15 Aralık 2008

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği'nden Uyduruk Bir Eleştiri Seçkisi

Birinci ve ikinci ciltleri 1994 yılında Kültür Bakanlığı Yayınları arasında çıkan “Eleştirmen Gözüyle Cumhuriyet Dönemi Türk Tiyatrosu Eleştiri Seçkisi”nin “1990 sonrası”* başlıklı üçüncü cildi de yayımlandı.(1)

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği’nin (TEB) bir yayın projesi olarak gündeme gelen seçkinin 1923-1960 ile 1960-1990 dönemlerine ayrılmış ilk iki cildi, tiyatro eleştirmeni Esen Çamurdan’ın yayın yönetmenliğinde, (kitapların yayınlandığı dönemdeki akademik unvanlarıyla) Yard. Doç. Dr. Efdal Sevinçli, Prof. Dr. Özdemir Nutku, Esen Çamurdan, Doç. Dr. Zehra İpşiroğlu, Çağlar Tanyeri Ergand ile Sibel Arslan’ın ortak çalışmasıyla hazırlanmıştı.(2)

Seçkinin Arkadaş Yayınevi tarafından yayımlanan üçüncü cildi de yine TEB imzasını taşıyor. Ama bu kez hazırlayan isimler farklı: Tiyatro eleştirmenleri Gülşen Karakadıoğlu ile Filiz Elmas.

Tabii künyelerinde “Hazırlayanlar” olarak seçkiye emek verenlerin isimleri yazıyor olsa da, kitapların kapağındaki “Tiyatro Eleştirmenleri Birliği” ibaresiyle açıkça vurgulandığı üzere, biliyoruz ki bu seçki esas olarak TEB tüzel kişiliği adına hazırlanıp okurlara sunuluyor. Bu aynı zamanda, seçkinin TEB tarafından (yani en azından TEB üyelerinin çoğunluğu tarafından) tümüyle benimsendiği, bir bakıma “tescil edildiği” anlamına geliyor.

Seçkinin ilk iki cildi, resmen kuruluşunun henüz dördüncü yılını bile doldurmamış TEB adına başarılı bir çalışmaydı. Türkiye tiyatrosunun 67 yıllık eleştiri birikimini enikonu özetleyip yansıtan önemli ve yararlı bir kaynak olarak tiyatroseverlerin kütüphanelerinde yerini almıştı. Gelgelelim, üçüncü cilt için aynı şeyleri söylemek mümkün değil. Gülşen Karakadıoğlu ile Filiz Elmas’ın hazırladığı seçki, 14 yıl önce yayımlanan ilk iki cildin hem içerik, hem de genel nitelik ve gösterilen özen bakımından çok çok gerisinde kalmış. Bırakın ilk iki ciltteki açıklayıcı, tamamlayıcı sunuş yazıları ya da kitapların sonuna konulan dizinlere benzer bir “incelik” bulmayı, üçüncü cildin asgari özenden dahi yoksun olduğu görülüyor: Üçü seçkiyi hazırlayan Filiz Elmas ile biri Gülşen Karakadıoğlu’nun kendilerine ait eleştiri yazıları olmak üzere, seçkideki toplam 9 yazının yayın tarihinin bile belirtilmemiş olması; eleştirmen Türel Ezici’nin, bir bölümü daha önce herhangi bir yerde yayımlanmadığı belirtilen bir yazısıyla, nerede yayımlandığı tam ve açık olarak belirtilmemiş bir başka yazısına, yapılan işin ciddiyetiyle bağdaşmayacak bir tasarrufta bulunularak seçkide yer verilmiş olması, bu çalışmanın ilk iki cilde göre ne denli baştan savma hazırlandığını hemen, ilk bakışta gözler önüne sermeye yetiyor. Ama bütün bunlardan daha önemlisi, nesnellikten tümüyle uzak bir yaklaşımla hazırlandığı anlaşılan bu üçüncü cildin, 1990 sonrası Türkiye tiyatrosu ve eleştirisini tarihsel gerçeklere uygun bir biçimde yansıtmaktan aciz olduğu görülüyor.

“Eleştirmen Gözüyle Cumhuriyet Dönemi Türk Tiyatrosu Eleştiri Seçkisi”nin (vurgu F.Ç.) ilk iki cildi, adına uygun biçimde, ilgili dönemde yayımlanmış dikkate değer “eleştiri yazıları” esas alınarak, gerçekten de bir “eleştiri seçkisi” olarak hazırlanmıştı. Seçkinin başrolünde, olması gerektiği gibi, “eleştiri yazıları” vardı. Yazarı bilinmeyen, imzasız iki eleştiri yazısına yer verilmesi de, kimi eleştirmenlerin beş altı eleştirisiyle, Türkiye tiyatrosunun önemli isimlerinden Cevat Çapan gibi kimi önemli tiyatro adamlarının yalnızca birer yazısıyla bu seçkide yer alması da, bu ilke ve yöntem birliğinin bir göstergesiydi.

Üçüncü cildi hazırlayan Karakadıoğlu ve Elmas hiçbir açıklama yapmadan, ilk iki ciltte benimsenen bu “eleştiri yazısı” seçme ilkesini terk edip, “eleştirmen seçmeyi” esas almışlar. TEB’in eleştiri seçkisi projesini anlaşılmaz bir biçimde, bir “Eleştirmen Seçkisi”ne dönüştürüvermişler. 1990 sonrası Türkiye tiyatrosunu, seçtikleri “eleştiri yazılarına” göre değil, seçtikleri “20 eleştirmenin” tanıklığıyla yansıtmayı yeğlemişler. Anlaşıldığı kadarıyla, önce eleştirmenleri seçmiş, sonra bu eleştirmenlerin her birinin üçer yazısını bir araya getirerek bu “eleştiri seçkisi”ni öyle oluşturmuşlar. Böylece, TEB seçkisinin ilk iki cildinde benimsenmiş nispeten nesnel bir kriteri de tümüyle bir yana bırakıp, nesnellikten tümüyle uzaklaşmışlar.

Karakadıoğlu, seçkiyi sunuş yazısında, Türkiye tiyatrosunun tarihsel serüvenine tanıklık eden tiyatro eleştirisi etkinliğini belli başlı örnekleriyle yansıtma iddiasındaki bu çalışmayı hazırlarken izledikleri yöntem ve seçim kriterleri hakkında somut ve yeterli bir açıklamada bulunmuyor. On sayfalık sunuş yazısında, bu can alıcı noktaya yalnızca şu sözlerle değinip geçiyor:

“(...) Böylece bir anlamda ülkemiz tiyatro serüvenine tanıklık ederken; çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlanan yazılarımızdan bazılarını sizlere ve tiyatroyla ilgilenenlere iletmiş oluyoruz. Oyunların yerli-yabancı, kurumların ödenekli-özel, kentlerin büyük-küçük, yayınların da dergi-gazete gibi dengeli dağılımına özen gösterdik. Umarız iyi bir seçki olmuştur.”(3)

Karakadıoğlu bir şeyler söylüyormuş gibi yapıyor, ama asıl en önemli konuda ser verip sır vermiyor. Ayrıntı sayılabilecek kimi unsurların dağılımıyla ilgili göz önünde bulundurdukları kriterleri bile sıralıyor; seçilen eleştirilerdeki tiyatroların bulunduğu kentlerin küçüklüğünün-büyüklüğünün dağılımına özen gösterildiğini belirtmeye dahi üşenmiyor, ama sadece bir tek konuda, hem de en önemli konuda, seçkinin oluşturulmasında esas alınan 20 eleştirmenin neye göre, hangi dağılım kriterine göre belirlendiğine ilişkin hiçbir şey söylemiyor. Bir seçkinin sunuş yazısında asıl olması gereken, asıl belirtilmesi gereken noktayı es geçiyor. Bir sayfalık bir önsöz yazan Filiz Elmas da, aynı şekilde, bu konuya bir tek kelimeyle dahi değinme gereği duymuyor.

Diyelim ki, Karakadıoğlu ve Elmas, eleştirmenleri belirlerken, TEB üyesi olmaları gibi akıllara zarar bir kriteri esas almış olsunlar. Öyle bile olsa, şeffaflık gereği bunu sunuş ya da önsözlerinde açıkça belirtmeleri gerekmez miydi? Böylece, satın almaya niyetlenen ya da okuyan kişiye bu seçkinin ne vadettiği, nasıl bir yaklaşımla hazırlandığı açıksözlülükle, dürüstçe söylenmiş olurdu. Satın alan da, okuyan da, bu seçkinin anlam ve önemini, iddiasını açık bir şekilde görmüş, bilmiş olurdu.

Seçim kriterleri açık bir şekilde ortaya konmayan, sanki yapılan seçimlerin sorgulanabileceği bir mihenk taşı olabileceği çekincesiyle bundan özellikle sakınıldığı, kaçınıldığı izlenimi yaratan böyle bir seçkinin, herhangi bir belge ya da kaynak niteliği, herhangi bir düşünsel ya da yazınsal değer taşıması söz konusu olamaz. Bir kere, her şeyden önce, en başta bu eksiği, bu kusuru, TEB seçkisini “kerameti kendinden menkul” bir seçki olarak anılmaya mahkûm ediyor.

