göz yumdukları, liyakatsiz insanların yönetimsel ve sanatsal beceriksizlikleri yüzünden kamuoyu önünde günden güne daha çok yıpranan, küçük düşen bir kurum olarak görünüyor.

“Dışarıdan” bakan biri olarak İBŞT bana, sorunlarını “aile” içinde çözmekten aciz, haklı eleştirilere bile tahammül edilemeyen, tiyatro yönetimini haklı bir biçimde sorgulayan sanatçılara disiplin kuruluyla gözdağı verilen, sorunları “aile” içinde çözülmeye terk edilemeyecek kadar ciddi ve kronikleşmiş; tırnakları, dişleri sökülür gibi “müstakil” Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi yıkılıp yok edilerek durumu iyiden iyiye vahim bir hale gelmiş bir sanat kurumu olarak görünüyor.

Yedi Tepeli Aşk adlı oyunun sansürlenmesiyle ortaya çıkan skandallar zinciri vesilesiyle artık bu manzarayı bütün Türkiye görüyor. Umarım(?) çok çok daha geç olmadan bir an önce Can Doğan’ın “Şehir Tiyatroları ailesi” de görsün.

Devam edelim... Güya abilik taslayarak bana “kardeşim” diye hitap eden Can Doğan, birdenbire, altını çizerek beni mahkemeye vermekle tehdit edecek kadar haddini aşmaktan da çekinmiyor:


Canım kardeşim, sen beni tanımıyorsun, muhtemelen Orhan Alkaya’yı da tanımıyorsun. Ama “bir şekilde” Hülya Karakaş’ı tanıdığın izlenimini edindim. Ben adı geçen iki kişiyi de çok iyi tanıyorum, onlar da beni… Yani netice itibariyle bize’e yabancı olan senin “yalaka” kelimesini fütursuzca kullandığın yazın pek yakışıklı durmuyor ve hakettiğimi düşündüğüm özür gelmezse bu özrü muhtemelen yargı yoluyla istemek zorunda kalacağım.


(Can Doğan, “Can Doğan’dan Feridun Çetinkaya’ya Cevap Yazısı”, Tiyatro Dünyası internet sitesi, 6 Ocak 2009)

Can Doğan’la da Orhan Alkaya’yla da tanışıklığım yok. Ama Can Doğan’ı da, Orhan Alkaya’yı da biliyorum, tanıyorum. Bu isimleri ne kadar tanıyorsam Hülya Karakaş’ı da ancak o kadar biliyor, tanıyorum. Yazımı tamamlayıp bitirdikten sonra disiplin kuruluna verilme tarihini tam olarak öğrenebilmek için sadece bir kez, telefon numarasını İBŞT’den edinerek telefonda konuşmuşluğum vardır, o kadar. Kaldı ki tanısam ne olacak? Yazım ortada. Görüşlerim ortada. Eleştirilerim ortada. Neyi, kimi, neden eleştirdiğim ortada. Kişisel olarak Can Doğan’ı, Orhan Alkaya’yı ya da Hülya Karakaş’ı tanıyıp tanımamam kamuoyunu, yazımın okurlarını niye ilgilendirsin ki? Ben Can Doğan’ın yakından tanıdığı Alkaya’nın dosdoğru adamlığına “şehadet” ettiği gibi, herhangi bir kişinin doğruluğuna, eğriliğine, “şehadet” ediyor ya da edecek değilim ki.

Can Doğan, bana cevap yazısının son bölümünde, kurumdan reji görevi alabilmek için yalakalık yapmadığını kanıtlamaya girişiyor. Buna kanıt olarak da gülünç bir biçimde, İBŞT’ye girdiğinden bu yana her genel sanat yönetmeni devrinde rejisörlük yapmış “tek” kişi olmasını, yani “her devrin adamı” olmasını gösteriyor. Rejisörlük konusunda kendi kendine esip gürlüyor, ahkâm kesiyor. “Her çemberin bir merkezi vardır” türünden analitik yargılarla, “İnsanda yetenek varsa vardır, yoksa da yoktur” gibi acayip cümleler kurarak, yalakalık yapmadan yönetmen olduğunu izah etmeye uğraşıyor... (Demek İBŞT’de böyle cümleler kurabilen insanları rejisör yapıyorlar! Eh, bu durumda, “müstakil” Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’nun yıkılıp yok edilmesini hazırlayan koşulları anlamak zor değil.)


