10 Mart 2006

“Mustafa Demirkanlı ‘ilkel ve iğrenç’ olmaya devam ediyor!”

“Feridun Çetinkaya ve Coşkun Büktel
yanıt haklarını kullanmak isterlerse, şunu
bilmeliler ki başvuracakları yer İstanbul
Mahkemeleri’dir. Tekzip kararını getirirler
ve yanıt hakları sayfalarımızda yer alır.
Biz, Tiyatro... Tiyatro... Dergisi olarak,
“ilkel ve iğrenç” olmaya devam ediyoruz.”

Mustafa Demirkanlı

(Kırk Yılda Bir / Feridun Çetinkaya ve
Kitap Tanıtım (!) Yazısı Üzerine, Tiyatro… Tiyatro… Dergisi,
Mayıs-Haziran 2002, Sayı 121-122, s. 58)


Tiyatro… Tiyatro… dergisinin sahibi Mustafa Demirkanlı, “Coşkun Büktel’in doğruları ve yanılmaları/ yalanları…/”[1] başlıklı yazısında, hakkımda, hiçbir dayanağı olmayan iddialar ortaya atmış ve çirkin iftiralarda bulunmuş.

Demirkanlı’nın o yazısındaki suçlamaların tümünü reddediyorum ve hakkımda ileri sürdüğü iddiaları yalanlıyorum.

O yazıda tırnak içine alınarak benim ağzımdan çıkmış ve sadece aktarılıyormuş gibi sunulan ifadelerin hiçbiri bana ait değildir. Demirkanlı’yla aramızda, bırakın kelimesi kelimesine aynı olmayı, hiçbir şekilde, o cümlelerdekine benzer anlama gelebilecek türden bir diyalog dahi geçmemiştir.

Kişiliğime yönelik bu haksız saldırı karşısında, yukarıdaki açıklamalarımı okurların dikkatine sunuyorum.

Demirkanlı’nın o yazısıyla ilgili söyleyeceklerim elbette bu kadarla sınırlı değil.

İddialarındaki tutarsızlıkları ve yaptığı haksızlıkları sergileyerek, artık kendisi Türkiye tiyatrosunun en önemli sorunlarından biri haline gelmiş olan Mustafa Demirkanlı’nın gerçek yüzünü okurlara göstermeyi de bir görev biliyorum.

Demirkanlı’nın sahibi olduğu Tiyatro… Tiyatro… dergisi, yayımlandığı günden beri, Türkiye tiyatrosunu iflas noktasına getiren anlayışın adeta sözcülüğünü yapmış, bayraktarlığını üstlenmiştir. Demirkanlı, bu on beş yıl boyunca tiyatronun gerçeklerine ve doğrularına göre değil, kendi çıkarları, menfaatleri doğrultusunda taraflı ve önyargılı bir yayıncılık yapmıştır. Bu yüzden de Tiyatro… Tiyatro… dergisi ülkemiz tiyatrosunun gerçeklerini ortaya koyan bir yayın olmayı başaramamış, tam tersine bu gerçekleri örtbas eden, maskeleyen bir araç haline gelmiştir.

Bu süreçte, tiyatromuzla ilgili önemli görüşler ortaya koyan, emek ürünü yazılar, kitaplar yayımlayan tiyatro yazarı ve eleştirmeni Coşkun Büktel her türlü “ilkel ve iğrenç” yöntem meşru sayılarak sansürlenip susturulmaya çalışılmış; Mustafa Demirkanlı gibi tiyatro ile hiçbir ilgisi olmayan ve menfaatleri söz konusu olduğunda yalan söylemekten, kara çalmaktan ve sansür uygulamaktan çekinmeyen insanlar da Türk tiyatrosunda söz sahibi olmuştur.

Bu açıdan bakıldığında, konunun kişisel olmadığı, bu yazımın aslında Demirkanlı’nın kişiliğinde, tiyatromuza hâkim olan “sığ zihniyeti” teşhir ettiği görülecektir.

***

Demirkanlı’nın gerçek yüzünü gösteren olaylar dört yıl öncesine dayanıyor. Önce bu olayları kısaca hatırlayalım.

Tiyatro… Tiyatro… dergisinin Mart-Nisan 2002 tarihli sayısında, “Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisi’ne Karşı”[2] başlığıyla bir yazım yayımlanmıştı.

O yazımın yayımlanmasının hemen ardından, Demirkanlı, yazımı yayımladığı için aldığı tepkileri savuşturabilmek amacıyla, görüşlerimi değil de doğrudan kişiliğimi hedef alan iftiralarla dolu, “Feridun Çetinkaya ve Kitap Tanıtım (!) Yazısı Üzerine”[3] başlıklı kirli bir yazı kaleme almıştı. Aynı yazısında, ağır suçlamaları karşısında bana kendimi savunma hakkı tanımayacağını da peşin peşin ilan etmişti. Daha ne yazacağımı, nasıl bir cevap vereceğimi bile bilmeden, alaycı bir üslupla, yanıt hakkımı kullanabilmem için İstanbul mahkemelerine başvurup tekzip kararı çıkartmamı şart koşmuştu.

Bir utanç vesilesi olan böyle bir şartı asla “tanımadığım” için, haksızlığı böylesine açık bir sansür dayatması karşısında mahkemeye gitmeyi zül saymıştım. Yanıt hakkım saklı kalmak kaydıyla, Demirkanlı’nın, yaptığı çirkinlikle övündüğü “Biz, Tiyatro... Tiyatro... Dergisi olarak, ‘ilkel ve iğrenç’ olmaya devam ediyoruz” ifadesiyle konunun noktalanmasını uygun görmüştüm.

Aradan dört yıl geçti…

Coşkun Büktel, geçtiğimiz günlerde “Kocatürk’e İkinci Cevap: Asıl Savaş Yaratıcılarla Vandallar Arasında!”[4] başlıklı yazısında, geçmişte Demirkanlı’yı da antidemokratik ve sansürcü olmakla suçladığını ve bunu Yom Sanat dergisinde yayımlanan “Nâzım Hikmet Tiyatrosu ve ‘Üç Maymun’ Tavrı”[5] başlıklı yazısında açıkça ispatladığını hatırlatarak bu olaya atıfta bulununca, bir anlamda konu yeniden açılmış oldu.

Büktel, dipnotunda, o günlerde yaşananları şöyle özetlemişti:

“(*) Tiyatro Tiyatro dergisinde daha önceleri de yazıları çıkmış olan tiyatro yazarı Feridun Çetinkaya, “Coşkun Büktel Tiyatro Oligarşisine Karşı” adlı bir yazı yazmış ve Tiyatro Tiyatro dergisine götürmüştü. Feridun Çetinkaya, dergiye daha önce de yazılarıyla katkıda bulunmuş bir yazar olduğu için; yazıyı yayınlamak istemeyen dergi sahibi Mustafa Demirkanlı’nın sansürcü tavrına karşı inatla direnebilmiş ve Demirkanlı’yı sansürden caydırarak, Büktel’in mücadelesini anlatan yazısını dergide yayınlatmayı başarmıştı.