TEB eleştiri seçkisinin üçüncü cildi sadece bu affedilmez kusuruyla da kalsa iyi. Daha önce de belirttiğimiz gibi, tarihsel gerçekleri, nesnel ve bilimsel bir dayanaktan yoksun, keyfi bir anlayışla, eksik ve yanlış yansıtıyor. Böylece, gerçekleri gizleyip çarpıtmış oluyor. TEB adına itibar edip bu seçkiyi alma iyi niyetini gösteren okurları yanıltarak, okurların iyi niyetini suistimal ederek, aynı zamanda, büyük bir suç işliyor.

1990 sonrası Türkiye tiyatrosunun en önemli muhalif ismi ve en dikkate değer tiyatro eleştirmeni Coşkun Büktel’in Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları(4) ve “Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı: Bir Shakespeare ve Nâzım Hikmet Savunması(5) adlı kitaplarındaki ve dergilerde yayımlanmış eleştiri yazıları tümüyle görmezlikten gelinerek sanki bütün o yazılar hiç yokmuş gibi, hiç yayımlanmamış gibi davranılmış olması, Büktel’in önemi, değeri ve kalitesi tartışılmaz eleştiri yazılarından bir tekine bile yer verilmemesi, TEB seçkisinin 90’ sonrası tiyatrosunu da, tiyatro eleştirisini de doğru bir biçimde yansıtmadığının, gerçekleri gizlediğinin, çarpıttığının en bariz kanıtıdır.

Theope(6) ve Shakespeare’siz Herifler(7) adlı oyunları, çeşitli dergilerde yayımlanan tiyatro eleştiri-inceleme yazıları ve kitaplarıyla 1990-2008 döneminde Türkiye tiyatrosunun en önemli oyun yazarlarından ve eleştirmenlerden biri olan Coşkun Büktel’i görmezden gelme, yok sayma, aforoz etme eğiliminin ne kadar vahim boyutlara ulaştığını, bundan yaklaşık yedi yıl önce yayımlanan “Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisi’ne Karşı”(8) başlıklı yazımda, Prof. Dr. Ayşegül Yüksel, Prof. Dr. Dikmen Gürün Uçarer ve Fakiye Özsoysal Çavuş gibi akademisyenlerin bilimsel çalışmalarından somut örnekler vererek, “bilimsel olmamak pahasına” Coşkun Büktel’i nasıl görmezden geldiklerini, nasıl yok saydıklarını açıkça göstererek, Tiyatro... Tiyatro... Dergisi’nde tarihe not düşmüştüm. İşte TEB seçkisini hazırlayanlar ve tescil edenler de aynı yaklaşımla, “nesnel ve bilimsel olmamak pahasına”, “tarihsel gerçekleri çarpıtmak pahasına”, “okurları aldatmak pahasına” Coşkun Büktel’in eleştiri yazılarını görmezden gelmeyi, yok saymayı tercih etmişler.

Seçkide yer verilen bazı yazılara bakınca (“Brecht’e Yabancılaşabilmek...”, Esen Çamurdan; “Belgesel Tiyatro Üzerine” ve “Pandora’nın Kutusu”, Dikmen Gürün; “Yaşasın Tiyatro”-Dünya Tiyatrolar Günü Bildirisi, Zeynep Oral; “Sanat Devletin İşidir”, “Tiyatro Yasaklamaları”, Atilla Sav; “Rafları Düzeltmenin Zamanıdır”, Seçkin Selvi), ilgili dönemde düzenli olarak tiyatro yazıları yayımlamış Ahmet Cemal ve Memet Baydur gibi önemli isimlerin benzer türdeki çok daha nitelikli ve anlamlı eleştiri yazılarından bir tekinin bile bu seçkiye alınmamış olmasını da anlamak çok zor. Seçilen her eleştirmenden mutlaka üç yazı koymak gibi (yine kerameti kendinden menkul, yine "neden?"i açıklama gereği duyulmamış) saçma sapan bir kural uydurup seçkiyi bu kurala esir etmek yerine, bu önemli isimlerin döneme tanıklığının da seçkide yansıtılması daha anlamlı, daha doğru ve yararlı olmaz mıydı acaba?

Bütün bu yönleriyle değerlendirildiğinde, onlarca akademisyen üyesi bulunan TEB’in böylesine baştan savma bir çalışmayı “1990 sonrası Türkiye tiyatrosu eleştiri seçkisi” diye tiyatroseverlere sunmuş olması hem Türkiye tiyatrosu hem de TEB üyeleri adına çok hazin bir duruma işaret ediyor.

TEB üyesi bir tiyatro eleştirmeni olan Prof. Dr. Hasan Anamur, TEB seçkisine de alınan bir çeviri eleştirisini çok yerinde bir çağrıyla bitiriyor:

“(...) Biz yayınevi sorumlularını, yayıncılığı ciddiye alan kişiler olarak düşündüğümüz için, bunların çeviriyi, en azından bu başlangıç tümcelerini, okumuş ve değerlendirmiş olduklarını düşünüyoruz. Sonra da kendi kendimize şöyle diyoruz: bu kişiler bu çeviriyi okumuşlarsa, sonra da yayını durdurmamışlar, hatta yayımlamışlarsa yüksek bir fiyat koyarak bu kitaba, bu yayın da bir temel kaynak niteliğindeyse, bu durum çevrinin yayınevince onaylandığı anlamına gelir. Bu tutumsa düşünülebilecek bir durum değildir, en azından okuru önüne konan her ürünü kabul edecek düzeyde, hakkını aramayacak edilgen bir yaratık sanan bir yaklaşımın sonucudur. Okuru, bu gibi başarısız kaynak çevirileri yayınevlerine geri göndermeye ve ödedikleri ücreti istemeye çağırıyorum.”(9)

İnsan sormaktan kendini alamıyor, bu çağrıyı yapan Sayın Anamur, yalnızca başarısız değil aynı zamanda tarihsel gerçekleri de çarpıtan bu uydurma TEB seçkisi için de aynı duyarlılıkla benzer bir tepki gösterecek midir acaba? Akademisyen bir TEB üyesi olarak, nesnellikten bütünüyle uzak bu baştan savma seçkinin, üstelik hiç de azımsanmayacak 15 YTL gibi bir fiyatla TEB adına okurların önüne konulmasından vicdani bir sorumluluk duyacak mıdır? Ben TEB üyesi tüm eleştirmenlerin, daha kaliteli, daha nitelikli bir Türkiye tiyatrosu için böyle bir sorumluluk duymaları gerektiğini düşünüyorum. “Duymalarını” umuyor, diliyorum.

Feridun Çetinkaya



*Kitabın ilk sayfasında ve künyesinde “1990 sonrası” yazılmış ya, kitabı hazırlayan iki eleştirmenden biri olan Gülşen Karakadıoğlu’nun sunuş yazısında belirttiğine göre seçkinin hazırlanmasında 1990-2004 gibi belirli bir dönem sınırlaması gözetilmiş. Durum böyleyken, seçkinin 2008 yılında yayımlanmasına rağmen neden 2004 yılıyla sınırlandırıldığı da, kitabın künyesinde neden “1990 sonrası” gibi ucu açık bir ifade kullanıldığı da, hiçbir açıklama yapılmadığı için, anlaşılamıyor.

Kaynakça
1) Karakadıoğlu, Gülşen; Elmas, Filiz, Eleştirmen Gözüyle Cumhuriyet Dönemi Türk Tiyatrosu Eleştiri Seçkisi III 1990 Sonrası, Türkiye Tiyatro Eleştirmenleri Birliği yayını, Arkadaş Yayınevi, Ankara, 2008.
2)Çamurdan, Esen; Sevinçli, Yard. Doç. Dr. Efdal; Nutku, Prof. Dr. Özdemir; İpşiroğlu, Doç. Dr. Zehra; Ergand, Çağlar Tanyeri; Arslan Sibel, Eleştirmen Gözüyle Cumhuriyet Dönemi Türk Tiyatrosu Eleştiri Seçkisi I. Cilt (1923-1960), II. Cilt (1960-1990), Tiyatro Eleştirmenleri Birliği yayını, Kültür Bakanlığı Yayınevi, Ankara, 1994.
3) Karakadıoğlu, Gülşen, “Sunu”, Eleştirmen Gözüyle Cumhuriyet Dönemi Türk Tiyatrosu Eleştiri Seçkisi III 1990 Sonrası, Türkiye Tiyatro Eleştirmenleri Birliği yayını, Arkadaş Yayınevi, Ankara, 2008, s. ix.
4) Büktel, Coşkun, Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları, Dramatik Yayınlar, İstanbul, 1998.
5) Büktel, Coşkun, “Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı: Bir Shakespeare ve Nâzım Hikmet Savunması, Kaknüs Yayınları, İstanbul, 2001.
6) Büktel, Coşkun, Theope, 1. Baskı, Taş Kitaplar, İstanbul, 1993; 2. Baskı, Çitlembik Yayınları, İstanbul, Mayıs, 2007.
7) Büktel, Coşkun, Shakespeare’siz Herifler, Dramatik Yayınlar, İstanbul, 1998.
8) Çetinkaya, Feridun, “Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisi’ne Karşı”, Tiyatro... Tiyatro... Dergisi, Sayı 119-120, Mart-Nisan 2002, s. 52-55.
9) Anamur, Hasan, “Martin Esslin’in The Theatre of the Absurd’ünün ‘Absürd Tiyatro’ Başlığıyla Çevirisi Üzerine”, Tiyatro... Tiyatro... Dergisi, Sayı 119-120, Mart-Nisan 2002; Eleştirmen Gözüyle Cumhuriyet Dönemi Türk Tiyatrosu Eleştiri Seçkisi III 1990 Sonrası, Türkiye Tiyatro Eleştirmenleri Birliği yayını, Arkadaş Yayınevi, Ankara, 2008, s. 33.