Lâkin adım madem ki bunca hakaretamiz kelimeyle birlikte anıldı madem, buna bir de “megoloman” eklenmesine hiç itiraz etmeden şu kadarını söyleyeyim. 1985 yılında katıldığım Şehir Tiyatrosu’nda bunca zaman zarfında görev yapan bütün Genel Sanat Yönetmenleri döneminde Şehir Tiyatrosu’nda oyun koyan “tek” rejisör olmak sıfatıyla bunun sadece “yakalıkla” mümkün olamayacağı aşikardır. Yasalar, yönetmelikler, polemikler, bir insanı rejisör yapmaz. Bir miktar da yetenek olması icabediyor bizim mesleğimizde… İnsanda yetenek varsa vardır, yoksa da yoktur.


Yetenek yasal bir hak değil, yaradılıştan varolan bir şeyin çalışarak geliştirilmiş halidir.


Yani bir gün küfrettiğine ertesi gün biat edip de “iş” yapan birilerinin hezeyanını ciddiye alacak bir şey yoktur. Ancak iktidara yakın durunca “iş” yapabileceğini çok iyi bilen birilerinin, oyuncağı elinden alınınca ciyaklamasında ciddiye alınacak pek bir şey yoktur … Rica ederim sevgili Feridun Kardeşim siz de bunu ciddiye almayın… Ciddiye alıyorsanız da o kişinin adını “google”a yazıp karşınıza çıkan ve içinde “Norveç” kelimesinin de geçtiği cümleleri iyi sorgulayın…


Yoksa bendinize “yalaka” demeye cür’et ettiğiniz cümleleri iade etmek zorunda kalırım…

Bir önceki yazımda yazdığım üzre eğer Hülya Karakaş Hanımefendi bir açıkoturumda karşıma çıkarsa “Küçük Kemal” mes’elesini soracağım öncelikle. O soruya cevap alabilirsen de konuşma devam edecek… Cevap alamazsam da muhtemelen (mesela) Orhan Alkaya’ya yalakalık yapmak gibi daha önemli bir işim olduğu için bulunduğum ortamı terkedeceğim…


Tetikçisi ve yalakası olduğum Orhan Alkaya da belki aynı soruyla başlamak zorunda olacağını düşünerek karşı tarafın cehaletini yüzüne vurmak istememiştir…



(Can Doğan, “Can Doğan’dan Feridun Çetinkaya’ya Cevap Yazısı”, Tiyatro Dünyası internet sitesi, 6 Ocak 2009)
Görüldüğü üzere bu bölümde Can Doğan bir günde dört mevsim gibi çok farklı tutum değişimleri yaşıyor. Önce kimse sormamışken, “yakalıkla” (her halde “yalakalık” demek istiyor) rejisör olmadığını ispatlama telaşına düşüyor. Ardından “sevgili Feridun Kardeşim” faslına geçip benden Hülya Karakaş’ı ciddiye almamam “rica”sında bulunuyor. Sonra da birdenbire hiddetlenerek sert bir dille cümlelerimi bana iade etmekle tehdit ediyor.