Ama Çetinkaya’nın “Coşkun Büktel Tiyatro Oligarşisine Karşı” başlıklı yazısı (Tiyatro Tiyatro, Mart-Nisan 2002. Sayfa 52.) dergide yayınlandığında; Demirkanlı, aldığı tepkiler yüzünden yazıyı sansür etmediğine bin pişman olmuştu. Hemen ertesi sayıda bir pişmanlık yazısı yazarak, aldığı tepkileri anlattı. Demirkanlı, tepki verenleri memnun etmek için; dergi sahibi olmanın avantajını düşünülebilecek en ‘ilkel ve iğrenç’ biçimde kötüye kullanarak ve her medeni ‘insanın’ kutsal saydığı savunma hakkını bile –mahkeme kararıyla mecbur edilmedikçe– tanımayacağını şu sansürcü ifadelerle açıklayarak, Feridun Çetinkaya ve Coşkun Büktel’i aforoz etti: ‘Feridun Çetinkaya ve Coşkun Büktel yanıt haklarını kullanmak isterlerse, şunu bilmeliler ki başvuracakları yer İstanbul Mahkemeleri’dir. Tekzip kararını getirirler ve yanıt hakları sayfalarımızda yer alır.’ (Mustafa Demirkanlı, “Feridun Çetinkaya ve Kitap Tanıtım(!) Yazısı Üzerine”, Tiyatro Tiyatro, Mayıs-Haziran 2002. Sayfa 58.)”
Bunun üzerine Demirkanlı da, “Coşkun Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…/” başlığıyla bir yazı yayımladı ve Büktel’in dipnotunun yalanlar ve yanılgılar içerdiğini iddia etti.

Demirkanlı’nın, Büktel’in yazısının o bölümüyle ilgili itirazları şöyleydi.

“Feridun Çetinkaya ve Kitap Tanıtımı (!) Yazısı Üzerine” (Mayıs-Haziran 2002, sayı 121-122, s. 58) başlıklı yazımda da açıkladığım gibi, Feridun Çetinkaya, yazıyı yayımlayıp getirmemiş, öncesinde sormuştu: “Coşkun Büktel’in kitapları ile ilgili bir tanıtım yazısı yazayım mı?” diye. Ben de kendisine: “İyi olur, ancak çok uzun olmasın.” demiştim. Gelen yazı, fotografsız, daha küçük puntolarla 4 sayfayı bulmuştu ve tanıtım yazısı yerine, Coşkun Büktel’le birlikte kaleme alınmış olduğu izlenimi veren (Bu benim hissettiğim) Bir Coşkun Büktel” yazısıydı. Buna reğmen yayımladım ve Çetinkaya’ya “Lütfen, bir daha dergiye yazı yazmayın” dedim. Çünkü yalan söylemiş, bir tezgahın parçası olmuştu. Olmuştu, çünkü dergi yayımlanır yayımlanmaz, Büktel aramış, “yanıt hakkını kullanmak” istediğini söylemişti, yazıyı daha önce görmediğini ve şimdi okuduğunu da ekleyerek, oysa yukarıda andığım yazıda da belirttiğim gibi, Çetinkaya, yazıyı Büktel’in gördüğünü belirtiyordu, aksini düşünmek de zaten mümkün değil.


Şimdi, durum şu: “Büktel, yakınındaki bir arkadaşına “kitap tanıtımı” adı altında, bir başka yazı yazdırıp, öncesinde yazıyı okuyup, belki de çeşitli düzeltmeler, eklemeler yaptıktan sonra göndertiyor ve aynı anda “yanıt” hakkı adı altında 123 (!) sayfalık bir yazı kaleme alıp, bir kenarda bekletirken (Dergi’nin basımının tamamlanıp, piyasa sunulmasını beklerken) o uzunlukta bir yazının zaten yayımlanmasının mümkün olmadığını bildiğinden, “Sarsürcüler” başlıklı diğer yazısını da bitirip, diğer yazısının yanına koymuştur muhtemelen.


Şimdi, kanıtla diyecektir Büktel. Feridun Çetinkaya ile konuşmamız kaytlı olmadığı için, sadece Çetinkaya’nın namusuna kalmıştır. İsterse, beni yalanlar: “Ben Büktel’in kitapları ile ilgili bir kitap tanıtımı yazısı yazayım mı?” diye sormadım”, “Ben, Coşkun Büktel, yazıyı gördü, okudu demedim” der veya doğrular, bu Çetinkaya’nın namusunda saklıdır. Ne der, nasıl açıklama yapar veya açıklama yapar mı bilemem… kanıt sadece Çetinkaya ve benim aramda geçen telefon konuşması, ahize de tanıklık yapamayacağına göre…


İşte bu tür, Ali-Cengiz oyunlarından sıkıldığım ve kendileri için her yolu mübah görenlere karşı laf yetiştirmekten bıktığım için, “Yanıt” hakkım da “Yanıt” hakkım diye içinde “Coşkun” sözcüğü geçen her yazıyı gösterip sayfalar dolusu yazıları yayımlamamızı bekleyen, yayımlanmadığı için de “yeni yazılarla” meşgul eden Büktel’e karşı “İstanbul Mahkemeleri’ni adres gösterdim” bu tavrım Tiyatro… Tiyatro… Dergisi için halen geçerlidir.”
Görüldüğü gibi, Demirkanlı bu itirazını yaparken de, tıpkı dört yıl önceki kirli yazısındaki gibi, gerçekleri çarpıtmaktan, bana iftira atmaktan ve hakaret etmekten yine geri durmamıştı. Tabii ki yine, iddialarını ve şahsıma yönelttiği suçlamaları haklı kılabilecek bir tek somut kanıt, belge ya da bilgi de ortaya koyamamıştı. Bırakın doğruluğunu yanlışlığını herkesin sınayabileceği somut bir kanıt sunmayı; iddialarını haklı gösterebilecek tutarlı bir akıl yürütmede bile bulunamamıştı.

İş iddialarına ve suçlamalarına kanıt göstermeye gelince, Demirkan’lı topu yine, suçladığı, hakaret ve iftira ettiği insana yani bana atmakta, iddialarının haklılığı konusunda benim “namusumu” tanık göstermekte de sakınca görmemişti.

Yaptığı onca haksızlıktan sonra Demirkanlı’nın bir de küstahça “namusumu” tanık göstermesi, beni bu yazıyı yazmaya bir anlamda mecbur kıldı.

Demirkanlı, benim tanıklığıma başvurmuş. İşte tanıklığım:

Evet, ben, Mustafa Demirkanlı’nın yaptığı haksızlıkların tanığıyım.

Demirkanlı’nın yaptığı sansür ve haksızlıklarla ilgili Coşkun Büktel’in yazdığı her şey doğrudur.

Demirkanlı, yavuz hırsız ev sahibini bastırır misali, tıpkı dört yıl önceki gibi, bugün de arsızca gerçekleri çarpıtmaya ve iftira atmaya devam ediyor.

***

Tabii ki, tanıklığıma başvuran Demirkanlı’yı kuru kuruya bir çift sözle yalanlamakla yetinmeyeceğim. Şimdi, Demirkanlı’nın bellibaşlı iddialarını ve suçlamalarını tek tek “çift tırnak içinde ve italik özelliğiyle” alıntılayıp, bilhassa üzerinde durmak istediğim noktaları altı çizgili özelliğiyle vurgulayarak, doğruları söylemediği için Demirkanlı’nın ifadelerinin nasıl çelişkiler içerdiğini, iddialarının ne kadar tutarsız ve inandırıcılıktan uzak olduğunu ispat edeceğim.