14 Kasım 2008

Devlet Tiyatroları ölüleri gömdü mü?


Devlet Tiyatroları’nın (DT) 2008-2009 sezonunda sahneleyeceği oyunlar belli oldu. DT, perdelerini açtı.

Geçtiğimiz yıl, “DT’nin halihazırdaki en önemli ve en itibarlı yönetmeni” diyebileceğimiz Şakir Gürzumar’ın önerisi ve “ısrarıyla” İstanbul DT’de sahnelenmesine karar verilen; ancak, bundan çok kısa bir süre sonra mahkeme kararıyla koltuğuna geri dönen DT Genel Müdürü Lemi Bilgin tarafından provaları askıya alınan, Amerikalı ünlü yazar Irwin Shaw’un savaş karşıtı tiyatro klasiği Ölüleri Gömün(1) (Bury the Dead) adlı oyun, DT’nin yeni sezon programına da alınmadı.

Bir başka deyişle, DT yönetmeni Şakir Gürzumar’ın, “...Bu oyunu insanlara ulaştırmamız gerek. Her yanımızda savaşlar var, kan gövdeyi götürüyor! Bu oyunun tam zamanı!...”(2) diyerek geçen yıl gündeme getirdiği ve sahnelemek için can attığı savaş karşıtı, antimilitarist tiyatro klasiği Ölüleri Gömün, bir kere daha sumen altı edildi.

Şakir Gürzumar, Ölüleri Gömün’ü yıllardır sahnelemek istediğini, ancak defalarca öneride bulunduğu DT Genel Müdürü Lemi Bilgin tarafından her defasında reddedildiğini söylemişti.(2) Bilgin daha da ileri gidip Ölüleri Gömün’ün sahnelenmesini alenen ve fiilen engellemekten de çekinmemişti. DT genel müdürlüğünü vekil sıfatıyla Mine Acar’ın yürüttüğü dönemde sahnelenmesine karar verilen, Gürzumar’ın rol dağılımını dahi yapıp ilan ettiği, hatta provalarına dahi başladığı Ölüleri Gömün projesi, Lemi Bilgin göreve döner dönmez ani bir kararla durdurulmuştu. Bu sekter tutumu, Lemi Bilgin’in Ölüleri Gömün’ü engellemeyi adeta kendisine görev bellediği, bu oyunu hasır altı etmek için özel bir çaba harcadığı izlenimini doğurmuştu.

Irwin Shaw’un Ölüleri Gömün’ü, yazarının deyişiyle “Yarın akşam başlayacak olan savaşın ikinci yılı”nda cephede ölen ve tam mezara konulmuşken birdenbire ayaklanarak gömülmeye itiraz eden, aileleri ile komutanlarının tüm ikna çabalarına, zorlamalarına karşın, savaşın sahtekârlığını, vahşiliğini tüm dünyaya anlatıncaya dek gömülmeyi kabul etmeyen, yok olmaya, unutulmaya isyan eden altı ölü askerin öyküsünü konu alır.

Ölüleri Gömün, Türkiye gibi dört bir yanı savaşlarla kanayan, yalnız ve yalnız militarizmin borusunun öttüğü bir coğrafyada, sahnelenmesi her tiyatronun ve tiyatrocunun boynunun borcu olan; sanatsal yetkinliği, değeri ve önemi dünyanın her yerinde tartışmasız kabul edilmiş önemli bir oyundur.

Tiyatro yazarı Coşkun Büktel tarafından 1998 yılında Türkçeye çevrilir çevrilmez hemen, aynı yıl, çevirmen, oyun yazarı ve tiyatro profesörü Özdemir Nutku başkanlığındaki Devlet Tiyatroları Edebi Kurulu kararıyla DT repertuarına alınmış; tiyatral değeri, önemi ve Türkçesinin sanatsal yetkinliği ülkemizde de hem DT Edebi Kurulu’nca, hem de şair, çevirmen, İngiliz Dili Edebiyatı ve Amerikan Tiyatrosu profesörü Cevat Çapan ile tiyatro yazarı ve çevirmen Memet Baydur gibi tiyatronun önemli adlarınca tescil edilmiş bir çağdaş klasiktir.(3)

Ünlü şair ve yazar Ülkü Tamer de Sabah gazetesindeki köşesinde yayımladığı, savaş konulu yapıtlardan söz açtığı “Edebiyatta ‘şu çılgın insanlar’” başlıklı yazısında(4) “yirminci yüzyılda yaşanan iki büyük savaşın yarattığı büyük edebiyat yapıtları” arasında saydığı Ölüleri Gömün’ün hakkını teslim etmiş; bu oyuna verdiği değeri, yine aynı köşede yayımlanan “‘Öykünün Mareşali’ de emekli oldu” başlıklı yazısının altında yer verdiği düzeltme notunda, “Dilerim, ödenekli tiyatrolardan biri de bu önemli oyunu seyirci karşısına çıkarır”(5) temennisiyle dile getirmiştir.

DT yönetmeni Şakir Gürzumar, haklı olarak, hem dünya çapında hem de Türkiye’de değeri ve önemi tartışmasız kabul edilen işte bu Ölüleri Gömün’ü ısrarla sahnelemek istediğini söylüyor.

DT Genel Müdürü Lemi Bilgin ise, 10 yıldır DT repertuarındaki görmezden gelinen bu oyuna, “DT’nin halihazırdaki en önemli ve en itibarlı yönetmeni” ısrarla sahnelemek istediği halde, hiçbir gerekçe göstermeden ısrarla geçit vermiyor, izin vermiyor, daha da kötüsü bu oyunun hazırlıklarına başlanmış prodüksiyonunu dahi emrivaki durduruyor, engelliyor.

Peki DT Genel Müdürü Lemi Bilgin, DT Edebi Kurulu’nun onayından geçmiş, Şakir Gürzumar’ın ısrarla sahnelemeyi önerdiği, yukarıda saydığımız referanslara sahip savaş karşıtı, antimilitarist Ölüleri Gömün’ü neden bu kadar kararlı bir biçimde engelledi, engellemeye devam ediyor?

Bir tiyatrocu Ölüleri Gömün’ü sahnelemek için göğsünü gere gere onlarca sağlam gerekçe gösterebilir. Peki bir tiyatrocu Ölüleri Gömün gibi bir oyunun sahnelenmesini engellemek, bırakın engellemeyi, sahnelenmesini geciktirmek için bile, ne tür bir haklı gerekçeye sahip olabilir ki?

Bilgin, rol dağılımı ilan edilip panoya asılmış ve provalarına başlanmış Ölüleri Gömün projesini geçen yıl niçin durdurduğuna, engellediğine ilişkin kamuoyuna bugüne dek “hiçbir” açıklamada da bulunmadı.

Bilgin’in Ölüleri Gömün’ü engellemesi alelade bir işgüzarlık mı? Durumdan vazife çıkarmanın sonucu bir çeşit otosansür, bir çeşit Bekçi Murtazalık mı? Lemi Bilgin, bu savaş karşıtı, antimilitarist oyunun “birilerini” rahatsız etmesinden çekindiği için, dolayısıyla oturduğu genel müdürlük koltuğunu riske atacağını düşündüğü için mi ısrarla engelliyor?

Bu önemli ve ciddi sorular DT Genel Müdürü ve Genel Sanat Yönetmeni Lemi Bilgin’den yanıt bekliyor.

Feridun Çetinkaya
14 Kasım 2008


------------------
(1) Shaw, Irwin, Eleştiren Oyunlar tiyatro antolojisi içinde, çev. Coşkun Büktel, Dramatik Yayınlar, İstanbul, 1998.
(2) Büktel, Coşkun, “Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, DT Genel Müdürü Lemi Bilgin'i Derhal Görevden Almalıdır”, coskunbuktel.com kişisel internet sitesi, http://coskunbuktel.com/buktelolulerigomunyedi.htm
(3) Büktel, Coşkun, Yönetmen Tiyatrosu’na Karşı: Bir Shakespeare ve Nâzım Hikmet Savunması, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Devlet Tiyatrosu ‘Evet’ Dedi; Fazilet Partisi’nin Şehir Tiyatrosu ‘Hayır’ Diyor”, Kaknüs Yayınları, İstanbul, Eylül 2001, s. 315-325; güncellemelerle coskunbuktel.com kişisel internet sitesinde, http://coskunbuktel.com/buktelolulerigomuniki.htm)
(4) Tamer, Ülkü, “Edebiyatta ‘şu çılgın insanlar’”, Sabah Gazetesi, 5 Haziran 2006. http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/tamer/2006/06/05/Edebiyatta_su_cilgin_insanlar

(5) Tamer, Ülkü, “‘Öykünün Mareşali’ de emekli oldu” yazısının altındaki düzeltme, Sabah Gazetesi, 4 Eylül 2006. http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/tamer/2006/09/04/oykunun_Maresali_de_emekli_oldu


"Ölüleri Gömün" oyunuyla ilgili Tiyatro Fanzini'nde, Feridun Çetinkaya imzasıyla yayımlanmış diğer yazılar:

“Ölüleri Gömün” oyunuyla ilgili sorularım hakkında açıklama (26 Eylül 2009)



 


2 Kasım 2008

Şehir Tiyatroları yönetiminin özrü kabahatinden büyük


Tiyatro Dünyası internet sitesinde, 29 Ekim 2008 günü, Nedim Saban’ın, Şehir Tiyatrosunda Yeni Bir Oyun!!! Balıkesir Muhallebicisi başlıklı bir yazısı yayımlandı.