Can Doğan ısrarla bir şeyi görmek, anlamak istemiyor. Üzerinde konuştuğumuz konuda, kendisinin ya da benim Hülya Karakaş’ı ciddiye alıp almamamın hiçbir önemi yok. Ben Hülya Karakaş’ın kamuoyuna mal olmuş eleştirilerini, sorularını önemli buluyor, ciddiye alıyorum. İBŞT yönetiminin bu eleştiri ve sorulara cevap vermek yerine Hülya Karakaş’ı disipline vermesine itiraz ediyor, buna karşı çıkıyorum. Bu açıdan ne Can Doğan’ın ricası, ne “Kemal Küçük” çarpıtması, ne “Google”da arama yapıp Hülya Karakaş hakkında okuyacağım başka herhangi bir şey benim bu konudaki görüşümü değiştirmiyor, değiştirmeyecek.

Anlamakta zorluk çekenler için bir kez daha söyleyeyim: İBŞT yönetimi ceberutluktan vazgeçip, Hülya Karakaş’ı disipline vermeyi bir kenara bırakmalı ve bir tiyatro yönetimine yakışan biçimde kamuoyunun önüne çıkıp Hülya Karakaş’ın “kazık sorularına” adamakıllı, tatmin edici cevaplar vermeli.

Can Doğan, hak etmediği halde disipline verilen meslektaşı Hülya Karakaş’a karşı kaleme aldığı yazısını hiç de şık kaçmayan bir üslupla bitiriyordu. Kendisi de aklının bir köşesini bankamatikteki şifresini saklamak için kullanan Can Doğan’ın yazısına bu sözler hiç yakışmıyor, pek de abes kaçıyordu. Can Doğan’ın yazısındaki o son ifadeleri, benim edep, erkân kültürüme hiç uymayan o son ifadeleri, hiç yorumlamaksızın, bu yazının sonunda yalnızca bir isim düzeltmesiyle, kendisine iade etmek her halde çok daha anlamlı ve uygun düşecek:

“Neticede Sayın Can Doğan Beyefendi söyleyecek bir sözü yoksa en azından sessiz kalabilmeyi becermeyi öğrenebilir… Öğrenmelidir…

Öğrenmemekte de ısrarlı görünüyor… Allah yardımcısı olsun…


Bankamatikteki şifresini unutmasın yeter…”




Feridun Çetinkaya
14 Ocak 2009

4 Ocak 2009

Hülya Karakaş’ın disipline verildiği Şehir Tiyatroları’nda despot zihniyeti “altın dönemini” yaşıyor!


İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları (İBŞT) sanatçısı Hülya Karakaş, 27 Ekim 2008 günü, Tiyatro Dünyası internet sitesinde, “Genel Sanat Yöneticisi Orhan Alkaya'ya Sorularımdır” başlıklı bir yazı yayımlamıştı. İBŞT içinden bir sanatçının sıcağı sıcağına tanıklığını yansıtması bakımından ayrı bir anlam ve değer taşıyan, tarihi bir yazıydı bu.


Hülya Karakaş, o yazıda, Orhan Alkaya’nın genel sanat yönetmenliğine getirilmesiyle birlikte İBŞT’de yaşananlardan yola çıkarak çok haklı sorular soruyor, Alkaya yönetimine zehir zemberek eleştiriler getiriyordu. Karakaş, bu görüşlerini önce Alkaya yönetimine sunduğunu, gördüğü tepki üzerine bunları kamuoyu ile paylaşmaya bir anlamda mecbur kaldığını belirtiyordu.

Karakaş’ın soruları, eleştirileri bu şekilde kamuoyuna mal olmuştu. Ne var ki, en azından tiyatroculara, tiyatroseverlere karşı sorumluluğu gereği bu durumda bir açıklama yapması beklenen İBŞT Genel Sanat Yönetmeni Orhan Alkaya, Karakaş’ın gündeme getirdiği konular hakkında bugüne dek ne bir yanıt verdi, ne de bir açıklamada bulundu.