1)

“‘Feridun Çetinkaya ve Kitap Tanıtımı (!) Yazısı Üzerine’ (Mayıs-Haziran 2002, sayı 121-122, s. 58) başlıklı yazımda da açıkladığım gibi, Feridun Çetinkaya, yazıyı yayımlayıp getirmemiş, öncesinde sormuştu: ‘Coşkun Büktel’in kitapları ile ilgili bir tanıtım yazısı yazayım mı?’ diye. Ben de kendisine: ‘İyi olur, ancak çok uzun olmasın.’ demiştim…”

Demirkanlı’nın benim ağzımdan yazdığı bu diyalog aktarımı, kelimenin tam anlamıyla, bir iftira! Ben, hiçbir zaman ve hiçbir şekilde Mustafa Demirkanlı’ya “Coşkun Büktel’in kitapları ile ilgili bir tanıtım yazısı yazayım mı?” biçiminde ya da benzer anlama gelebilecek bir soru sormadım. Demirkanlı’dan ya da bir başkasından, hiçbir şekilde, bir yazı yazmak için izin istemedim.

Beni tanık gösteren Demirkanlı, kendisine böyle bir şey söylediğimi doğrulamamı ya da yalanlamamı istemişti. Ben Demirkanlı’yı yalanlıyorum. Kendisine iddia etiği gibi böyle bir soru sormadım.

Bu durumda, kendisine böyle bir soru sorduğumu hâlâ iddia ediyorsa, bunu ispatlamak iddiayı ortaya atan Demirkanlı’ya düşer.

Ayrıca, Agon Tiyatro dergisinin kurucularından biri olarak, Tiyatro… Tiyatro… dergisini sadece tanıtım yazıları yayımladığı için yıllarca eleştirdiğim halde, nasıl olur da, bir “tanıtım” yazısı yazacağım diye Demirkanlı’ya taahhütte bulunmuş olabilirim ki.

Demirkanlı’nın sözünü ettiğinin tersine, yazacağım yazının türüyle ilgili kendimi bağlayacak hiçbir taahhütte bulunmadım.

Demirkanlı yalan söylüyor, iftira ediyor.

2)

Gelen yazı, fotografsız, daha küçük puntolarla 4 sayfayı bulmuştu ve tanıtım yazısı yerine, Coşkun Büktel’le birlikte kaleme alınmış olduğu izlenimi veren (Bu benim hissettiğim) Bir Coşkun Büktel” yazısıydı…”
Demirkanlı “bu benim hissettiğim” diye bir parantez açarak, yani elinde hiçbir somut kanıt olmadığını da açıkça itiraf ederek, sadece ve sadece “hissettiğinden” yola çıkıp, “Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisi’ne Karşı” başlıklı yazımın gerçekte Coşkun Büktel’le birlikte kaleme alındığını, daha da fecisi, bu yazının “bir Coşkun Büktel yazısı” olduğunu iddia ediyor. Sonra da hiçbir somut kanıtı olmayan bu iddiasını bir yazı ile sorumsuzca kamuoyuna ilan ediyor.

Demirkanlı, sadece “hissettiğinden” yola çıkarak beni zan altında bırakmaktan çekinmiyor. Hem de bile bile. Taammüden. Demirkanlı kötü niyetini ve önyargısını “bu benim hissettiğim” ifadesinin arkasına saklamaya çalışıyor.

Demirkanlı’nın, söz konusu yazımın “bir Coşkun Büktel yazısı” olduğu şeklindeki haksız iddiasını yalanlıyorum. “Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisi’ne Karşı” başlıklı yazı “yüzde yüz” bir Feridun Çetinkaya yazısıdır.

Demirkanlı’nın bu iddiası “iğrenç” bir iftiradır.

3)

“Gelen yazı, fotografsız, daha küçük puntolarla 4 sayfayı bulmuştu ve tanıtım yazısı yerine, Coşkun Büktel’le birlikte kaleme alınmış olduğu izlenimi veren (Bu benim hissettiğim) Bir Coşkun Büktel” yazısıydı. Buna reğmen yayımladım ve Çetinkaya’ya “Lütfen, bir daha dergiye yazı yazmayın” dedim.”[6]

Demirkanlı, “Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisi’ne Karşı” başlıklı yazıyı Feridun Çetinkaya’nın değil de Coşkun Büktel’in yazdığına inanıyordu ise, bunu bilmesine rağmen o yazıyı neden yayımladı?

Demirkanlı, bu “suçunu” Feridun Çetinkaya’nın suratına, o yazıyı yayımlamadan önce neden çarpmadı? Böyle bir üçkâğıtçılık, alçaklık, orostopolluk, “ilkellik ve iğrençlik” yaptığı için sıcağı sıcağına Çetinkaya’dan neden hesap sormadı?

O yazım “yayımlanmadan önce”, Demirkanlı ile birkaç kez uzun telefon görüşmeleri yapmış ve o yazı üzerine değerlendirmelerde bulunmuştuk. Ama o görüşmelerin hiçbirinde Demirkanlı, ne yazımın “bir Coşkun Büktel yazısı” olduğu izlenimi edindiğinden, ne böyle bir şey “hissettiğinden”, ne de o yazımı bunu bilmesine rağmen yayımladığından söz etmişti.

Dört yıl önce, bütün bu anlattıklarım henüz yaşanmışken, hafızalar taptazeyken kaleme aldığı “Feridun Çetinkaya ve Kitap Tanıtımı (!) Yazısı Üzerine” başlıklı yazısında da, o yazımın “bir Coşkun Büktel yazısı” olduğu izlenimi edindiğinden, böyle bir şey “hissettiğinden” ya da bunu bilmesine rağmen o yazıyı yayımladığından hiçbir şekilde söz etmemişti Demirkanlı.

Sadece bu tutarsızlıklar bile, Mustafa Demirkanlı’nın dürüst davranmadığını, iyi niyetli olmadığını açıkça gösteriyor.

4)

“Buna reğmen yayımladım ve Çetinkaya’ya ‘Lütfen, bir daha dergiye yazı yazmayın’ dedim. Çünkü yalan söylemiş, bir tezgahın parçası olmuştu…”

Demirkanlı, kendisine “yalan söylediğimi” iddia ediyor. Çamur at, izi kalsın taktiği uyguluyor. Beni “açıkça yalancılıkla suçluyor”. Ama “ne zaman, nerede, hangi konuda yalan söylediğimi açıkça yazmıyor.

Yazamaz! Çünkü ben Demirkanlı’ya hiçbir şekilde ve kesinlikle yalan söylemedim.

Demirkanlı’nın, kendisine yalan söylediğim iddiası da “iğrenç” bir iftiradan başka bir şey değil. Demirkanlı’nın ağzından çıkan sözün bir değeri varsa, bu iddiasını kanıtlamalıdır.

5)

“…Çetinkaya’ya ‘Lütfen, bir daha dergiye yazı yazmayın’ dedim. Çünkü yalan söylemiş, bir tezgahın parçası olmuştu. Olmuştu, çünkü dergi yayımlanır yayımlanmaz, Büktel aramış, ‘yanıt hakkını kullanmak’ istediğini söylemişti, yazıyı daha önce görmediğini ve şimdi okuduğunu da ekleyerek, oysa yukarıda andığım yazıda da belirttiğim gibi, Çetinkaya, yazıyı Büktel’in gördüğünü belirtiyordu…”

Mustafa Demirkanlı, hiçbir somut kanıta dayanmadan beni açıkça “bir tezgâhın parçası” olmakla itham ederek kişiliğimi zan altında bırakıyor.

“Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisi’ne Karşı” başlıklı yazımı, yayımlanmadan önce Coşkun Büktel’in de okuduğunu Demirkanlı’ya ben söylemiştim.