AKP’li Kadir Topbaş’ın siyasi müdahalesiyle Genel Sanat Yönetmenliği koltuğuna oturtulan Orhan Alkaya yönetimindeki İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın (İBŞT), hafızalardan kolay kolay silinmeyecek bir gafa imza atarak, Reşat Nuri Güntekin’in ünlü “Balıkesir Muhasebecisi” adlı oyununu seyircilerine “Balıkesir Muhallebicisi” olarak duyurmasını hicveden bir yazıydı bu.

Hem haber niteliği taşıması (“Balıkesir Muhallebicisi”nden bu yazı sayesinde haberdar olduk) hem de tiyatroculuğunun yanı sıra profesyonel olarak muhallebicilik işiyle uğraştığını bildiğimiz Nedim Saban’ın elinden çıkmış olmasıyla ayrıca anlamlı, eğlenceli ve ilginç bir yazıydı.

Saban’ın yazısına cevaben İBŞT yönetiminden hemen ertesi gün jet gibi, “sert” bir açıklama geldi. İBŞT adına gönderilen açıklama aynen şöyleydi:
“Tiyatro Dünyası internet sitesi yetkililerine;

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın 23 Ekim 2008 Perşembe günü Sabah ve Cumhuriyet gazetelerinde yayınlanan aylık ilanında, Reşat Nuri Güntekin’in Balıkesir Muhasebecisi adlı oyununun adı ilanın hazırlandığı reklam ajansının teknik servisindeki bir hata sonucunda tashihli çıkmış, baskı sonrasında fark edilerek daha sonraki baskılarda bu hata düzeltilmiştir.

Bu hata için iyi niyetli bütün tiyatroseverlerden özür dileriz…

İ.B.B Şehir Tiyatroları
Basın ve Halkla İlişkiler Sorumlusu
Bestem Türen”

Nedim Saban, iyi niyetli bir yaklaşımla “Balıkesir Muhallebicisi” gafını tiyatrocuların (cehaletine ya da vurdumduymazlığına değil) “dikkatsizliği”ne yormuş, bundan üzüntü duyduğunu belirtmişti.

Yukarıdaki İBŞT açıklaması da tiyatrocuların “dikkatsizliği” konusunda Nedim Saban’ı doğruluyor, haklı çıkarıyor. Dahası, Saban’ın fazlasıyla iyimser, fazlasıyla “iyi niyetli” olduğunu gösteriyor.

İBŞT yöneticileri ise “dikkatsiz” olmadıklarını savundukları bu açıklamada bile, farkında olmadan, aslında ne kadar “dikkatsiz” olduklarını kanıtlıyorlar.

Evvela açıklamada verilen şu tarihten başlayalım. İBŞT açıklamasında, hatalı ilanların Sabah ve Cumhuriyet gazetelerinde “23 Ekim 2008 Perşembe günü” yayınlandığı yazıyor değil mi?

Alın size bir “dikkatsizlik”, bir ciddiyetsizlik. Öncelikle İBŞT yönetiminin “biz yanlış yapmadık” açıklamasındaki bu “yanlışı” düzeltmemiz gerekiyor.

Sevgili Nedim Saban tiyatrocuların dikkatsizliğine belki yine üzülecek ama ne yapalım ki gerçek şu: Koskoca, anlı şanlı Şehir Tiyatroları adına savunma, açıklama yapan, sanatçı özeninden ve dikkatinden yoksun, sallapati tiyatrocular, zahmet edip “Balıkesir Muhallebicisi” gafının yapıldığı gazetelerin tarihlerine bile doğru dürüst bakma gereği duymamışlar.

“Balıkesir Muhallebicisi” gafıyla malul, Genel Sanat Yönetmeni Orhan Alkaya “imzalı” İBŞT ilanları (ilanlara imza niyetine konulan Şehir Tiyatroları logosunun altına “Genel Sanat Yönetmeni: Orhan ALKAYA” yazılması çok şükür ihmal edilmemiş, dikkatlerden kaçmamış), yapılan resmi açıklamada iddia edildiği gibi 23 Ekim 2008 Perşembe günü değil, 24 Ekim 2008 Cuma günü yayımlanmış görünüyor.

Ben 23 Ekim 2008 Perşembe tarihli Sabah ve Cumhuriyet gazetelerinde Şehir Tiyatroları ilanı milanı göremiyorum. “Balıkesir Muhallebicisi”ni kendi gözleriyle görmek isteyenler İBŞT açıklamasına itibar edip benim gibi yanılmasınlar.

“Balıkesir Muhallebicisi” ilanları için 24 Ekim 2008 Cuma tarihli Cumhuriyet gazetesi ile Sabah gazetesinin Günaydın ekine bakmalılar.

Şehir Tiyatroları yöneticilerinin ne kadar “dikkatsiz” olduğunu gösteren bir diğer nokta da, söz konusu ilanlardaki hatanın sorumluluğunu tümüyle reklam ajansı “teknik servisi”ne yıkarak kendilerini temize çıkaracaklarını sanmaları.

İBŞT yöneticilerinin bulduğu bu sudan bahane hiç inandırıcı değil.

Çünkü reklam ajansları kendi kafalarına göre ilan hazırlamaz, iş yapmazlar. Müşterilerine onaylatmadan, onlara göstermeden hiçbir şey yayımlatmazlar. Her zaman son onay mercisi reklamverendir. Sonuçta bir kusur, bir hata yapılırsa reklamveren de bunun sorumluluğunu peşinen üstlenmiş kabul edilir.

İBŞT yöneticileri, kendi sorumluluk alanları içindeki aylık İBŞT ilanlarını dikkatle incelemeli, kontrol etmeliydiler; devlet onlara bu iş için makam, yetki veriyor, para ödüyor. Onlar, “Balıkesir Muhallebicisi” yazımının yanlış olduğunu fark edip reklam ajansından bunun düzeltilmesini istemeliydiler.

Görünen o ki, İBŞT yöneticileri, en hafif deyimiyle, “dikkatsiz” davranarak bu görev ve sorumluluklarını ihmal etmiş, savsaklamışlar.

Elbette her insan hata yapabilir. Bundan doğal bir şey olamaz. Bu tür durumlarda da hoşgörülü olmak gerekir.

Bana sorarsanız Nedim Saban’ın İBŞT’nin “Balıkesir Muhallebicisi” dikkatsizliğini konu ettiği yazısında bu hoşgörü de vardı.

İyi, güzel de, hata ve sorumluluklarını efendi efendi kabullenmek yerine, suçu tümüyle reklam ajansına yıkıp işin içinden sıyrılmak gibi banal bir savunmayı seçen İBŞT yöneticileri aynı hoşgörüyü hak ediyorlar mı?

İBŞT yöneticileri ne yapıyor? Sadece hata yapmakla kalmıyor, bir de kalkıp hata ve sorumluluklarını inkâr ediyor, üstelik suçu tümüyle reklam ajansına atarak kamuoyunu ve tiyatroseverleri açık açık aldatmaktan da çekinmiyorlar.

İBŞT yöneticileri ancak daha dikkatli ve iyi niyetli davranıp geç de olsa sorumluluklarının bilincinde olduklarını gösterselerdi, uyarısı için Nedim Saban’a teşekkür edip kamuoyuna bundan ders çıkaracakları, bundan sonra daha dikkatli olacakları sözünü verselerdi hoşgörüyü hak edebilirlerdi.

Ama İBŞT yöneticileri bırakın bu olgun tavrı göstermeyi, bir de zeytinyağı gibi üste çıkarak hakikatin yazılmasını ve kamuoyuna duyurulmasını “kötü niyet” olarak ilan etmeyi tercih ettiler. Böylece aslında bir bakıma kendi niyetlerini açık etmiş oldular.

Aynı açıklamada hatanın fark edilir edilmez düzeltildiği de belirtiliyordu ki Şehir Tiyatroları yöneticilerinin bu konuda da gereğince dikkatli davranmadığı anlaşılıyor.

İBŞT yöneticileri açıklamalarına hatayı fark edip düzelttiklerini eklemeyi ihmal etmiyorlar ya, Nedim Saban “Balıkesir Muhallebicisi” meselesini gündeme getirmeden önce bu konuda tiyatroseverlere bir açıklama yapıp yapmadıklarından, Nedim Saban’ın uyarısından önce tiyatroseverlerden özür dileyip dilemediklerinden hiç söz etmiyorlar.

İBŞT yöneticileri, “Balıkesir Muhallebicisi” hatasını fark eder etmez, hiç kimsenin uyarısına gerek kalmadan tiyatroseverlere herhangi bir açıklama yaptılar mı, hataları yüzlerine vurulmadan tiyatroseverlerden bu konuda herhangi bir özür dileme gereği duydular mı?

Bilmiyoruz.

İBŞT adına yapılan açıklamanın muhtıra çağrışımı yapan bir ifadeyle bitmesine gelince; o başlı başına, bütünüyle ayrı bir skandal.

“Bu hata için iyi niyetli bütün tiyatroseverlerden özür dileriz…” Ne demek oluyor şimdi bu “iyi niyetli tiyatroseverler” vurgusu? Nereden icap ediyor böyle bir şerh düşme kabadayılığı? “Sözde vatandaşlar” misali tiyatroseverleri niyetlerine göre tasnif etmek, fişlemek kimin ne haddine?