Alkaya’nın suskunluğu ikinci ayını doldururken, Hülya Karakaş, 30 Aralık 2008 günü, yine Tiyatro Dünyası internet sitesinde, bu kez “Hülya Karakaş’tan Orhan Alkaya’ya Açık Mektup” başlıklı yeni bir yazı yayımladı. Bir anlamda bu işin peşini bırakmayacağını gösteren Karakaş, şimdi de Alkaya’yı kamuoyu önünde konuyu tartışmaya davet ediyor. Alkaya yönetimini teşhir etmesinin ardından disiplin kuruluna verildiğini öğrendiğimiz Karakaş’ın, Alkaya’ya hitaben yazdığı açık mektubu şu sözlerle bitiyor:

“Size bu çağrımı çok özel bir zeminde, kişisel mail adresinize yazarak yapıyorum. Bu talebime en kısa zamanda bir cevap (dilerseniz bir hafta diyelim) vermenizi rica ederek, dilekçelerime vermediğiniz cevaplar gibi eğer cevaplamaz iseniz size yazdığım kişisel maili gerek internet ortamında, gerek basında,gerekse ‘bağlı’ olduğum İstanbul Büyükşehir Belediyesi kurullarına göndereceğimi ve ‘özlük hakları’ mı böylece savunacağımı beyan ediyorum. Böylece tarafıma gönderilen,beni ‘disiplin kurulu’ na taşıyan süreci ‘ispat hakkı’ mı da kullanmış olacağım.


Kolay gelsin…


Hülya Karakaş
21 Aralık, 2008”
Hülya Karakaş, düşünen, sorgulayan uygar bir insan, bir tiyatro sanatçısı, bir vatandaş kimliğiyle, en doğal ve en temel demokratik hakkını kullanıyor; İBŞT’ye zarar verdiğini gördüğü Alkaya yönetimini sorguluyor, eleştiriyor, hesap soruyor. Mensubu olduğu sanat kurumunun yönetimini (bir tür iç denetim, öz denetim görevini de yerine getirerek) uyarma sorumluluğunu gösteriyor. Her uygar ve onurlu insanın yapması gerektiği gibi düşüncelerini özgürce, açıkça ifade etme ve hesap sorma kararlılığını da ısrarla sürdürüyor. Hülya Karakaş’ın örnek gösterilmesi gereken bu tavrını, daha kaliteli, daha verimli bir Türkiye tiyatrosu için çok önemli, çok umut verici bir “çıkış” olarak görüyor ve destekliyorum. Bu konuda Karakaş’ın yalnız bırakılmaması gerektiğini düşünüyorum.

Orhan Alkaya, “Hiçbir siyasinin ve bürokratın sanat kurumuna müdahale hakkı yoktur” diyerek sanat kurumlarını hedef alan siyasi müdahalelere karşı olduğunu açıkça beyan etmiş, demokrat hatta solcu olarak bilinen bir isimdi. Ancak buna rağmen, kendi sözlerini inkâr edercesine, AKP’li İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın antidemokratik siyasi müdahalesine çanak tutarak İBŞT genel sanat yönetmenliği koltuğuna oturmakta hiçbir sakınca görmemişti (Bkz: ...Ama beni iktidar yapan müdahale iyidir). Göreve gelir gelmez de, genel sanat yönetmenliğine getirilmeden önce yıkılmasına kesinlikle karşı çıktığı ve ateşli bir biçimde muhalefet ettiği, “müstakil” Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’nun yıkılıp yok edilmesi kararını kendi elleriyle imzalayarak “müstakil” Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’nun “yok edilmesine” onay veren, uygun diyen Genel Sanat Yönetmeni olarak tarihe geçmekten çekinmemişti. Bu çifte standartlı, ikiyüzlü tavrı, Orhan Alkaya’nın koltuk aşkıyla bulduğu ilk fırsatta siyasi iktidarın dümen suyuna girecek denli ilkesiz, tutarsız ve güvenilmez biri olduğunu, bu anlayışıyla İBŞT’ye bir hayrı olamayacağını daha en başından göstermişti. Alkaya’nın genel sanat yönetmenliği de aslında böylece, vicdan ve akıl sahibi insanların indinde daha ilk günlerinde mahkûm olmuş, meşruiyetini yitirmişti.