Daha kaliteli bir Türkiye tiyatrosu ve daha dürüst bir tiyatro ortamı yaratmak için Coşkun Büktel’in verdiği mücadeleyi desteklediğimi her yerde açıkça söylemiş biri olarak, o yazımı, yayımlanmadan önce, dostum Büktel’e okutmakta ve onun yorumlarını almakta hiçbir sakınca görmemiştim. Bunun ne gibi bir sakıncası olabilir ki? Bu konudaki görüşüm bugün de değişmiş değil.

Yazımı, yayımlanması için kendisine ilettikten sonra beni arayan Demirkanlı, yazımı uzun bulduğunu söyleyip ısrarla kısaltmamı istemişti. Ben de kendisine, yazımı Büktel’e de okuttuğumu, onun da yazımla ilgili itirazları olduğunu, Büktel’in o itirazlarını da haklı bulmadığım için, yazımda hiçbir değişiklik yapmadığımı belirtmiştim. Açıkça, Demirkanlı’nın istediği kısaltmayı da yapmayacağımı kendisine söyleyip, yazımı yayımlayıp yayımlamama konusunda özgür olduğunu da eklemiştim.

Yazımı Büktel’e okutmakta hiçbir sakınca görmediğim için, yazımı Büktel’e okuttuğumu Demirkanlı’ya söylemekte de hiçbir sakınca görmemiştim.

Demirkanlı, yazım yayınlandıktan sonra kendisini arayan Büktel’in, telefonda, “o yazıyı daha önce görmediğini” söylediğini iddia ediyor. Bu “iddiasından” yola çıkarak da kendince, “Çetinkaya, yazısını Büktel’e okuttuğunu söylemişti; Büktel bu konuda yalan söyleyip benden yanıt hakkı talep ediyorsa demek ki ortada bir tezgâh var ve Feridun Çetinkaya da bu tezgâhın bir parçası” çıkarsamasını yapıyor.

Oysa Demirkanlı, Gelen yazı, fotografsız, daha küçük puntolarla 4 sayfayı bulmuştu ve tanıtım yazısı yerine, Coşkun Büktel’le birlikte kaleme alınmış olduğu izlenimi veren (Bu benim hissettiğim) Bir Coşkun Büktel” yazısıydı. Buna reğmen yayımladım…) diye yazarak, aslında yazımı yayımlamadan önce zaten ortada bir tezgâh olduğundan emin olduğunu, zaten o yazımı bu “tezgâhı” bile bile yayımladığını açıkça ifade ediyor.

Demek ki, Demirkanlı, ortada bir “tezgâh” olduğuna, yazım yayımlandıktan sonra Büktel kendisini aradığında karar vermemiş, o telefonla yeni hiçbir şey öğrenmemiş. Demirkanlı ortada bir tezgâh olduğunu zaten yazımı yayımlamadan önce biliyormuş. Bu konudaki hükmünü zaten vermiş.

Öyleyse Demirkanlı’nın, “tezgâh” suçlamasını Büktel’in yazım yayımlandıktan sonraki telefonuna dayandırması da, ortada bir “tezgâh” olduğuna Büktel’in telefonda söylediklerini kanıt göstermesi de saçma.

Kaldı ki, öyle olmasa bile, Büktel’in Demirkanlı’yı arayıp benim yazımla ilgili yanıt hakkı talep etmesi ya da Demirkanlı’nın iddia ettiği gibi Büktel’in yalan söylemiş olması, yine de, ortada bir tezgâh olduğu ve benim de bu tezgâhın bir parçası olduğum gibi ağır bir suçlamayı kanıtlamaya yetmez.

Demirkanlı, ortada bir “tezgâh” olduğu fikrine, yazımı yayımlamadan önce, “hissettiğinden” yola çıkarak varmış. Ama bu “tezgâh”ı o zaman ortaya çıkarmamış, böyle bir şey düşündüğünü de benden gizlemiş, nedense… İnandırıcı değil. Ama gerçekten öyleyse de, bu yine Demirkanlı’nın dürüst olmadığını, özünün sözünün bir olmadığını, sinsice arkamdan kuyu kazdığını gösterir.

O zaman Demirkanlı beni neye dayanarak “bir tezgâhın parçası” olmakla suçluyor? Demirkanlı açıkça iftira atıyor!

Her şey gün gibi ortada. Demirkanlı, yazımı tutarlı bir şekilde savunmam karşısında bir “samimiyet buhranına” girmiş ve o yazımı yayımlamıştı. Ama gelen tepkileri göğüsleyemediği için kendisinin de bir “tezgâha” geldiği biçiminde bir yalan uydurarak bu tepkileri hafifletmeye çalışmıştı.

Demirkanlı, “Feridun Çetinkaya ve Kitap Tanıtımı (!) Yazısı Üzerine” başlıklı kirli yazısında da, beni ve Coşkun Büktel’i aynı şekilde kanıtsız ispatsız, Tiyatro… Tiyatro… dergisine “sızmaya” çalışmakla suçlamıştı.

O yazısında da şöyle diyordu Demirkanlı: “Kısaca ilgili yazı yayımlandıktan ve piyasaya çıktıktan sonraki ilk günü de aktarmak istiyorum. Öğleye doğru telefon çaldı, Coşkun Büktel, Feridun Çetinkaya’nın yazısına itirazları olduğunu ve cevap hakkı doğduğunu iletti. Çetinkaya’nın yazısını ilk kez gördüğünü ve dehşetle telefona sarıldığını sanırsınız, oysa Çetinkaya yayımlanmadan önce Büktel’in yazıyı gördüğünü ifade etmişti. Bu “ilkel ve iğrenç” dergiye sızmak için bu kadar tezgah niye?”

Demirkanlı’nın “sızma” suçlaması da “tezgâh” suçlaması kadar dayanaksız.

Bir kere, Tiyatro… Tiyatro… dergisine “sızmaya” ihtiyacım yoktu. Çünkü Tiyatro… Tiyatro… dergisinde yazı yazmak için hiçbir zaman, hiçbir şekilde benim bir talebim olmadı. Tam tersine, Tiyatro… Tiyatro… dergisinde yazı yazmam için, o dönemdeki yayın kurulu üyelerinden, tiyatro yazarı ve yönetmeni Kerem Kurdoğlu bana teklifte bulunmuştu; ben de yazılarımın yayımlanma koşullarıyla ilgili bazı şartlar konusunda anlaşarak bu teklifi kabul etmiştim. Sonra da Tiyatro… Tiyatro… dergisinde halihazırda üç yazım yayımlanmıştı. Daha ne diye o dergiye sızmaya çalışayım ki?

Coşkun Büktel’in dergiye “sızmasına” gelince. Mustafa Demirkanlı, Büktel’in dergide yazması için, bizzat Demirkanlı olarak kendisinin yayın kuruluna teklifte bulunduğunu, bana kendi ağzıyla söyledi. Hatta Demirkanlı, yayın kuruluna Coşkun Büktel’in dergide yazmasını teklif ettiğine, Kerem Kurdoğlu’nu da şahit gösterdi. Demek ki Coşkun Büktel de isteseydi, bu dergide yazı yayımlatabilirdi. Böyle bir imkân varken, Büktel, Tiyatro… Tiyatro… dergisine neden sızmaya çalışsın ki? Neden kulağını tersten tutsun ki?

