3 Eylül 2007

Ben sana "tiyatrocu olamazsın" demedim...

I

“Tiyatro yaşama gücünü destekler:

Tiyatronun kaynağı, tragedya türünde doğal gelişimi etkileme gücünün, komedyada ise üreme güdüsünün kutsanmasıdır. Sanatlaşan tiyatro bu ilkel işlevini sürdürür. Bir yandan güldürerek, eğlendirerek yaşama dürtüsünü güçlendirirken, bir yandan acı çektirerek, heyecan vererek ruhsal arınmayı, rahatlamayı, boşalmayı sağlar. İyileştirme ve güçlendirme tiyatronun insan sağlığı alanındaki işlevidir.
Böylece tiyatro insanın sağlığını koruyarak pratik yarar sağlamakta, aynı zamanda kişiliğini geliştirerek uygarlaştırıcı bir rol oynamaktadır. Seyirci sahnedeki oyunun hem paydaşı, hem seyircisi olarak insan olmanın tüm potansiyelini yaşar. Bir yandan içinden sahnedeki eyleme katılarak sınırlarını zorlar ve güçlendiğini duyar, bir yandan da sahneyi seyrederek soğukkanlılığını korumasını, bilinçli ve esnek kalmasını öğrenir. Kendini ve çevresini tanımanın sevincini yaşar. Yaşama katılmanın mutluluğunu duyar. Eylemin heyecanını paylaşır, güçlendiğini görür. Derinliği anlamanın gururunu, kendine ve çevresine egemen olmanın güvenini duyar. Bütün bunlar birey için üstün bir zevk, toplum için uzun vadeli yarar sağlar. Tiyatronun işlevi sağlıklı, güçlü, kültürlü, ahlaklı, kişilik sahibi, etkin insan yetiştirmek ve böylece toplumun gelişimine yön ve hız vermektir.”

Sevda Şener
(Tiyatronun İşlevi, Oyundan Düşünceye, Gündoğan Yayınları, Ankara, Kasım 1993, s.77.)

II

“Şakşakçılara her yerde rastlanabilir: seçim alanlarında, devlet dairelerinde, çıkar çevrelerinde, hatta herhangi bir sanat kurumunda, buna elbette tiyatro da girer… Bunlar, yığını etkilemek üzere özel olarak tutulmuş kişilerdir. Henüz evrensel bilinç boyutlarına ulaşmamış yığınlar içinde iyi iş görürler. Çünkü dört beş kişinin görevleri gereği başlattıkları alkış, yığın psikolojisi içinde kalabalığa da bulaşır.”

Özdemir Nutku
(Alkışlarıyla Öldürenler, Uzatmalı Gerçekler, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1985, s.7.)

III

“Eleştiri konusunda artık yeni bir ahlâk edinmemizin zamanı gelmiştir: İsim vermemenin, yani korkaklık ve alçaklığın, aristokratça bir yücelik ya da tenezzül etmeyen bir soyluluk gibi gösterilmesine; eleştirinin somut örnek ve isim vermeden, doğruluğu ve haklılığı kendinden menkul bir takım genellemelerle ifade edilmesine, artık tüm okurlar sert tepki vermelidir.”

Coşkun Büktel
(Önsöz ya da “Konuşan Türkiye”(!)nin Susan Tiyatrosu, Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları, Dramatik Yayınlar, Eylül 1998, İstanbul, s.9.)


Tiyatro sevgimi, tiyatronun önemli ve değerli bir şey olduğuna dair inancımı, daha Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’ndeki öğrencilik günlerimde sorgulamaya başlamıştım. Bölümdeki arkadaşlarımla büyük bir heves ve iddiayla Agon tiyatro dergisini yayımlamaya giriştiğimizde, kuşkularımın gitgide artarak tiyatroyla arama ciddi bir mesafe koyacağını, zamanla beni bir çeşit yüzleşmeye, hesaplaşmaya iteceğini elbette bilmiyordum.

Değerli hocamız Profesör Dr. Sevinç Sokullu, son dersinde “Eee, artık tiyatro eğitiminizi tamamlayıp mezun oluyorsunuz. Bu dört yıl size ne kazandırdı, nasıl değerlendiriyorsunuz bu süreci?” diye sorduğunda, “Burası bize çok şey katmıştır, bu tartışılmaz. Ama, ben bu bölüme girdiğimde tiyatroyu çok seviyor, büyük bir tiyatro heyecanı duyuyordum, şimdiyse, bu dört yıllık eğitimin sonunda, tiyatroyu niye sevdiğimi unuttum” diye yanıtlamıştım. Evet, tiyatroyu gerçekten çok sevmiştim, çok önemli ve değerli bir şey olduğuna inanmıştım, ama niye?