Hülya Karakaş’ın sorularını yanıtlamaktan yan çizen, bu eleştiri ve sorulara uygar bir insan, uygar bir tiyatrocu, uygar bir şair gibi ikna edici yanıtlar vermek, açıklamalar getirmek yerine, eleştiriye tahammül göstermeyip burnundan kıl aldırmaz bir diktatör ceberutluğuyla Karakaş’ın görüşlerini ifade etmesini ve kamuoyuyla paylaşmasını “disiplinsizlik” sayarak “disiplin kurulu”nu harekete geçiren Orhan Alkaya yönetiminin çirkin yüzü artık herkes tarafından açıkça görülmüştür, umarım.

Umarım diyorum, ama biliyorum ki ne kadar iyimser olsam da ummak tek başına bir işe yaramıyor, safça bir temenni olmanın ötesine geçemiyor. İktidar yalakalığı, eş dost, ahbap çavuş dayanışması gereği, hakikati, gerçeği, görmekten kaçınanlar, işine gelmeyen hakikati görmek istemeyenler her devirde çıkabiliyor.

Yukarıda sözünü ettiğimiz gerçekler ortadayken, Alkaya bile kamuoyunun önüne çıkıp kendisine yönelik eleştirilere ve uygulamaları hakkındaki sorulara yanıt veremezken, hâlâ birtakım “Alkaya’dan çok Alkayacılar” ortaya çıkıp, hiç utanıp sıkılmadan Alkaya’nın dosdoğru bir adam olduğuna “şehadet” edebileceğini duyurma gereği hissedebiliyor; daha da korkuncu, akıllara ziyan bir biçimde Alkaya dönemini 100 yıllık İBŞT tarihinin “altın dönemi” olarak tanımlayacak kadar ölçüyü kaçırabiliyorlar.

İşte, İBŞT sanatçısı Can Doğan! “Tanrı Şehir Tiyatrosu'nu 90'lı Yılların -Ruh-suzluğundan Korusun” başlıklı bir yazı kaleme alarak Alkaya hakkındaki iddialara ve Karakaş’ın Alkaya’ya yaptığı çağrıya cevap vermeyi kendisine görev biliyor. Hiçbir inandırıcı gerekçe göstermeden, Orhan Alkaya’nın “dosdoğru bir adam olduğuna şehadet edebileceğini” ilan ediyor. İyi ama böyle bir “şehadet” Genel Sanat Yönetmeni Orhan Alkaya’nın yukarıda bir bir saydığımız, “muhalefette insan, iktidarda kurt” misali çifte standartlı, ilkesiz ve tutarsız davranışlarını makul karşılamamızı ya da mazur görmemizi gerektiriyor mu? Hülya Karakaş’ın henüz yanıtlanamamış ciddi eleştiri ve sorularını geçersiz kılıyor mu? O soruları ikna edici bir biçimde yanıtlanmış saymamızı sağlıyor mu? Tabii ki, hayır. Sayın Can Doğan’ın şıracının şahidi bozacı misali gülünç “şehadeti” ancak ve ancak kendisini bağlar, onun Alkaya’ya duyduğu sevgiyi ve sadakatinin aşırılığını gösterir o kadar. Ne Alkaya'ya yöneltilen eleştiri ve soruların gereksiz ya da anlamsız olduğunu gösterir ne de Alkaya’yı kamuoyunun gözünde temize çıkarmaya yeter.