Demirkanlı, yalan söylediği için tutarsız olmaya, tutarsız olduğu için de yalan söylemeye mahkûm görünüyor.

Ben Feridun Çetinkaya, hiçbir şekilde, hiçbir tezgâhın parçası olmadım. Demirkanlı’nın “tezgâh” suçlamasını da, “sızma” suçlamasını da kesinlikle reddediyorum. Bu konuda benim beyanım asıldır.

Demirkanlı, bu ciddi ve ağır suçlamalarını ispat etmek mecburiyetindedir. Demirkanlı’nın “bir tezgâhın parçası olduğum” suçlaması “iğrenç” bir iftiradır.

Yeri gelmişken ve hazır düşüncelerimi ifade etmem için kimse İstanbul mahkemelerinden karar filan talep etmiyorken, bu “tezgâh” iddiasıyla ilgili Demirkanlı’nın nedense hiç değinmediği iki konuya daha dikkat çekeyim. Demirkanlı’nın maskesinin düşmesi, doğruları söylemediğinin iki kere iki dört eder kesinliğinde görülmesi için büyük önem taşıyan iki konuya…

Demirkanlı, birinci kirli yazısında, benim “Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisi’ne Karşı” başlıklı yazımı ve dolayısıyla beni, kesin bir dille ve kesin ifadelerle, şu suçları işlemekle itham etmişti:

- “Dergi’nin kendisine ve yazarlarına olduğu kadar, Türk tiyatrosunun önde gelen, saygın kimi isimlerine saldırganca hakarete yeltenmek”

- “Başta kurumsal olarak Dergi olmak üzere, hemen hemen yazar kadrosunun tamamını değişik biçim ve sözcüklerle aşağılamak, suçlamak”

- “Kitap tanıtımı önerisinin ardından, söylediğinin dışında bir yazı göndermek”

- “Değerlendirme adı altında hakaretlere yer vermiyor diye insanları ‘sansürcü’, ‘iğrenç’, ‘ilkel’ olarak tanımlamak”

- “Suçladığım insanlarla aynı dergi sayfasını paylaşıp, hakaret ve küfretme hakkımın olmasını düşünmek”

- “Çizmeyi çok aşmak ve kendine yakışmayacak bir biçimde, bilgisiz olarak bilgiçlik taslamak”

- “‘İlkel’ ve ‘iğrenç’ olmakla suçladığım Tiyatro… Tiyatro… dergisine sızmak için tezgâh kurmak”

Şimdi sorarım, Demirkanlı, böylesine ağır suçlamalarda bulunduğu o yazımı okuyup özgür iradesiyle yayımlamayı kabul ettiği zaman acaba aklı neredeydi? Demirkanlı, yukarıdaki suçları işlediğini daha yazımı ilk okuduğunda kanıtlı ispatlı ortaya koysa ve yazımı yayımlamayı reddetseydi kim onu eleştirebilirdi ki? Ona kim sansürcü diyebilirdi ki?

Yazımı bütün bunları bile bile yayımlamakla, Demirkanlı da saydığı suçlara çanak tutup yataklık etmiş olmadı mı? Var olduğunu iddia ettiği tezgâhın bir parçası haline gelmedi mi?

Cevap bekleyen bu önemli ve haklı sorulara karşılık, Demirkanlı, dergisinin yazarlarına, kendisine ve Türkiye tiyatrosunun saygın isimlerine yönelik aşağılamalar, hakaretler ve küfürler içerdiğini iddia ettiği o yazının yayımlanmasına neden göz yumduğunu şu inandırıcılıktan uzak gerekçelerle açıklamaya çalışmıştı.

Feridun Çetinkaya’nın kitap tanıtımı önerisinin ardından, söylediğinin dışında bir yazı göndermesi bile tek başına reddetmeyi haklı kılacakken, yayımlanmasının tercih edilmesinin iki nedeninden biri, yazı yayımlandıktan sonra üslubunu bir kere de yayımlanmış olarak görüp, kendini tekrar değerlendirme şansının olması, ikinci neden ise -haklı olmasa bile- sansürlenmiş gibi hissetmemesi kendini.”

Demirkanlı’nın bu gerekçelerine, tabii ki, kargalar bile güler!

Madem Demirkanlı, “[Çetinkaya’nın] üslubunu yazısı yayımlandıktan sonra bir kez daha görüp kendisini değerlendirmesini” düşünecek kadar babacan, “haklı olmasa bile kendisini sansürlenmiş hissetmesin” diyecek denli hoşgörülü ve şefkatliydi; neden o yazıyla ilgili ağır ithamlarını, daha önce Çetinkaya’nın yüzüne karşı açıkça söyleyip onu uyarmamıştı da, yazısı yayımlandıktan sonra, aniden tavır değiştirerek Çetinkaya ve yazısıyla ilgili iftiralarla dolu “pis bir yazı” kaleme almıştı?

Demirkanlı’nın inandırıcı ve iyi niyetli olmadığı hâlâ aşikâr değil mi?

Bu arada belirteyim; “Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisi’ne Karşı” başlıklı yazım Tiyatro… Tiyatro… dergisinde yayımlandıktan sonra, üslubumu görüp kendimi değerlendirdiğimde düşüncelerim hiçbir şekilde değişmedi.

Ama Demirkanlı için öyle olmamış. Demirkanlı o yazıyı dergide gördükten sonra, belli ki pişman olmuş. Yoksa ne diye, yayımlanmasına olur verdiği yazı hakkında sonradan yeni bir şeyler öğrenmiş de aldatıldığını anlamış gibi bir bahane yaratarak çıngar çıkarsın, çamura yatsın ki?

Değinmek istediğim diğer önemli konu da yayın kuruluyla ilgili.

Mustafa Demirkanlı, yazılarında “Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisi’ne Karşı” başlıklı yazımı yayımlamaya sanki tek başına karar vermiş gibi bir izlenim yaratıyor. Oysaki, yazımın yayımlandığı Tiyatro… Tiyatro… dergisinin künyesinde, derginin Orhan Alkaya, Mustafa Demirkanlı, Kerem Kurdoğlu, Nilüfer Kuyaş, Ahmet Levendoğlu ve Ali Taygun’dan oluşan bir yayın kurulu olduğu yazılıydı.

Belli ki dergiye gönderilen yazıları bu yayın kurulu değerlendiriyor ve hangi yazının yayımlanacağına da yine bu yayın kurulu karar veriyordu.

“Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisi’ne Karşı” başlıklı yazım da Tiyatro… Tiyatro… dergisinde yayımlandığına göre, yayın kurulu benim o yazımı yayımlamayı uygun bulmuştu. Dolayısıyla yazımı Mustafa Demirkanlı değil, Tiyatro… Tiyatro… dergisi yayımlamıştı.

Demek ki, Demirkanlı’nın bir tezgâhla yayımlandığını iddia ettiği yazım için bir değil, tam altı kişi onay vermişti.

Haydi Demirkanlı bir an boş bulundu, “tezgâha” geldi diyelim… Tiyatro… Tiyatro… dergisinin o sırada yüzlerini bile görmediğim ve her biri Türkiye tiyatrosunun önemli isimleri olan yayın kurulunun öteki beş üyesini de mi aldattım?

