26 Mart 2008

...Ama beni iktidar yapan müdahale iyidir





“Ödenekli kurumların siyasi bürokrasi
tarafından yönlendirilmeye çalışılması
çok acı olduğu kadar çok komik
sonuçlara yol açıyor. Devlet Tiyatroları'nda
yaşanan atama süreci aynı zamanda
son derece komik bir görünüm arz ediyor
Hiçbir siyasinin ve bürokratın
sanat kurumuna müdahale hakkı yoktur.”

ORHAN ALKAYA

(“Sanatçılar Atamaya Tepkili!
Gül Kireklo’nun Haberi, Akşam Gazetesi, 27 Ağustos 2005
http://www.aksam.com.tr/haber.asp?a=2341,3&tarih=27.08.2005)


Tiyatromuzda ne zaman ciddi bir sorun yaşansa, tiyatrocular hemen siyasileri, bürokratları, ya da bilemediniz, eğitim sistemini günah keçisi ilan edip işin içinden sıyrılırlar. Tiyatrodaki kötü gidişatın, sıkıntıların nedenlerini hep tiyatro dışında arar, kendilerine toz kondurmazlar. Ama tiyatronun karakterini, niteliğini esas olarak nasıl tiyatrocular, onların tercihleri ve yaklaşımları belirliyorsa; aynı şekilde, tiyatroda yaşanan sıkıntılarda, sorunlarda tiyatrocuların da büyük bir “payı” ve sorumluluğu olduğu bir gerçektir. Bizzat tiyatrocular, onların tutum ve yaklaşımları da tiyatroya zarar verebilir, veriyor da. Tiyatro yazarı ve eleştirmeni Coşkun Büktel’in Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları (Dramatik Yayınlar, 1998) isimli kitabı, bu konuda kanıtlı ispatlı onlarca örnekle doludur. Yaklaşmakta olan 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü münasebetiyle ben de tiyatromuza bu açıdan bir ayna tutmayı gerekli görüyorum. Tiyatrocuların, yeri geldiğinde tiyatroya nasıl zarar verebildiklerini, siyasilerin tiyatroya haksız müdahalelerine menfaatleri gereği nasıl çanak tuttuklarını somut bir örnekle göstermek istiyorum.

Bilindiği gibi, Adalet ve Kalkınma Partili (AKP) İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş, 7 Ocak 2008 günü, İBŞT Genel Sanat Yönetmeni Nurullah Tuncer’i (ikinci kez) hiçbir gerekçe göstermeden görevden aldı. Yerine de şair, tiyatrocu, Birgün gazetesi yazarı Orhan Alkaya’yı atadı.

Belediye Başkanı Topbaş, Genel Sanat Yönetmeni Tuncer’i benzer bir şekilde daha önce de görevden almıştı. Tuncer, haksız ve hukuksuz olduğu gerekçesiyle bu görevden almaya itiraz etmiş, bir dava açmıştı. Sonrasında da Tuncer davayı kazanarak mahkeme kararıyla görevine geri dönmüştü. Tuncer, şimdi ikinci kez, üstelik bu sefer ortada bir de hukuk kararı varken, yine hiçbir gerekçe gösterilmeksizin görevinden alındı. Bu, Tuncer’in şahsında esas olarak tiyatroyu hedef alan, haksız, hukuksuz yeni bir siyasi müdahaledir. Aynı zamanda, Orhan Alkaya’nın deyişiyle “siyasi bürokrasi”nin, hukuk kararlarına da bir meydan okumasıdır.