İBŞT’nin ve yöneticilerinin işi, görevi niyet okuyarak tiyatroseverleri fişlemek midir, yoksa öncelikle önlerindeki işi hakkıyla, doğru dürüst yapmak mıdır? Türkiye’nin en köklü tiyatro kurumu İBŞT’den yapılan açıklamanın düzeyine bakın hele.

Doğru dürüst, adam gibi özür dilemeyi bile beceremeyenlerden tiyatro mu, sanat mı beklenir?

İBŞT gibi ödenekli tiyatroların yöneticileri halkın vergileriyle ayakta duran kamu kurumlarını yönetirler. Dolayısıyla iyi niyetli, kötü niyetli diye etiketlemeden, ayrım gözetmeden vergi veren halkı doğru bilgilendirmek, halka hesap vermek zorundadırlar.

İBŞT yöneticilerinin Nedim Saban’ın “iyi niyetli” yazısına cevaben, özrü kabahatinden büyük de olsa, jet bir açıklama yapması bu bakımdan yine de olumlu bir gelişme sayılabilir. Bu konudaki haklarını teslim edeyim(!)

Orhan Alkaya başkanlığındaki İBŞT yönetiminden bu olumlu yaklaşımını sürdürmesini bekliyorum.

Dileriz, “iyi niyetli” İBŞT yöneticileri, Şehir Tiyatroları sanatçısı Hülya Karakaş’ın Tiyatro Dünyası internet sitesinde, 27 Ekim 2008 günü yayımlanan Genel Sanat Yöneticisi Orhan Alkaya’ya Sorularımdır başlıklı yazısına cevaben de bir açıklama yapsınlar.

Ama “Balıkesir Muhallebicisi”ne dair bu kısacık açıklamaya bile bunca vahim yanlışı sığdırmayı “başaran” İBŞT yöneticilerine, Hülya Karakaş’ın kazık sorularına cevap verirken aynı dikkatsizliği yapmamalarını salık veririm.

Ne yazık! Artık “hiçbir iktidar, hiçbir siyasi iktidar” yetkin, özenli ve sorumlu insanlara, sanatçılara makam ve yetki vermeyi tercih etmiyor. Şehir Tiyatroları’nın yaptığı son açıklama, Türkiye’yi “cehaletin iktidarı”na teslim ettiğimizi bir kez daha kanıtlıyor. Bu bakımdan üzerinde bu kadar ayrıntılı bir biçimde durmayı hak ediyor.

Aşağıda linklerini vereceğim yazılar da dikkate alındığında ne demek istediğim daha iyi anlaşılacak, İBŞT’nin açıklamasıyla birlikte “Balıkesir Muhallebicisi skandalı”na dönüşen bu konunun “münferit bir vaka” olmadığı gün gibi açık görülecektir:

“Şehir Tiyatrolarından Açıklama Adı Altında Büyük Küstahlık!!!”
“Banallik ve İğrençlik DT’nin Paçalarından Akıyor”
“Körler Körleri İzliyor”
“Yaşam Kaya, ‘İngiltere Basınında Yazan İlk Türk Tiyatro Eleştirmeni’ Olmakla Övünüyor”
“Nedim Saban’dan Kazmacıbaşı’na Muhallebi Dersi”
“Kazmacıbaşı’nın Sesi’nden Çekinceli Özür”
"Petersburg skandalı"

27 Ekim 2008

Hülya Karakaş: "Genel Sanat Yöneticisi Orhan Alkaya'ya Sorularımdır"



Bildiriler okuduğu,hamasi nutuklar attığı,kendince oluşturduğu muhalif kişiliğiyle! en ön saflarda yer tuttuğu alanları terk ederek iktidar koltuğuna oturan tiyatro yöneticisi Orhan Alkaya yeni sezonun açılış toplantısında (Eylül 2008 Cemal Reşit Rey Konser salonunda)”Şehir Tiyatrolarındaki değişimde çok iyi bir noktaya gelindiğini,İstanbul’un dört bir yanında tiyatro şantiyesi kurulduğunu,bu gelişmelerin de bu dönemde yaşandığını…”muştulayarak siyasi iktidara güzellemeler yapmıştı.Tiyatro tarihinde ilk kez bir yönetici iktidarı kollayarak tiyatro açılışı yapmıştı ve bu gözden kaçmıştı.Çünkü üstüne oturduğu koltuk kendine “bu dönemde” ihsan olmuştu.Olacaktı o kadar,ne önemi vardı ki bu minik ayrıntının…Koltuğun büyüsünden olsa gerek bahsi geçen “bu dönemde” tiyatroların,dozerlerle,kepçelerle yıkıldığını unutmuştu.Hatta tiyatroların yıkılmaması için koltuktan önce nasıl da kahramanca!mücadele ettiğini de…Unutuyoruz.Belleğimiz mi zayıf nedir…Ama benim gibi unutmayanların görevi de zamanı geldiğinde ortaya çıkıp gerçekleri hatırlatmak,meslektaşlarının ve sanat çevrelerinin vicdanlarını eşelemektir.

Her yıl Sinan Cemgil’in (bilenler bilir diyelim) mezarının başında okuduğu şiirleri okuma görevini,”konumu gereği”başkalarına devretti,”sevgili can arkadaşı” Hrant Dink’in mahkemelerine katılmayı unuttu…Bari her Cuma günü Moda semtinde yapılan muhalif gösterilere katılsa…Direnen insanlar salt sizin için bu hafta yapılacak eylemin başlığını “koltuğunu al da gel” olarak belirlediler ondan ayrılmamanız için.Hiç değilse meydanlarla olan ilişkiniz sürsün,sizi oralarda görmek isteyen birkaç kişi kaldıysa eğer mutlu olsunlar.

Muhsin Ertuğrul’un suretine denk düşen afilli fotoğrafınız pek etkileyici.(Milliyet Sanat dergisi –Ekim 2008)Bu poz verme,poz alma becerinizi keşke sahne üzerinde de gösterebilseydiniz.Ben özellikle görmek isterdim,ancak yönetim kurulu üyeliği yaptığım dönemde sizin “yönetmen” kadrosuna alınmanızın altına imza atarak kendimi bundan mahrum bıraktım.Bir kaç ay önce odanızın baş köşesinde İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş ile bir fotoğrafınızı görmüştüm,sahi ona ne oldu?Birileri sizi uyarmış olsa gerek ki acilen Muhsin Ertuğrul çerçevesi astınız odanıza.Ah Muhsin Ertuğrul,siz olmasaydınız nice olurdu bu tiyatronun hali?Sizin siyasi iktidarlara karşı dimdik duruşunuzu,şapkanızı alıp süzülerek çıkıp gidişinizi örnek almadılar,almayacaklar da,ancak gelecek kuşaklara masalcı ağabey kıvamında anlatıp duracaklar.

2010 yılına kadar ölmez sağ kalırsak,hala iktidar koltuklarında oturuyorsanız eğer,size bugün 17. sahnemizi açıyor muyuz sorusunu soracağımdan emin olabilirsiniz.Var olan tiyatrolar yerinde kalsın,tadilattan geçsin ben razıyım.Sayın yönetici sallamanın da bir raconu,adabı vardır,ayıp oluyor.Şehir Tiyatroların da “bugün söyleyecek sözü olan oyunlar oynanıyor” öyle mi?Peki bugüne kadar oynayan oyunların hepsi de haybeye oyunlar mıydı?Siz neredeydiniz Allah aşkına,bu kurumun en sıkı muhalifiydiniz,yöneticilik yaptınız,o oyunlara gidip beğendiniz ya da nefret ettiniz…Neden ses etmediniz diye sormazlar mı adama.Ya kendi yaptığınız oyunların bir sözü yok muydu,onlar sizin projeleriniz değil miydi?Şu anda sahnelenen oyunların çoğunluğu eski repertuvara aittir,sizin buyurduğunuz gibi “yeni,yeniden” gerçeğiyle örtüşmüyor hatırlatmak isterim.”Yine,yeni,yeniden…” güzel bir şarkı nağmesiyle canlanan şarkı sözleridir.

Olur da “Küçük Kemal Çocuk tiyatrosu” adı altında bir tiyatro açmayı düşünüyorsanız derhal vazgeçin derim size çünkü bu size yakışan bir şey değildir bir,ikincisi bu isim “büyük önder” e hakarettir,üçüncüsü de çocukları Mustafa Kemal Atatürk’ten soğutacaksınız.Kimsenin arkasına sığınmadan kendi doğrularınızı söylemeye başlasanız daha iyi değil mi?

Takdir edersiniz ki yöneticiler sağ duyulu olmak zorundadır.Duygusal,kişisel,ikili ilişkilerin girdabına düşerek yönetemezler tiyatroyu.Bunun örneklerini çok yaşadık.Bu örnekleri daha da yaşayacağımızı söylüyorsanız eğer,muhalefetin olmasını da sineye çekeceksiniz.