Peki, daha başlığında bir “tiyatro oligarşisi”nden söz eden ve Coşkun Büktel’i desteklediği açıkça belli olan, Demirkanlı’nın da ağır ithamlarda bulunduğu bu yazı, yayın kurulundan nasıl geçti de yayımlandı? Yayın kurulu, o yazımı Demirkanlı’nın muhalefetine rağmen mi yayımladı! Yoksa, yayın kurulundakiler, yazımı okumadan mı yayımlanması için onay verdiler? Yok okudular da, Demirkanlı’nın yazımla ve benimle ilgili suçlamalarını sabit görmediler mi? Yayın kurulu yalnızca bir süs müydü? Yayın kurulu o sırada ne yapıyordu?

Yayın kurulu üyelerinden sadece Ahmet Levendoğlu’nun ne yaptığını biliyoruz… Levendoğlu, aynı derginin bir sonraki sayısındaki yazısında, benim ya da yazımın ismini bile vermeden, sadece “Derginin 52-55 sayfalarında yer alan yazıyı ben de bir yazı saymadığımdan (Bkz. Bu sayıdaki Kırk Yılda Bir başlıklı açıklama yazısı) [7] diye imada bulunarak, yazımla ilgili saçma bir yorum yapma ihtiyacı duymuştu (Vurgu F.Ç.). Levendoğlu, bir yayın kurulu üyesi olarak, “yazı olmadığını düşündüğü bir yazının” Tiyatro… Tiyatro…’da yayımlanmasına nasıl olmuştu da onay vermişti acaba? Solcu ve demokrat bilinen ve benim yazımı yazı saymayan Levendoğlu, Demirkanlı’nın kendi paçasını kurtarmak için insanların savunma hakkını gasp ederek “yargısız infaz” yaptığı, iftira attığı yazısına “açıklama” deyip atıfta bulunduğuna göre, demek ki o kirli yazıyı haklı buluyor, o kirli yazıyı destekliyordu. Levendoğlu, bu şekilde sansüre, yalanlara ve iftiralara arka çıkmış olmadı mı? Hayrını görsünler!..

Yazımın yayımlanmasının ardından, Tiyatro… Tiyatro… dergisinin künyesinde bu sefer başka bir şey dikkat çekiyordu. Hemen bir önceki sayıda altı kişi olan yayın kurulu, birdenbire dört kişiye düşmüştü. Kerem Kurdoğlu ve Nilüfer Kuyaş’ın adları artık yayın kurulu üyesi olarak geçmiyordu. Derginin sunuş yazısında da nedense bu konuda herhangi bir açıklama yapılmamıştı. O arada neler olup bittiğini biz bilmiyoruz. Bilenler o arada olanları açıklarsa, Demirkanlı’nın neden hakkımda kalleşçe bir yazı yazma gereği duyduğu da çok daha açık bir şekilde ortaya çıkabilir.

6)

Demirkanlı’nın “Büktel aramış, ‘yanıt hakkını kullanmak’ istediğini söylemişti, yazıyı daha önce görmediğini ve şimdi okuduğunu da ekleyerek şeklindeki iddiasının doğru olup olmadığını tabii ki dostum Büktel’e sordum.

Büktel’in söylediği aynen şudur: “Ben, Feridun Çetinkaya’nın yazısını ilk kez görüyorum, demedim. Buna benzer bir şey de söylemedim veya ima etmedim. Böyle bir yalan söylemem için ne mecburiyetim vardı ki? Demirkanlı’ya yazıyı ilk kez gördüğüm şeklinde bir yalanı neden söyleyecektim ki? İlk kez görmediğim yazılara itiraz edemez miyim? Daha önce gördüğüm bir yazıya karşı cevap hakkımı kullanamaz mıyım? Böyle bir kural mı var? Demirkanlı’nın mantığı böyle bir kural koymuş olsa bile, benim böyle bir kuralı akıl edip, aklıma getirip, bu kurala karşı, üstelik de yalan söyleyerek, tedbir almaya kalkışmama imkân ve ihtimal yok ki.”

Görüldüğü gibi Coşkun Büktel de Demirkanlı’yı yalanlıyor.

Bir tarafta benim indimde iftira ettiği ve yalan söylediği kesin olan Mustafa Demirkanlı, öte tarafta onurlu bir insan olarak tanıdığım Coşkun Büktel. Elbette ben Büktel’in sözüne inanıyorum. Büktel gerçekten de neden böyle bir yalan söylesin ki? Böyle bir yalan ona yanıt hakkını kullanması konusunda nasıl bir avantaj sağlar ki?

7)

“Feridun Çetinkaya ile konuşmamız kaytlı olmadığı için, sadece Çetinkaya’nın namusuna kalmıştır. İsterse, beni yalanlar: “Ben Büktel’in kitapları ile ilgili bir kitap tanıtımı yazısı yazayım mı?” diye sormadım”, “Ben, Coşkun Büktel, yazıyı gördü, okudu demedim” der veya doğrular, bu Çetinkaya’nın namusunda saklıdır.”

Demirkanlı burada da büyük bir üçkâğıt yapıyor.

Doğrulamam ya da yalanlamam için iki ifade koyuyor önüme.

a) “Büktel’in kitapları ile ilgili bir kitap tanıtımı yazısı yazayım mı?” diye Demirkanlı’ya sordum mu, sormadım mı? b) “Coşkun Büktel, yazıyı gördü, okudu” dedim mi, demedim mi?

Demirkanlı çok kurnaz! Eğer ben bu iki ifadeyi doğrularsam, bu, kanıt olacakmış.

Demirkanlı sözünü ettiği bu iki ifadeyi doğrulamamın neyin kanıtı olacağını muğlak bırakıyor.

Çünkü gözbağcılık yapmak için düzen kuruyor.

Demirkanlı, laf kalabalığı yaparak, sanki ben o iki ifadenin doğruluğunu onaylarsam, bunun bütün iddialarının kanıtlanması anlamına geleceği gibi bir izlenim yaratmaya çalışıyor.

Demirkanlı’nın doğrulamamı beklediği bu iki ifadenin yukarıda saydığım konularda, kendisini haklı çıkaracak, iftiralarını meşru kılacak bir kanıt olma niteliği de değeri de yoktur.

Diyelim ki ben, gerçekten de, “Büktel’in kitapları ile ilgili bir kitap tanıtımı yazısı yazayım mı?” diye Demirkanlı’ya sordum (ki böyle bir ifadem olmadığını bu yazının başındaki 1. maddede açıkça yazdım) ve “Coşkun Büktel, yazıyı gördü, okudu” dedim (ki bunu Demirkanlı’ya söylediğimi de 5. maddede açıkça yazdım); hatta daha ileri gidelim ve Büktel, Demirkanlı’nın iddia ettiği gibi, o yazıyı daha önce gördüğü konusunda yalan söyledi diyelim.

Öyle bile olsa, bunların doğru olması, söz konusu yazımı Coşkun Büktel’le birlikte kaleme aldığımın ya da aslında o yazımın bir Coşkun Büktel yazısı olduğunun kanıtı olabilir mi? Benim Demirkanlı’ya yalan söylediğimin, ortada bir “tezgâh” olduğunun ve benim de bu tezgâhın bir parçası olduğumun ispatı olabilir mi?

Elbette hayır, ama Demirkanlı, köylü kurnazlığı yaparak şansını deniyor, el çabukluğuyla bize elmaları armut diye yutturmaya kalkışıyor.

Kaldı ki ben hiçbir zaman, hiçbir yerde, söz konusu yazımı Tiyatro… Tiyatro… dergisine götürmeden önce Coşkun Büktel’e okutmadım demedim ki.