Orhan Alkaya, 2,5 yıl önce, Devlet Tiyatroları (DT) Genel Müdürü Lemi Bilgin’in görevden alınmasına, “Hiçbir siyasinin ve bürokratın sanat kurumuna müdahale hakkı yoktur” diyerek karşı çıkmış bir tiyatrocuyudu. Ama, İBŞT Genel Sanat Yönetmeni Tuncer’in görevine haksız bir siyasi müdahaleyle son verilip yerine Alkaya’nın getirilmesi söz konusu olunca, aynı Alkaya, o iddialı beyanatıyla tamamen çelişen bir tutum takındı. Belediye Başkanı Topbaş’ın bir sanat kurumu olan İBŞT’ye yönelik “haksız” müdahalesine itiraz etmedi, karşı çıkmadı. Alkaya, sırtını bu haksız müdahaleye dayayarak genel sanat yönetmenliği koltuğuna oturmakta da bir sakınca görmedi. Hatta, AKP’li Topbaş’ın bir parmak şıklatmasıyla Tuncer’i sorgusuz sualsiz alaşağı edip, kendisini (Alkaya’yı) genel sanat yönetmenliği koltuğuna oturtmasını öyle benimsedi ki, bu müdahaleyi şu sözleriyle savunmaya, mazur göstermeye bile kalkıştı:

“...Nurullah Tuncer hangi gerekçeyle alındı?' diye bir soru sormuyorum. Çünkü Nurullah'ın görevden alınması değil görevin bana verilmesi söz konusu olan. Bu son derece doğal bir genel sanat yönetmeni değişimi. Dünyanın her yerinde birisinin başarısızlığından ötürü görevden alınması değil birisinin projesiyle birlikte göreve gelmesidir esas olan.”
(Orhan Alkaya, “Alkaya Memnun: Projelerim Onay Görmüş”, Efnan Atmaca ile Röportaj, Radikal Gazetesi,10 Ocak 2008)

Alkaya’nın bu savunmasında ileri sürdüğü mazeretler, Süleyman Demirel’in “Türkiye’de üs yoktur. Tesis vardır”, “Ege bir Yunan gölü değildir, Ege bir Türk gölü de değildir, binaenaleyh Ege bir göl değildir” türü efsaneleşmiş laf cambazlıklarına ne kadar benziyor değil mi? Alkaya, “...Nurullah'ın görevden alınması değil görevin bana verilmesi söz konusu...” diyor. Oysa herkes biliyor ki, Nurullah Tuncer istifa etmedi. Görevinden kendi isteği ya da rızasıyla da ayrılmadı. Tuncer’in genel sanat yönetmenliğine “son verildi”. Üstelik Tuncer, haksız ve hukuksuz bir şekilde “görevden alındığı” gerekçesiyle bir dava bile açtı. Alkaya’nın bütün bu gerçeklere rağmen hâlâ Tuncer’in görevden alınmadığını iddia etmesi, Demirel’in askeri üsleri “tesis” diye yutturmaya kalkmasından hiç de farklı değil. Adının değiştirilip “tesis” diye takdim edilmesi nasıl askeri üsleri meşrulaştırmıyor, masumlaştırmıyor, onların askeri üs niteliğini ortadan kaldırmıyorsa, Alkaya’nın yaptığı sözcük oyunları da, Tuncer’in “hiçbir gerekçe gösterilmeden görevden alındığı” gerçeğini ortadan kaldırmıyor, hakikati değiştirmiyor.

2,5 yıl önce, “hiçbir” istisna gözetmeden, “Hiçbir siyasinin ve bürokratın sanat kurumuna müdahale hakkı yoktur” diyen Alkaya, bugün Belediye Başkanı’nın bir sanat kurumuna yönelik antidemokratik müdahalesini “...son derece doğal bir genel sanat yönetmeni değişimi” olarak tanımlıyor. Basbayağı, selefi Tuncer’in görevine sezon ortasında, gerekçesiz, sorgusuz sualsiz son verilmesini sağduyuya, akla ve mantığa uygun bulduğunu, bunda bir yanlışlık, bir “anormallik” görmediğini söylüyor.