Şehir Tiyatroları zaaflı,ama sağlam bir kurumdur.Kesicilerin gücü ancak betonları delmeye yarar.Ancak sahnenin gücünü kırmak kolay değildir.Bu tiyatronun çalışanları susuyorsa eğer öğrendikleri terbiyeden,ya da kişisel korkulardandır.Kişisel korkularla işim olmaz,ancak tiyatro terbiyesi beni bile dize getirir.Biliriz ki,bugüne kadar hiçbir siyasi iktidar,sanat yöneticileri bu köklü kurumu yıkamamıştır.Zarar vermişlerdir belki ama,yıkamamışlardır.Siz madem bu kadar isteklisiniz işinizi iyi yapın,objektif olun,aynada bu kadar kendinizi seyretmeyin,düşmanlıkları bırakın,sanat icra eyleyin,tiyatroya hizmet edin…2010 yılını beklemeyin.2010,2020 yıllarında ne olacağı bilinmez.Hele belirsizliklerle kuşatılmış bu ülkede geleceğe dair fikirler oluşturmak hayalden öteye geçmemiştir.Bu tiyatronun tarihi görevde bir yıl bile kalamamış yöneticilerle doludur.Keşke böyle olmasa ama ne yazık ki böyledir.Bu gerçeği hatırlatıp sizi üzmekte hiçbir beis görmüyorum.Tam tersine bir gerçekle sizi yüz yüze getiriyorum.Ama siz zaten eğitimli bir kişisiniz,bu türden densizliklerle uğraşmazsınız.”birazcık hukuk” bilirsiniz,”birazcık da mimariden” anlarsınız.E bu kadar az bilgi yan yana geldiğinde bir bütünlük oluşturur ve o bütünlükle de benim ağzımın payını verirsiniz.Belki de “çocuk ne diyorsun…”diye başlayan o bildik aforizmalarınızla boğmak istersiniz beni;ama biliyor musunuz ben artık büyüdüğüm için sığ sulara girmemeyi çoktan öğrendim.

Gelelim sorularıma:

1-Şehir Tiyatroları belki de tarihinde ilk kez 1 Ekim’de tek tiyatroda perde açtı,neden?
2-Elektriğinin bile kaçak kullanıldığı,aylardır kirasının ödendiği bilinen Halaskar Gazi caddesinde açılacağı duyurulan “Harbiye Sahnesi” neden açılamıyor?Buraya bir çivi çakıldı mı,çivi çakılmayan bir tiyatronun neresinde prova yapılıyor?Açılacak 17 tiyatronun ilkini açmak için ne zaman harekete geçmeyi düşünüyorsunuz?
3-63 münhal kordonun 43 tanesini neden stajyere dönüştürüyorsunuz,bunun yasal dayanağını oluşturdunuz mu?Oluşturduysanız eğer kadro bekleyen bunca sanatçının geleceğini hiç düşünmediniz mi?Kalan A kadrolarına kimleri aldınız,tiyatro çalışanlarını mı,tiyatrocuları mı,yoksa başka isimleri mi..?
4-“Hizmet Bedeli” adı altında tiyatroya sanatçılar dışında kaç kişi alındı,bu alınan kişiler kendi alanlarında ehliyetli mi,yeterlilik durumları nedir?Halkla ilişkiler ve basın bürosuna en az beş kişinin alındığı gerçeği doğru mudur?Eğer bu alınan kişiler ehliyetliyse bu yıl tiyatronun tanıtımında,seyirciye ulaşmasında bir patlama yaşanacak mıdır?
5-Bu soruya bağlı olarak “sözü olan oyunlar”a kaç seyirci gelmiştir Ekim ayı içerisinde,seyirci sayısında bir artış var mıdır?
6-Macit Koper’in yönettiği “Kırmızı Pazartesi” adlı oyun için özel bir telif anlaşması mı yapıldı,eğer yapıldıysa bunun yasal dayanağı nasıl oluşturuldu?
7-Sanatçı İbrahim Can için,sezon açılış toplantısında verdiğiniz sözü yerine getirmek için bir çabanız var mı,İbrahim Can tekrar tiyatroya dönebilecek mi?
8-Yıllardır bu tiyatroya hizmet etmiş bir isim olan,yaptığı işi en iyi şekilde yapmaya çalışan Muhsin Kayar’ı basın bürosunun başından hangi gerekçeyle aldınız?Performansından memnun olmadığınız bir kişiyle neden uzun zaman çalışmayı sürdürdünüz?
9-“Genç Günler” başlığı altında sahnelenen “Leonca Lena”adlı oyunu 2008 repertuvarına koymanız ve sahnelemeniz doğru mudur?Yönetmeliğin 19-B maddesini size hatırlatmam için bir neden bulamıyorum,çünkü siz zaten biliyorsunuz.
10-Din konusunun tartışıldığı ve teması din olan bu oyunda (Leonca Lena)sansür yoluna gittiniz mi?Siz sansüre karşı bir sanatçı değil miydiniz?
11-2008-2009 repertuvarına aldığınız Ragıp Yavuz’un “Deli Dumrul” hikayesinden yola çıkarak yazmış olduğunu beyan ettiği “Mecbur Adam” oyunu yerine,neden Türk tiyatrosunun en önemli yazarı Güngör Dilmen’in “Deli Dumrul” oyununu oynatmadınız?Telif hakkı içerde mi kalsın istediniz?Orijinali ve daha iyisi varken neden dramaturginin bile tartıştığı ve raporunu böyle yazdığı bir oyunu sahnelemekte ısrar ediyorsunuz?
12-Yine repertuvara aldığınız Corialanus adlı oyunun neden Ali Taygun çevirisinde ısrar ettiniz?Oysa ki Şehir Tiyatroları tarihinde bu oyunun hep Edebiyat Fakültesi İngilizce semineri sonucu oluşturulmuş çevirisini tercih etmiştir.Bu çeviriyi isteyen ve yapan da dilinizden düşürmediğiniz Muhsin Ertuğrul’dur.1945 ve 1963 yıllarında hep bu çeviriyle sahnelenmiştir Corialanus.Kaldı ki Yılmaz Onay çevirisi de mevcuttur.
Şehir Tiyatroları sanatçılarının çeviri yapması,oyun yazması son derece olumlu bir gelişmedir.Ancak teliflerin çoğunu tiyatro çalışanlarının paylaşmasının bu dönemde olmasını nasıl açıklıyorsunuz?Bunun özel bir nedeni var mıdır?
13-25 oyun oynayan Geçmişten Gelen Kadın adlı oyununun neden oynamadığı ve programda yer almadığı konusunda bir açıklamanız var mı?Size muhalif kişilerin projelendirdiği bir oyun olması gerçeği mi sizin bu oyunu programa koymanıza engel oluyor?
14-Bu ve benzeri bir çok soruyu Şehir Tiyatroları çalışanlarının sorduğunu,olanı biteni sorguladığını ben biliyorum da bilmem siz biliyor musunuz?
15-Ama siz Nisan ayında sanatçıların ve sivil toplum kuruluşlarının şu anda olmayan Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu önünde sizi yuhalamasını da duymamıştınız değil mi?
...

Not:Ben bu sorularımı yasanın bana tanımış olduğu vatandaşlık hakkım olan “(” 27.04.2004 tarih 25445 sayılı resmi gazetede yayınlanan 2004\7189 Bakanlar Kurulu kararı ile yürürlüğe giren,4982 sayılı bilgi edinme hakkı) na dayanarak soruyorum.Çok kısa bir süre önce yine bu yasaya dayanarak aynı soruları ve başka sorularımı da İstanbul Valiliği ve Büyük Şehir Belediyesi üzerinden de sordum Genel Sanat Yöneticisi Orhan Alkaya’ya.Cevap bekliyorum.Ancak yönetim kuruluna sunduğum dilekçenin cevabının dilekçemin konusuyla hiç örtüşmemesi,bu sorularımı kamu oyu ile paylaşmama neden olmuştur.Eğer kendi yönetim kurulumda dilekçelerim değerlendirilmeyecekse,ben de vatandaşlık hakkımı
kullanacağımı beyan ediyorum.

Hülya Karakaş
27 Ekim 2008

16 Eylül 2008

Tiyatro kimin umurunda?

2008-2009 tiyatro sezonunun başlamasına, perdelerin açılmasına 15 günden az bir süre kalmasına rağmen yeni tiyatro sezonunda Devlet Tiyatroları (DT) ile İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda (İBŞT) hangi oyunların sahneleneceği hâlâ kamuoyuna açıklanmadı.


Oysaki hemen her yıl, en geç Ağustos ayının son günlerinde, bu tiyatrolar yeni sezon repertuarlarını (en azından birinci tur oyunlarını) kamuoyuna açıklar, belirlenen oyunların provaları da başlamış olurdu.


Bu iki önemli tiyatro kurumunun, perdelerini ekim ayında açacaklarını duyurdukları halde, repertuarlarını hâlâ açıklamamış olmaları dikkat çekici.


Öte yandan, en az bu “gecikme” kadar dikkat çekici bir başka şey daha var.


DT ve İBŞT’yi yönetenler, hem yeni sezon repertuarını kamuoyuna açıklamakta gecikmiş hem de bu gecikmeye dair bugüne dek herhangi bir açıklama yapma gereği ve sorumluluğu duymamışlardır.


Yoksa, DT ve İBŞT’yi yönetenler de tiyatrodan, tiyatroseverlerden umudu kestiler mi?


Yoksa onlar da “Nasıl olsa tiyatro kimsenin umurunda değil” diye mi düşünüyorlar?


Dilerim, DT ve İBŞT yöneticileri bu anlayışta olmasınlar. Bu “gecikme” ile "bu gecikmeye ilişkin bugüne dek herhangi bir açıklama yapma gereği ve sorumluluğu duymamaları" konusunda inandırıcı ve haklı bir gerekçe gösterebilsinler.