Coşkun Büktel de, Feridun Çetinkaya’nın ‘Coşkun Büktel Tiyatro Oligarşisi’ne Karşı’ başlıklı yazısını “yayımlanmadan önce okumadım” demediğini açıkça beyan ediyor.

Peki, Demirkanlı ne yapmaya çalışıyor?

Kimsenin bu güne dek tersini iddia etmediği bir gerçeği ortaya koyarak, bu gerçeğin onaylanmasının, ipe sapa gelmez iftiralarının kanıtı olacağını iddia ediyor.

Demirkanlı, okurları aldatmak için kurnaz satıcıların ucuz bir hilesine başvuruyor!

Akıl çelmek için tezgâhına kıpkırmızı bir elma koyuyor; bu kırmızı elma, zaten kimsenin inkar etmediği, doğruluğunu tartışmadığı, benim Demirkanlı’ya “Coşkun Büktel, yazıyı gördü, okudu” demiş olmam.

Demirkanlı, aklı sıra, önce bu kırmızı elmayı gösterip, sonra da kesekâğıdına kokuşmuş, çürük, kurtlanmış iftiralarını dolduracak ve bunu okurlara kanıt diye yutturacak.

“Coşkun Büktel, yazıyı gördü, okudu” dediğimi teyit etmem, Demirkanlı’ya bu sözü söylemiş olduğumu kanıtlar o kadar. Ancak bu sözü söylediğimi ispat eder, başka hiçbir şeyin kanıtı olamaz.

8)

“Şimdi, kanıtla diyecektir Büktel. Feridun Çetinkaya ile konuşmamız kaytlı olmadığı için, sadece Çetinkaya’nın namusuna kalmıştır. İsterse, beni yalanlar: “Ben Büktel’in kitapları ile ilgili bir kitap tanıtımı yazısı yazayım mı?” diye sormadım”, “Ben, Coşkun Büktel, yazıyı gördü, okudu demedim” der veya doğrular, bu Çetinkaya’nın namusunda saklıdır.”

Demirkanlı, çirkin iftiralar atmakla yetinmiyor; işi çok daha ileri götürüp, yine ispatlaması imkânsız bir iddia ileri sürerek, attığı iftiraların kanıtının benim “namusumda” saklı olduğunu söylüyor.

Görüldüğü üzere, Demirkanlı beni önce “yalan söylemek”, “bir tezgâhın parçası olmak” gibi namuslu insanların asla yapmayacağı şeylerle suçluyor, sonra da bu iddialarının kanıtı olarak yine benim “namusumu” tanık gösteriyor. Ne kadar zavallıca bir kaçış!

Demirkanlı, eğer iftiralarına boyun eğmezsem, kendisini yalanlarsam “namussuz” olacağımı ima ederek, bir anlamda da tehditte bulunuyor. Bana ölümü gösterip, sıtmaya razı edecek aklınca!

Coşkun Büktel’e cevap verme telaşı içinde, hakkımda asla ve asla doğruluğunu kanıtlayamayacağı “iğrenç” iddialarda bulunduğunun farkında değilmiş gibi, sözü döndürüp dolaştırıp “Büktel’in kanıtla deme ihtimaline” getirmiş Demirkanlı. Bu nasıl bir yüzsüzlüktür, bu nasıl bir çiğliktir!

Yazısında kullandığı “namusuna kalmıştır”, “namusunda saklıdır” ifadeleri, Türkiye’nin tek tiyatro dergisinin sahibi Demirkanlı’nın ne kadar sığ bir anlayışa sahip olduğunu zaten yeterince açık bir şekilde ortaya koyuyor sanırım.

9)

“İşte bu tür, Ali-Cengiz oyunlarından sıkıldığım ve kendileri için her yolu mübah görenlere karşı laf yetiştirmekten bıktığım için, “Yanıt” hakkım da “Yanıt” hakkım diye içinde “Coşkun” sözcüğü geçen her yazıyı gösterip sayfalar dolusu yazıları yayımlamamızı bekleyen, yayımlanmadığı için de “yeni yazılarla” meşgul eden Büktel’e karşı “İstanbul Mahkemeleri’ni adres gösterdim” bu tavrım Tiyatro… Tiyatro… Dergisi için halen geçerlidir.”


İş hakaret etmeye, iftira atmaya gelince adımı dilinden düşürmeyen Demirkanlı, sıra İstanbul mahkemelerini adres göstermesini açıklamaya gelince, yanıt hakkını kullanabilmesi için sadece Büktel’e değil, öncelikle ve önce Çetinkaya’ya İstanbul mahkemelerini adres gösterdiğini unutmayı tercih ediyor. Demirkanlı istediğini hatırlıyor, istemediğini hatırlamıyor. Her şeyi işine geldiği gibi tahrif ediyor.

Demirkanlı, izin versem Büktel sayfalar dolusu cevap yazacaktı, diye kendini savunmaya çalışıyor. Haydi, diyelim, uzun yazacaktı önyargısı ile “daha yazılmamış yanıt hakkına don biçerek” Büktel’e mahkemeye başvurmayı şart koştu. Peki, kendisini savunabilmesi için Feridun Çetinkaya’ya neden İstanbul mahkemelerini adres gösterdi?

Hakaret ve küfür içerdiğini bile bile, hatta gerçekte “bir Coşkun Büktel yazısı” olduğunu düşündüğü halde (yani bir anlamda ortada bir “tezgâh” olduğundan emin olmasına rağmen) sırf “Çetinkaya kendisini sansürlenmiş hissetmesin” diye o yazımı yayımladığını ileri süren Demirkanlı, ne olmuştu da birdenbire babacanlıktan vazgeçip bana zalimce İstanbul mahkemelerini adres gösterme gereği duymuştu?

Herhalde, Büktel’in, kendisini arayıp yanıt hakkı talep etmesini ya da iddia ettiği gibi kendisine yalan söylemesini buna gerekçe olarak gösteremez. Yazımı zaten ortada bir tezgâh olduğunu bilmesine rağmen yayımladığını söylediğine göre!? Büktel’in telefonuyla, bana karşı tavrını değiştirmesini gerektirecek, yanıt hakkımı kullanabilmem için İstanbul mahkemelerine gitmemi şart koşmasına neden olacak yeni bir şey öğrenmemiş ki Demirkanlı! Nedense bu konuya hiç girmiyor, yanıt hakkımı tanımak için neden bana mahkeme kararını şart koştuğunu açıklamıyor.

Elbette, Demirkanlı’nın cevap hakkımı kullanmama izin vermemesinin bir tek amacı vardı: Beni zorbaca susturmak ve yalanlarının ortaya çıkmasını engellemek.

Demirkanlı, “yargısız infaz” yaparak, sahibi olduğu dergide aklına estiği gibi bana ve Büktel’e kara çalmıştı. Bir tek somut kanıt bile ortaya koymadan iftira atarken elinde bir mahkeme kararı mı vardı acaba? O çirkinliği yapmasaydı, gereken cevabı daha o zaman, hak ettiği şekilde alacaktı tabii ki. Gerçekler de daha o zaman ortaya çıkacaktı. Ama Demirkanlı’nın gerçeklerle yüzleşecek cesareti yoktu.

İşte Demirkanlı’nın gerçeklerle yüzleşmekten korkan gerçek yüzü.

Demirkanlı’nın iftiralarına maruz kalmış pek çok tiyatro insanı Demirkanlı’nın bu yüzünü aslında çok iyi biliyor.