Alkaya, “Dünyanın her yerinde birisinin başarısızlığından ötürü görevden alınması değil birisinin projesiyle birlikte göreve gelmesidir esas olan” ifadesiyle de, Tuncer’e yapılan haksızlığa göz ardı edilebilir bir teferruat muamelesi yapıyor. Tuncer’in adaletsiz bir biçimde görevden alınmasını boşverin, benim göreve gelmemdir esas olan, diyor bir anlamda. Alkaya, bir belediye başkanının hiçbir gerekçe göstermeden, bir tiyatro genel sanat yönetmenini sezon ortasında, durduk yerde görevden almasına “Dünyanın her yerinde” ne dendiğinden ise hiç bahsetmiyor. Sırf Alkaya, Tuncer’in haksız bir şekilde görevden alınmasına karşı çıkmak “Dünyanın her yerinde” esastır demiyor diye, Tuncer’e reva görülen muamele yok sayılıp görmezden gelinebilir mi?

Bu yazının girişine epigraf olarak koyduğumuz demecinde Alkaya, ödenekli tiyatroların siyasi bürokrasi tarafından “yönlendirilmeye çalışılmasının” bile çok acı, çok komik olduğunu söylemiyor mu? Söylüyor. Ama, yine aynı Alkaya, o sözleri söylemesine vesile olan müdahaleden çok daha acı, çok daha komik, çok daha vahim bir siyasi müdahaleyi (Belediye başkanının Alkaya’yı iktidar yaptığı müdahaleyi) sadece “bir projenin yerine başka bir projenin tercih edilmesi” olarak savunup meşru göstermeye çalışıyor mu? Çalışıyor. Alkaya’nın dün söyledikleriyle bugün yaptıkları çelişiyor. Bugün söyledikleri de gerçeklerle bağdaşmıyor. Alkaya açık açık çifte standartlı davranıyor, bu tavrıyla benzer müdahalelere çanak tutuyor. Yarın Kültür Bakanı’nın da DT Genel Müdürü Lemi Bilgin’i hiçbir gerekçe göstermeden görevden alabilmesine, sadece “Birinin projesiyle göreve gelmesidir esas olan” diyerek yerine Mine Acar’ı atamasına meşruiyet kazandırıyor, davetiye çıkarıyor. Teşbihte hata olmaz, Alkaya kendimi savunayım derken, hırsıza yol gösteriyor.

Tabii, yalnızca Alkaya değil, tiyatro çevresi ve kamuoyu da genel olarak bu haksız müdahaleye gereken tepkiyi göstermedi. Daha önce benzer durumlarda, benzer müdahalelere (Örneğin, İzmit Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nda Yücel Erten’in istifaya zorlanmasına, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Lemi Bilgin’in hakkındaki soruşturmalar gerekçe gösterilerek görevden alınmasına, özellikle de AKP’li siyasilerin müdahalelerine) karşı çıkan, protestolar düzenleyerek, bildiriler yayınlayarak siyasilerden hesap soran tiyatrocular ve meslek örgütleri (İstanbul Şehir Tiyatroları Sanatçıları Derneği “İŞTİSAN”, Tiyatro Eleştirmenleri Birliği “TEB”, Devlet Tiyatroları Opera ve Balesi Çalışanları Vakfı “TOBAV”, Tiyatro Oyuncuları Derneği “TODER”, Özerk Sanat Konseyi vb.) çifte standartlı bir tutum takındı. Belediye Başkanı Topbaş’ın müdahalesini, Tuncer’in haksız bir biçimde görevden alınmasını umursamadılar. Belki de, kimi icraatları ve seçimleri eleştirilen ve Erten ile Bilgin’e nispeten harcanabilir görülen bir ismin (Nurullah Tuncer’in) görevden alınması, yerine de tiyatrocuların sempati duyduğu, aktif bir solcu muhalif imajı çizen daha medyatik birinin (Orhan Alkaya’nın) atanması söz konusu olduğu için, Tuncer-Alkaya değişikliğini zımnen hoş karşıladılar. Oysaki, görünüşte Alkaya’yı iktidara getiren bu müdahale de, esas itibariyle Topbaş’ın İBŞT üzerindeki keyfi vesayetinin yeni bir tecellisinden, siyasi bürokrasinin tiyatro üzerindeki antidemokratik iktidarının perçinlenmesinden başka bir şey değildi. Sadece tiyatro yazarı ve eleştirmeni Coşkun Büktel (coskunbuktel.com) tiyatrocu Hilmi Bulunmaz (tiyatroyun.com), tiyatro sitesi editörleri A. Ertuğrul Timur (tiyatrom.com), Yaşam Kaya (tiyatronline.com) ve tiyatro oyuncusu Orhan Aydın (tiyatrom.com) bu değişikliği gündemine alıp eleştirdi.