26 Mart 2008

...Ama beni iktidar yapan müdahale iyidir





“Ödenekli kurumların siyasi bürokrasi
tarafından yönlendirilmeye çalışılması
çok acı olduğu kadar çok komik
sonuçlara yol açıyor. Devlet Tiyatroları'nda
yaşanan atama süreci aynı zamanda
son derece komik bir görünüm arz ediyor
Hiçbir siyasinin ve bürokratın
sanat kurumuna müdahale hakkı yoktur.”

ORHAN ALKAYA

(“Sanatçılar Atamaya Tepkili!
Gül Kireklo’nun Haberi, Akşam Gazetesi, 27 Ağustos 2005
http://www.aksam.com.tr/haber.asp?a=2341,3&tarih=27.08.2005)


Tiyatromuzda ne zaman ciddi bir sorun yaşansa, tiyatrocular hemen siyasileri, bürokratları, ya da bilemediniz, eğitim sistemini günah keçisi ilan edip işin içinden sıyrılırlar. Tiyatrodaki kötü gidişatın, sıkıntıların nedenlerini hep tiyatro dışında arar, kendilerine toz kondurmazlar. Ama tiyatronun karakterini, niteliğini esas olarak nasıl tiyatrocular, onların tercihleri ve yaklaşımları belirliyorsa; aynı şekilde, tiyatroda yaşanan sıkıntılarda, sorunlarda tiyatrocuların da büyük bir “payı” ve sorumluluğu olduğu bir gerçektir. Bizzat tiyatrocular, onların tutum ve yaklaşımları da tiyatroya zarar verebilir, veriyor da. Tiyatro yazarı ve eleştirmeni Coşkun Büktel’in Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları (Dramatik Yayınlar, 1998) isimli kitabı, bu konuda kanıtlı ispatlı onlarca örnekle doludur. Yaklaşmakta olan 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü münasebetiyle ben de tiyatromuza bu açıdan bir ayna tutmayı gerekli görüyorum. Tiyatrocuların, yeri geldiğinde tiyatroya nasıl zarar verebildiklerini, siyasilerin tiyatroya haksız müdahalelerine menfaatleri gereği nasıl çanak tuttuklarını somut bir örnekle göstermek istiyorum.

Bilindiği gibi, Adalet ve Kalkınma Partili (AKP) İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş, 7 Ocak 2008 günü, İBŞT Genel Sanat Yönetmeni Nurullah Tuncer’i (ikinci kez) hiçbir gerekçe göstermeden görevden aldı. Yerine de şair, tiyatrocu, Birgün gazetesi yazarı Orhan Alkaya’yı atadı.

Belediye Başkanı Topbaş, Genel Sanat Yönetmeni Tuncer’i benzer bir şekilde daha önce de görevden almıştı. Tuncer, haksız ve hukuksuz olduğu gerekçesiyle bu görevden almaya itiraz etmiş, bir dava açmıştı. Sonrasında da Tuncer davayı kazanarak mahkeme kararıyla görevine geri dönmüştü. Tuncer, şimdi ikinci kez, üstelik bu sefer ortada bir de hukuk kararı varken, yine hiçbir gerekçe gösterilmeksizin görevinden alındı. Bu, Tuncer’in şahsında esas olarak tiyatroyu hedef alan, haksız, hukuksuz yeni bir siyasi müdahaledir. Aynı zamanda, Orhan Alkaya’nın deyişiyle “siyasi bürokrasi”nin, hukuk kararlarına da bir meydan okumasıdır.

Orhan Alkaya, 2,5 yıl önce, Devlet Tiyatroları (DT) Genel Müdürü Lemi Bilgin’in görevden alınmasına, “Hiçbir siyasinin ve bürokratın sanat kurumuna müdahale hakkı yoktur” diyerek karşı çıkmış bir tiyatrocuyudu. Ama, İBŞT Genel Sanat Yönetmeni Tuncer’in görevine haksız bir siyasi müdahaleyle son verilip yerine Alkaya’nın getirilmesi söz konusu olunca, aynı Alkaya, o iddialı beyanatıyla tamamen çelişen bir tutum takındı. Belediye Başkanı Topbaş’ın bir sanat kurumu olan İBŞT’ye yönelik “haksız” müdahalesine itiraz etmedi, karşı çıkmadı. Alkaya, sırtını bu haksız müdahaleye dayayarak genel sanat yönetmenliği koltuğuna oturmakta da bir sakınca görmedi. Hatta, AKP’li Topbaş’ın bir parmak şıklatmasıyla Tuncer’i sorgusuz sualsiz alaşağı edip, kendisini (Alkaya’yı) genel sanat yönetmenliği koltuğuna oturtmasını öyle benimsedi ki, bu müdahaleyi şu sözleriyle savunmaya, mazur göstermeye bile kalkıştı:

“...Nurullah Tuncer hangi gerekçeyle alındı?' diye bir soru sormuyorum. Çünkü Nurullah'ın görevden alınması değil görevin bana verilmesi söz konusu olan. Bu son derece doğal bir genel sanat yönetmeni değişimi. Dünyanın her yerinde birisinin başarısızlığından ötürü görevden alınması değil birisinin projesiyle birlikte göreve gelmesidir esas olan.”
(Orhan Alkaya, “Alkaya Memnun: Projelerim Onay Görmüş”, Efnan Atmaca ile Röportaj, Radikal Gazetesi,10 Ocak 2008)

Alkaya’nın bu savunmasında ileri sürdüğü mazeretler, Süleyman Demirel’in “Türkiye’de üs yoktur. Tesis vardır”, “Ege bir Yunan gölü değildir, Ege bir Türk gölü de değildir, binaenaleyh Ege bir göl değildir” türü efsaneleşmiş laf cambazlıklarına ne kadar benziyor değil mi? Alkaya, “...Nurullah'ın görevden alınması değil görevin bana verilmesi söz konusu...” diyor. Oysa herkes biliyor ki, Nurullah Tuncer istifa etmedi. Görevinden kendi isteği ya da rızasıyla da ayrılmadı. Tuncer’in genel sanat yönetmenliğine “son verildi”. Üstelik Tuncer, haksız ve hukuksuz bir şekilde “görevden alındığı” gerekçesiyle bir dava bile açtı. Alkaya’nın bütün bu gerçeklere rağmen hâlâ Tuncer’in görevden alınmadığını iddia etmesi, Demirel’in askeri üsleri “tesis” diye yutturmaya kalkmasından hiç de farklı değil. Adının değiştirilip “tesis” diye takdim edilmesi nasıl askeri üsleri meşrulaştırmıyor, masumlaştırmıyor, onların askeri üs niteliğini ortadan kaldırmıyorsa, Alkaya’nın yaptığı sözcük oyunları da, Tuncer’in “hiçbir gerekçe gösterilmeden görevden alındığı” gerçeğini ortadan kaldırmıyor, hakikati değiştirmiyor.

2,5 yıl önce, “hiçbir” istisna gözetmeden, “Hiçbir siyasinin ve bürokratın sanat kurumuna müdahale hakkı yoktur” diyen Alkaya, bugün Belediye Başkanı’nın bir sanat kurumuna yönelik antidemokratik müdahalesini “...son derece doğal bir genel sanat yönetmeni değişimi” olarak tanımlıyor. Basbayağı, selefi Tuncer’in görevine sezon ortasında, gerekçesiz, sorgusuz sualsiz son verilmesini sağduyuya, akla ve mantığa uygun bulduğunu, bunda bir yanlışlık, bir “anormallik” görmediğini söylüyor.

Alkaya, “Dünyanın her yerinde birisinin başarısızlığından ötürü görevden alınması değil birisinin projesiyle birlikte göreve gelmesidir esas olan” ifadesiyle de, Tuncer’e yapılan haksızlığa göz ardı edilebilir bir teferruat muamelesi yapıyor. Tuncer’in adaletsiz bir biçimde görevden alınmasını boşverin, benim göreve gelmemdir esas olan, diyor bir anlamda. Alkaya, bir belediye başkanının hiçbir gerekçe göstermeden, bir tiyatro genel sanat yönetmenini sezon ortasında, durduk yerde görevden almasına “Dünyanın her yerinde” ne dendiğinden ise hiç bahsetmiyor. Sırf Alkaya, Tuncer’in haksız bir şekilde görevden alınmasına karşı çıkmak “Dünyanın her yerinde” esastır demiyor diye, Tuncer’e reva görülen muamele yok sayılıp görmezden gelinebilir mi?

Bu yazının girişine epigraf olarak koyduğumuz demecinde Alkaya, ödenekli tiyatroların siyasi bürokrasi tarafından “yönlendirilmeye çalışılmasının” bile çok acı, çok komik olduğunu söylemiyor mu? Söylüyor. Ama, yine aynı Alkaya, o sözleri söylemesine vesile olan müdahaleden çok daha acı, çok daha komik, çok daha vahim bir siyasi müdahaleyi (Belediye başkanının Alkaya’yı iktidar yaptığı müdahaleyi) sadece “bir projenin yerine başka bir projenin tercih edilmesi” olarak savunup meşru göstermeye çalışıyor mu? Çalışıyor. Alkaya’nın dün söyledikleriyle bugün yaptıkları çelişiyor. Bugün söyledikleri de gerçeklerle bağdaşmıyor. Alkaya açık açık çifte standartlı davranıyor, bu tavrıyla benzer müdahalelere çanak tutuyor. Yarın Kültür Bakanı’nın da DT Genel Müdürü Lemi Bilgin’i hiçbir gerekçe göstermeden görevden alabilmesine, sadece “Birinin projesiyle göreve gelmesidir esas olan” diyerek yerine Mine Acar’ı atamasına meşruiyet kazandırıyor, davetiye çıkarıyor. Teşbihte hata olmaz, Alkaya kendimi savunayım derken, hırsıza yol gösteriyor.