Bir başka
Alkaya’dan çok Alkayacı tavır da, Türkiye Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB) Başkanı tiyatro eleştirmeni Sayın Üstün Akmen’den geldi. Özellikle son dönemdeki iki yazısında Sayın Akmen, Hülya Karakaş’a yanıt verircesine, adeta ona nispet yaparcasına, hakkındaki ciddi sorular ve eleştirilere hiçbir yanıt veremeyen, üstüne üstlük Karakaş’ı despotça bir karar vererek disiplin kuruluyla hizaya sokmaya çalışan Alkaya’yı allayıp pullayıp bize yutturmaya çalışıyor. Sayın Akmen, Orhan Alkaya hakkındaki ciddi eleştirileri ve iddiaları görmezden gelerek, İBŞT’deki Alkaya dönemini, 100 yıllık İBŞT tarihinin “altın dönemi” olarak nitelendirmekte hiçbir sakınca görmüyor. 14 Aralık 2008 günü Tiyatro Dünyası adlı sitede okuduğumuz “Orhan Alkaya, İBŞT'de gene bir ilke imza atmış: Canavar Sofrası” başlıklı yazısında hiçbir nesnel dayanak göstermeden, (iktidar koltuğuna oturmak uğruna ömrü boyunca savunduğu tüm ilkeleri çiğnemekten kaçınmadığı için hali hazırda lekeli ve hakkındaki ciddi soruları yanıtlamaktan kaçındığı için halihazırda şaibeli durumda olan) dostu Alkaya’nın dönemi için bakın nasıl fütursuzca övgüler diziyor:

“İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları (İBŞT) Genel Sanat Yönetmeni Orhan Alkaya, göreve gelişinden bu yana aldığı olumlu kararlar, ileriye dönük attığı yerinde adımlarla kamuoyunun ilgisini çekmeye devam etmekte. İstanbul kentinin yüzyıla yakın mazisi olan tiyatrosu, hiç abartmadan köpürtmeden söylüyorum, Orhan Alkaya döneminde altın dönemini yaşıyor.”
Ne tesadüftür ki Akmen, yaklaşık bir hafta sonra, yine Tiyatro Dünyası internet sitesinde okuduğumuz 27 Aralık 2008 tarihli, “İBŞT'nde Hareketli Öykü (Okuma) Tiyatrosu: Yedi Tepeli Aşk” başlıklı yazısında yine ölçüsüz ve gereksiz bir biçimde Alkaya’ya iltifat etmeyi ihmal etmiyor:

“Tiyatro eleştirmenleri olarak kimi yapımlarını eleştirsek de, ülkemizin en eski sanat kurumu İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın, Genel Sanat yönetmeni Orhan Alkaya yönetiminde bu sezon ufkunu alabildiğine genişlettiğini yadsıyamayız. Alkaya, belki de İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları tarihinde ilk kez repertuvarı sorguluyor; sahneleme biçimlerini, biçemlerini, farklı oyunculukları öne çıkarmaya çalışıyor. Başarıyor da…”
Bir kere, Orhan Alkaya, İBŞT genel sanat yönetmeni olarak bugüne dek hangi olumlu kararlar, ileriye dönük atılan hangi olumlu adımlarla kamuoyunun ilgisini çekmiştir ki, çekmeye “devam etmekte”dir? Sayın Akmen, yoksa herkesi kör kendisini şaşı mı sanıyor? Bizim bildiğimiz, gördüğümüz, Alkaya yönetiminin göreve geldiğinden bu yana kamuoyunun gündemine sürekli İBŞT’yi küçük düşüren, utanç verici konularla, eleştirilerle geldiğidir: Orhan Alkaya’nın antidemokratik siyasi bir müdahaleyle genel sanat yönetmenliği koltuğuna oturtulması, ihaleyle sanatçı alımı, “müstakil” Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’nun yıkılıp yok edilmesi, tiyatro sanatçısı Hülya Karakaş’ın en demokratik hakkını kullanıp tiyatro yönetimini eleştirdiği için disiplin kuruluna verilmesi, “Balıkesir Muhallebicisi” özür skandalı örneklerindeki gibi...