Tuncer-Alkaya değişikliğinin gerek zamanlaması, usulü ve yöntemi bakımından, gerekse hukuki, insani, ahlaki yönden “siyasi bürokrasi”nin kabul edilemez bir müdahalesi olduğu apaçık ortadaydı. Buna rağmen Alkaya da, genel olarak tiyatrocular ve meslek örgütleri de, bu müdahale karşısında çifte standartlı davranarak, siyasilerin tiyatroya yönelik benzer gayrimeşru müdahalelerine kapı açtılar. Bu ilkesiz ve tutarsız yaklaşımlarıya esas olarak tiyatroya zarar vermiş oldular.

Aslında, tiyatro yazarı Coşkun Büktel de, bundan tam 11 yıl önce, benzer bir çifte standarda dikkat çekmiş, bu çifte standardı eleştirerek yol açabileceği sakıncalar konusunda önemli uyarılarda bulunmuştu. Bugün benzer bir çifte standarttan söz ettiğimize göre, Büktel’in uyarılarına kimsenin kulak asmadığı anlaşılıyor. O gün yaşananlar, bugün tanıklık ettiğimiz durumla büyük bir benzerlik gösteriyor: Dönemin sosyal demokrat Kültür Bakanı Fikri Sağlar, (tıpkı AKP’li Topbaş gibi) dönemin Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Bozkurt Kuruç’u (tıpkı Tuncer’e yapıldığı gibi) haksız bir müdahaleyle görevden alıyor. Kuruç, bu karara itiraz edip dava açıyor. Danıştay da, Kuruç’un göreve iadesi yönünde bir karar alıyor. Ama Bakan Sağlar, ortada Danıştay kararı da olmasına rağmen yeni bir haksız müdahaleyle, bu kez Kuruç’u “geçici görevle” Antalya’ya göndererek, bir kez daha genel müdürlükten uzaklaştırıyor ve genel müdürlük koltuğuna tiyatro yönetmeni Yücel Erten’i oturtuyor. Bu tür hukuksuzluklara karşı olmasıyla tanına Erten de (tıpkı Alkaya gibi) kendisini iktidar yapan bu hukuksuzluğa karşı çıkmak yerine, bu hukuksuzluktan faydalanarak genel müdürlük koltuğuna oturmakta bir sakınca görmüyor. Bütün bunlara tanıklık eden Büktel, ta 11 yıl önce, siyasilerin haksız müdahalelerine çanak tutan bu çifte standardı öyle ibret verici, isabetli ve kapsayıcı bir biçimde değerlendiriyor ki, bir bakıma daha fazla bir şey söylemeye de hacet bırakmıyor:

“Bugüne dek, Danıştay kararlarını hep sağcılar uygulamaz ve bu yüzden hep solcular sağcıları eleştirirdi. Şimdi danıştay kararlarını solcular uygulamıyor ve eskiden bu durumu eleştirenlerin gıkı çıkmıyor. (...) Çifte standart solun ya da sosyal demokrasinin özelliği haline getiriliyor. Sol’a mal ediliyor. Sosyal Demokratlar, sosyal demokrasinin demokrat niteliğini yitirmesindeki tehlikeyi bugün bile görmüyorlar. Kısa vadeli bireysel ve partizan menfaatler uğruna hukukun üstünlüğü ilkesini ayaklar altına almanın, örneğin danıştay kararlarını uygulamama yolunu açmanın, uzun vadede ülkeyi nasıl bir kaosa götüreceğine aldırmıyorlar. Yarın gelecek sağ hükümetlerin Danıştay kararlarını uygulamayarak daha da tehlikeli süreçler başlatabileceğini düşünmüyorlar. Sosyal demokratların bugünkü hukuk tanımaz tutumları yüzünden yarın o tehlikeli süreçleri başlatacak sağ hükümetleri eleştiremeyeceği —eleştirme hakkını kaybedeceği— kimsenin aklına gelmiyor.”

(Coşkun Büktel, “Sanata Evet Diyen Vandallar”, Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları, s. 318, Dramatik Yayınlar, 1998)

Feridun Çetinkaya
20 Mart 2008


Not:

BirGün ve Taraf gazeteleri bu yazıyı yayımlamayı reddetmiştir.
İBŞT Genel Sanat Yönetmeni Nurullah Tuncer’in haksız bir siyasi müdahaleyle görevinden alınıp yerine (aynı zamanda Birgün gazetesi yazarı olan) Orhan Alkaya’nın atanmasını okurlarına “Şehre Orhan Alkaya geldi, gülümse…” başlıklı bir haberle sevinç içinde duyuran BirGün gazetesi yetkilileri, Yazı İşleri Müdürü Ahmet Tulgar ve Kültür Sanat Editörü Ulaş Gürpınar; yazarları Alkaya’yı genel sanat yönetmenliği koltuğuna çifte standartlı bir yaklaşım benimseyerek oturduğu için eleştiren bu haklı ve önemli yazıyı yayımlamayı reddetmiştir. BirGün yetkilileri, önce yazının uzunluğunu mazeret göstermiş ve bu yazıyı %70 kısaltılması koşuluyla yayımlayabileceklerini belirtmişlerdir. Kendilerine yazımın, iki ya da üç bölüm halinde yayımlanmasını kabul edebileceğimi söylediğimde, bu teklifim "kesinlikle öyle şey olmaz" biçiminde bir cevapla reddedilmiştir. Okurlarına en azından ana fikriyle ulaşsın düşüncesiyle, hakikatten yana, haklı ve önemli bu yazımı yarı yarıya kısaltmayı da sineye çekerek, kısa bir versiyonunu hazırlayıp BirGün gazetesine yeniden gönderdiğimde ise, bu kez karşıma birdenbire yepyeni bir “ret gerekçesi” çıkarılmıştır: “BirGün gazetesinin Kültür Sanat sayfalarında, kadrolu ve anlaşmalı olmayan yazarların, eleştirmenlerin yazıları yayımlanmaz” denilerek, bu yazının kısaltılmış biçimiyle de olsa BirGün gazetesi Kültür Sanat sayfasında yayımlanmayacağı tarafıma açıkça beyan edilmiştir. Oysaki sadece BirGün gazetesi internet sitesindeki Yazarlar bölümündeki TİYATRO KONUK YAZAR kategorisi bile gösterilen gerekçenin sadece sudan bir bahane olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Ama yazımı aldıktan sonra, nezaketen de olsa herhangi bir yanıt verme gereği duymayarak ve telefonlarıma çıkmaktan kaçınarak, Taraf gazetesinin de aslında hakikatten yana değil, çifte standarttan yana olduğunu açıkça göstermiştir.

Bu yazıyı BirGün ve Taraf gazetelerinde yayımlatmaya çabalarken yaşadıklarımı başlı başına ayrı bir yazıda anlatacağım ve değerlendireceğim. (FÇ)