Tabii, yalnızca Alkaya değil, tiyatro çevresi ve kamuoyu da genel olarak bu haksız müdahaleye gereken tepkiyi göstermedi. Daha önce benzer durumlarda, benzer müdahalelere (Örneğin, İzmit Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nda Yücel Erten’in istifaya zorlanmasına, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Lemi Bilgin’in hakkındaki soruşturmalar gerekçe gösterilerek görevden alınmasına, özellikle de AKP’li siyasilerin müdahalelerine) karşı çıkan, protestolar düzenleyerek, bildiriler yayınlayarak siyasilerden hesap soran tiyatrocular ve meslek örgütleri (İstanbul Şehir Tiyatroları Sanatçıları Derneği “İŞTİSAN”, Tiyatro Eleştirmenleri Birliği “TEB”, Devlet Tiyatroları Opera ve Balesi Çalışanları Vakfı “TOBAV”, Tiyatro Oyuncuları Derneği “TODER”, Özerk Sanat Konseyi vb.) çifte standartlı bir tutum takındı. Belediye Başkanı Topbaş’ın müdahalesini, Tuncer’in haksız bir biçimde görevden alınmasını umursamadılar. Belki de, kimi icraatları ve seçimleri eleştirilen ve Erten ile Bilgin’e nispeten harcanabilir görülen bir ismin (Nurullah Tuncer’in) görevden alınması, yerine de tiyatrocuların sempati duyduğu, aktif bir solcu muhalif imajı çizen daha medyatik birinin (Orhan Alkaya’nın) atanması söz konusu olduğu için, Tuncer-Alkaya değişikliğini zımnen hoş karşıladılar. Oysaki, görünüşte Alkaya’yı iktidara getiren bu müdahale de, esas itibariyle Topbaş’ın İBŞT üzerindeki keyfi vesayetinin yeni bir tecellisinden, siyasi bürokrasinin tiyatro üzerindeki antidemokratik iktidarının perçinlenmesinden başka bir şey değildi. Sadece tiyatro yazarı ve eleştirmeni Coşkun Büktel (coskunbuktel.com) tiyatrocu Hilmi Bulunmaz (tiyatroyun.com), tiyatro sitesi editörleri A. Ertuğrul Timur (tiyatrom.com), Yaşam Kaya (tiyatronline.com) ve tiyatro oyuncusu Orhan Aydın (tiyatrom.com) bu değişikliği gündemine alıp eleştirdi.

Tuncer-Alkaya değişikliğinin gerek zamanlaması, usulü ve yöntemi bakımından, gerekse hukuki, insani, ahlaki yönden “siyasi bürokrasi”nin kabul edilemez bir müdahalesi olduğu apaçık ortadaydı. Buna rağmen Alkaya da, genel olarak tiyatrocular ve meslek örgütleri de, bu müdahale karşısında çifte standartlı davranarak, siyasilerin tiyatroya yönelik benzer gayrimeşru müdahalelerine kapı açtılar. Bu ilkesiz ve tutarsız yaklaşımlarıya esas olarak tiyatroya zarar vermiş oldular.

Aslında, tiyatro yazarı Coşkun Büktel de, bundan tam 11 yıl önce, benzer bir çifte standarda dikkat çekmiş, bu çifte standardı eleştirerek yol açabileceği sakıncalar konusunda önemli uyarılarda bulunmuştu. Bugün benzer bir çifte standarttan söz ettiğimize göre, Büktel’in uyarılarına kimsenin kulak asmadığı anlaşılıyor. O gün yaşananlar, bugün tanıklık ettiğimiz durumla büyük bir benzerlik gösteriyor: Dönemin sosyal demokrat Kültür Bakanı Fikri Sağlar, (tıpkı AKP’li Topbaş gibi) dönemin Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Bozkurt Kuruç’u (tıpkı Tuncer’e yapıldığı gibi) haksız bir müdahaleyle görevden alıyor. Kuruç, bu karara itiraz edip dava açıyor. Danıştay da, Kuruç’un göreve iadesi yönünde bir karar alıyor. Ama Bakan Sağlar, ortada Danıştay kararı da olmasına rağmen yeni bir haksız müdahaleyle, bu kez Kuruç’u “geçici görevle” Antalya’ya göndererek, bir kez daha genel müdürlükten uzaklaştırıyor ve genel müdürlük koltuğuna tiyatro yönetmeni Yücel Erten’i oturtuyor. Bu tür hukuksuzluklara karşı olmasıyla tanına Erten de (tıpkı Alkaya gibi) kendisini iktidar yapan bu hukuksuzluğa karşı çıkmak yerine, bu hukuksuzluktan faydalanarak genel müdürlük koltuğuna oturmakta bir sakınca görmüyor. Bütün bunlara tanıklık eden Büktel, ta 11 yıl önce, siyasilerin haksız müdahalelerine çanak tutan bu çifte standardı öyle ibret verici, isabetli ve kapsayıcı bir biçimde değerlendiriyor ki, bir bakıma daha fazla bir şey söylemeye de hacet bırakmıyor:

“Bugüne dek, Danıştay kararlarını hep sağcılar uygulamaz ve bu yüzden hep solcular sağcıları eleştirirdi. Şimdi danıştay kararlarını solcular uygulamıyor ve eskiden bu durumu eleştirenlerin gıkı çıkmıyor. (...) Çifte standart solun ya da sosyal demokrasinin özelliği haline getiriliyor. Sol’a mal ediliyor. Sosyal Demokratlar, sosyal demokrasinin demokrat niteliğini yitirmesindeki tehlikeyi bugün bile görmüyorlar. Kısa vadeli bireysel ve partizan menfaatler uğruna hukukun üstünlüğü ilkesini ayaklar altına almanın, örneğin danıştay kararlarını uygulamama yolunu açmanın, uzun vadede ülkeyi nasıl bir kaosa götüreceğine aldırmıyorlar. Yarın gelecek sağ hükümetlerin Danıştay kararlarını uygulamayarak daha da tehlikeli süreçler başlatabileceğini düşünmüyorlar. Sosyal demokratların bugünkü hukuk tanımaz tutumları yüzünden yarın o tehlikeli süreçleri başlatacak sağ hükümetleri eleştiremeyeceği —eleştirme hakkını kaybedeceği— kimsenin aklına gelmiyor.”

(Coşkun Büktel, “Sanata Evet Diyen Vandallar”, Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları, s. 318, Dramatik Yayınlar, 1998)

Feridun Çetinkaya
20 Mart 2008


Not:

BirGün ve Taraf gazeteleri bu yazıyı yayımlamayı reddetmiştir.
İBŞT Genel Sanat Yönetmeni Nurullah Tuncer’in haksız bir siyasi müdahaleyle görevinden alınıp yerine (aynı zamanda Birgün gazetesi yazarı olan) Orhan Alkaya’nın atanmasını okurlarına “Şehre Orhan Alkaya geldi, gülümse…” başlıklı bir haberle sevinç içinde duyuran BirGün gazetesi yetkilileri, Yazı İşleri Müdürü Ahmet Tulgar ve Kültür Sanat Editörü Ulaş Gürpınar; yazarları Alkaya’yı genel sanat yönetmenliği koltuğuna çifte standartlı bir yaklaşım benimseyerek oturduğu için eleştiren bu haklı ve önemli yazıyı yayımlamayı reddetmiştir. BirGün yetkilileri, önce yazının uzunluğunu mazeret göstermiş ve bu yazıyı %70 kısaltılması koşuluyla yayımlayabileceklerini belirtmişlerdir. Kendilerine yazımın, iki ya da üç bölüm halinde yayımlanmasını kabul edebileceğimi söylediğimde, bu teklifim "kesinlikle öyle şey olmaz" biçiminde bir cevapla reddedilmiştir. Okurlarına en azından ana fikriyle ulaşsın düşüncesiyle, hakikatten yana, haklı ve önemli bu yazımı yarı yarıya kısaltmayı da sineye çekerek, kısa bir versiyonunu hazırlayıp BirGün gazetesine yeniden gönderdiğimde ise, bu kez karşıma birdenbire yepyeni bir “ret gerekçesi” çıkarılmıştır: “BirGün gazetesinin Kültür Sanat sayfalarında, kadrolu ve anlaşmalı olmayan yazarların, eleştirmenlerin yazıları yayımlanmaz” denilerek, bu yazının kısaltılmış biçimiyle de olsa BirGün gazetesi Kültür Sanat sayfasında yayımlanmayacağı tarafıma açıkça beyan edilmiştir. Oysaki sadece BirGün gazetesi internet sitesindeki Yazarlar bölümündeki TİYATRO KONUK YAZAR kategorisi bile gösterilen gerekçenin sadece sudan bir bahane olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Ama yazımı aldıktan sonra, nezaketen de olsa herhangi bir yanıt verme gereği duymayarak ve telefonlarıma çıkmaktan kaçınarak, Taraf gazetesinin de aslında hakikatten yana değil, çifte standarttan yana olduğunu açıkça göstermiştir.

Bu yazıyı BirGün ve Taraf gazetelerinde yayımlatmaya çabalarken yaşadıklarımı başlı başına ayrı bir yazıda anlatacağım ve değerlendireceğim. (FÇ)