Bu kişilerden biri olan Kemal Kocatürk, “Korkaklar, Yalancılar, İftiracılar, Hainler ve Sanat Bezirgânları”[8] başlıklı yazısına ek olarak kaleme aldığı “Bir de Benden Demirkanlı’ya Küçük Bir Not”[9] adlı kısa yazısında “artık Demirkanlı’ya kısaca ‘KYİHSB’ diyebiliriz” demiyor boşuna.

Demirkanlı’nın hakkımdaki iftiralarına beni, Feridun Çetinkaya’yı, tanıyan hiç kimse inanmaz.

Demirkanlı’nın bu iftiralarına onu birazcık olsun tanıyanlar ise zaten inanmaz.

Ama Demirkanlı’nın attığı iftiralar, beni ve Mustafa Demirkanlı’yı tanımayanların hafızasında bir iz bırakabilir, bir tereddüt yaratabilir.

Ben bu yazıyı, bir tek kişinin bile kafasında işte böyle bir iz kalmasın diye, Demirkanlı’nın nasıl iftira attığı ve çirkinleştiği açıkça görülsün ve tiyatroyla uğraşan uygar insan maskesi artık düşsün diye yazdım.

***

Elbette bir insan, görüşleri nedeniyle başka bir insanı en sert biçimde eleştirebilir de, suçlayabilir de.

Ancak, bunu da onurlu, mert ve uygar bir insana yakışır şekilde, isim vererek, ortaya doğruluğu herkes tarafından sınanabilir somut kanıtlar koyarak, belgeler, bilgiler vererek tanıklar göstererek yapmak gerekir.

Evrensel hukukun temel ilkesidir: İspat yükü iddia sahibine aittir.

Mustafa Demirkanlı, bu evrensel hukuk ilkesini hiçe saymayı alışkanlık edinmiş görünüyor. Yukarıda pek çok örnekle tek tek gösterdiğim gibi, iddialarını ve suçlamalarını ispatlayamıyor. Okurların ve suçladığı kişilerin önüne, iddialarının ve suçlamalarının haklılığını gösterebilecek somut bir veri, bilgi ya da belge koyma gereği de duymuyor. Yani uygar bir insandan beklenen davranışı sergilemiyor.

Hakkımda ağzına geleni söyleyen Demirkanlı, sıra iddialarını ve suçlamalarını ispatlamaya gelince, kanıtın benim “namusumda saklı” olduğunu ileri sürüp işin içinden sıyrılabileceğini sanıyor.

Kültürlü ve uygar bir insan olduğu için mi benim namusuma musallat olma cüretini kendisinde buluyor dersiniz Demirkanlı?

Yoksa sanatla tiyatroyla, özellikle de çocuk tiyatrosu ile yoğrulmuş biri olduğu için mi?

Bir Memet Baydur oyunu izlediği için mi?

Bir Melih Cevdet Anday şiiri okuduğu için mi?

Demirkanlı, “namus” yerine “vicdan” sözcüğünü kullansa olmaz mıydı?

Benim namusumu bırakıp, kendi namusunu tanık gösteremez miydi?

Dört yıl önce, yanıt hakkımı kullanabilmem, iftiraları karşısında kendimi savunabilmem için Demirkanlı alaycı bir üslupla “İstanbul Mahkemeleri’ne” gitmemi şart koştuğunda bir tek kişi çıkıp bir tek kelime söylememişti. Demirkanlı’nın bu tavrı görmezden gelinmişti. Hatta o kirli yazının yayımlandığı Tiyatro… Tiyatro… dergisinin yayın kurulundaki Ahmet Levendoğlu, Orhan Alkaya ve Ali Taygun tarafından uygun bulunmuş, desteklenmişti.

Aynı Demirkanlı, bugün de, basın yolu ile hakaretten mahkûm olmasına rağmen, yani bir anlamda, iftira ettiği mahkeme kararı ile de sabit görüldüğü halde, hâlâ arsızca insanlara çamur atmaya devam ediyor.

Tiyatro çevresi de pervasızca, adeta ödüllendirircesine Demirkanlı’ya destek vermeyi sürdürüyor. Demirkanlı’nın gerçekleri boğan “Çığlık” adlı kampanyasına destek verilerek, bir anlamda, yaptığı ve yapacağı yeni hakaretler finanse ediliyor.

Öte yandan, Kemal Kocatürk’ün, geçmişteki yazılarında kendisini suçlayan Demirkanlı’nın “iade-i itibar”da bulunması talebi duymazdan, görmezden geliniyor.

Eh durum böyle olunca da, bütün bu etkenleri değerlendiren ve meydanı boş bulan Demirkanlı, ölçüyü kaçırmakta, “namusu” bile işin içine karıştırmakta bir sakınca görmüyor.

Demirkanlı, namus yerine vicdan sözcüğünü kullanamaz mıydı?

Hayır, kullanamazdı? Çünkü Demirkanlı’nın düzeyi bu.

Demirkanlı, bir an önce küstahlığı bırakıp, benim “namusuma” tebelleş olmadan, benim “namusumdan” medet ummadan, uygar bir insanın yapması gerektiği gibi iddialarının ve suçlamalarının arkasında durarak, varsa, somut kanıtlarını tek tek ortaya koymalıdır.

Ama ille de, “Biz, Tiyatro... Tiyatro... Dergisi olarak, ‘ilkel ve iğrenç’ olmaya devam ediyoruz” diye tutturursa, onu da kendisi bilir...




[1] Demirkanlı, Mustafa, “Coşkun Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…/”, Tiyatro Dergisi İnternet Sitesi, 18 Şubat 2006.

[2] Çetinkaya, Feridun, “Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisi’ne Karşı”, Tiyatro… Tiyatro… Dergisi, Mart-Nisan 2002, s. 52-55.

[3] Demirkanlı, Mustafa, “Feridun Çetinkaya ve Kitap Tanıtım (!) Yazısı Üzerine”, Tiyatro… Tiyatro… Dergisi, Mayıs-Haziran 2002, Sayı 121-122, s. 58.

[4] Büktel, Coşkun, “Kocatürk’e İkinci Cevap: Asıl Savaş Yaratıcılarla Vandallar Arasında!”, Sinekli Market ve Tiyatro Dergisi İnternet Siteleri, 15 Şubat 2006.

[5] Büktel, Coşkun, “Nâzım Hikmet Tiyatrosu ve ‘Üç Maymun’ Tavrı”, Yom Sanat, sayı 14, Eylül-Ekim 2003.

[6] Bu yazıda, Demirkanlı’nın yazılarından yaptığım alıntılardaki yazım hataları düzeltilmeden olduğu gibi bırakılmıştır.

[7] Levendoğlu, Ahmet, “Türkçe’den Sınıfı Geçmek?..” Tiyatro… Tiyatro… Dergisi, Mayıs-Haziran 2002, Sayı 121-122, s.8.

[8] Kocatürk Kemal, “Korkaklar, Yalancılar, İftiracılar, Hainler ve Sanat Bezirgânları”, Sinekli Market ve Tiyatro Dergisi İnternet Siteleri, 30 Ocak 2006.

[9] Kocatürk, Kemal, “Bir de Benden Demirkanlı’ya Küçük Bir Not” Sinekli Market ve Tiyatro Dergisi İnternet Siteleri, 23 Şubat 2006.



(Bu yazı ilk olarak 10 Mart 2006 tarihinde, Tiyatro... Tiyatro... Dergisi internet sitesi www.tiyatrodergisi.com.tr'de yayımlanmıştır.)