Tüm bu gerçekler ve Hülya Karakaş’ın cevap bekleyen “kazık soruları” ortada öylece dururken, TEB Başkanı Üstün Akmen’in, kamuoyunun gözünün içine baka baka, daha bir tiyatro sezonunu bile tamamlamamış Orhan Alkaya dönemini, hiçbir nesnel dayanak göstermeden, 100 yıla yaklaşan köklü bir tarihe sahip İBŞT’nin “altın dönemi” olarak kutsamasına ne demeli acaba? (Bu mesnetsiz övgüye, “hakikati manipule ederek, tarihsel gerçekleri çarpıtarak tiyatromuzu mahveden ahbap çavuş dayanışmasının, sen ben bizim oğlancılığın ulaştığı arsızlık boyutunun en çarpıcı göstergelerinden biri” demek haksızlık mı olur acaba?) Orhan Alkaya, genel sanat yönetmenliğine getirildiğinden bu yana 100 yıldır yapılmayan ne yapmıştır da, 100 yıldır alınmayan, alınamayan hangi kararı almıştır da bu kısacık dönem, birdenbire 100 yıllık İBŞT’nin “altın dönemi”ni yaşadığı bir süreç olarak adlandırılmayı hak etmiştir? “Türkiye Tiyatro Eleştirmenleri Birliği” gibi ciddi olduğu izlenimi yaratan bir isme sahip, peşin peşin ciddiyet, bilimsellik ve nesnellik atfedilen bir kurumun başkanlığını yapan Sayın Akmen’in gerçeklerle çelişen, tarihsel gerçekleri tahrif eden bu çok iddialı iddiasını kanıtlaması, en azından nesnel dayanaklarını ortaya koyması gerekmez mi? Unutulmamalıdır ki, her yazı bir bakıma tarihe tanıklık etmektedir ve bugün bizim, İBŞT’deki Orhan Alkaya dönemini, bundan 10 yıl sonra, zamanın TEB Başkanı Üstün Akmen’in yazısındaki “altın dönem” tanımına itibar ederek anlamaya, bilmeye çalışacakların aldatılmasına karşı çıkmak gibi tarihsel bir sorumluluğumuz vardır.

Ayrıca, eğer Sayın Akmen, tiyatro sanatçısı Hülya Karakaş’ın sırf düşüncelerini ifade ettiği için Alkaya yönetimince disiplin kuruluna verildiğini bile bile, bu bilgiye vakıf olarak, 100 yıllık Şehir Tiyatroları’nın Orhan Alkaya yönetiminde “altın dönem”ini yaşadığını ilan ettiyse bu Türkiye’deki tiyatro eleştirmenliği açısından da, Tiyatro Eleştirmenleri Birliği açısından da çok sıkıntı verici bir durumdur. Yok eğer Sayın Akmen bu “altın dönem” nitelendirmesini, Hülya Karakaş’ın disiplin kuruluna verildiğini dahi bilmeyecek kadar İBŞT’de olup bitenlerden habersiz bir durumda ezbere yapmışsa, bu da ortada aynı derecede sıkıntılı bir durum olduğunu gösterir.

Hülya Karakaş, bugün İBŞT çatısı altındaki her onurlu insanın vermesi gereken bir mücadeleyi tek başına yüreklice vermeye çalışıyor. Aklı başında her insanın, en azından “ifade özgürlüğü” temelinde Karakaş’ın bu mücadelesine arka çıkması, destek vermesi gerekirken, hâlâ, Karakaş’ın eleştirilerine dahi tahammül gösteremeyip onu disiplin kuruluna gönderen Alkaya’nın “dosdoğru bir adam olduğuna şehadet edilebileceğini” duyurma telaşında olanların, hâlâ satır aralarına kurnazca sıkıştırılmış abartılı övgülerle bu “disiplinci” dönemi İBŞT’nin “altın dönemi” diye överek antidemokratik zihniyeti bir anlamda ödüllendirmeye çalışanların çıkması, Karakaş’ın yazılarıyla dikkat çekmeye çalıştığı berbat manzaranın vahametini ne yazık ki doğrulamakta hatta daha da artırmaktadır.