İstanbul Kurtuluş Lisesi’ndeki sevgili öğretmenlerim Dilara Kahyaoğlu ve Serap Salkök’ün teşvikiyle ortaokul son sınıfta, tesadüfen tanışmıştım tiyatroyla, 1985 yılıydı. Kısa bir süre sonra da Türkiye’nin en köklü ve önemli amatör tiyatro deneyimlerinden biri olan Sarıyer Halk Eğitimi Merkezi Tiyatro Kolu’na (SHEM-TK) katılmıştım. Sarıyer’deki tiyatro çalışmaları heyecan verici yepyeni bir dünyanın kapılarını açmıştı önüme. Eğitim programı çerçevesinde verilen seminer ve dersler, yapılan sohbetler, oyun provaları, gönüllülük esasına dayanan işbölümü, disiplinli çalışma ve üretim süreci, sürekli kendimi geliştirmeye özendirdi beni. Kısa zamanda, düzenli kitap okuma alışkanlığı edindim, hemen hemen bütün kültür sanat dergilerini takip etmeye çalıştım. Tanık olduklarım ve yaşadıklarım üzerine daha çok düşünmeye, olup bitenleri daha çok sorgulamaya başladım. Tiyatro, ahlaklı, dürüst ve vicdan sahibi olmayı, güçlüden yana değil haklıdan, ezilenden yana durmayı, bilimselliği, akılcılığı ve çağdaşlığı öğütlüyordu. Doğruyu, yanlışı, gerçeği, iyiyi, kötüyü, güzeli, çirkini, romanı, şiiri, resmi, müziği… dahası kendimi ve içinde olduğum dünyayı gerçek anlamda tiyatro sayesinde keşfettim ve büyülendim. Bizzat “yaşadığım” bu deneyimin de etkisiyle, tiyatronun, insanları geliştirip “uygarlaştırarak” dünyayı daha yaşanılabilir kılabilecek sihirli bir güce sahip, çok önemli ve değerli bir şey olduğu inancını işte o günlerde benimsemiştim.

Ama DTCF Tiyatro Bölümü’ne girdikten bir süre sonra, benim amatör bir ruhla “yaşadığım”, tiyatro olarak tanıdığım, öğrendiğim, sevdiğim ve inandığım “şey” ile ülkemizdeki hâkim tiyatro anlayışı ve yaşantısı arasında büyük bir uçurum, büyük bir tezat olduğunu görmeye başladım: “Benim tiyatrom” ne kadar gerçekçi, hayatın içinde, katılımcılığı özendiren, devrimci, özgürlükçü, şüpheci, eleştiriye açık, “öteki”ne karşı hoşgörülü, derinlikli, sahici ve samimi ise, ülkemizde özellikle ödenekli tiyatrolar vasıtasıyla tiyatro diye sunulan “şey”in o derece gerçeklerden uzak, hayattan kopuk, edilgenliği dayatan, tutucu, itaatkâr, dogmatik, eleştiriye tahammülsüz, ötekini dışlayıcı, yüzeysel, yapmacık ve samimiyetsiz olduğunu gördüm. Büyük bir hayal kırıklığı yaşadım. Belki de bu yüzden, “Tanrım sen gerçekten varsan, neden dünyadaki bunca haksızlığa ve acıya izin veriyor, seyirci kalıyorsun?” benzeri bir sitemle, ben de tiyatroya duyduğum sevgiden kuşku duymaya, tiyatroya olan inancımı sorgulamaya başladım. Ben “bu tiyatronun” nesini sevmiş, nesini heyecan verici bulmuş olabilirdim? Gerçekten de tiyatro buysa, serap mı görmüştüm, bir tür vaha mıydı benim tutulduğum?

Zamanla hiç de yalnız olmadığımı gördüm. Tiyatro bölümündeki, benzer rahatsızlıkları duyan arkadaşlarımla bir araya geldik. Derdimizi ifade etmek, paylaşmak ve muhalif bir tiyatro hareketliliği başlatmak için Agon tiyatro dergisini çıkarmaya karar verdik. Bu arada, tiyatro yazarı Coşkun Büktel’in bir bakıma bizim derdimize de tercüman olan eleştiri yazılarını da dikkatle izliyorduk. Oyunu Theope’nin 1990 yılında İstanbul Şehir Tiyatroları’nda sahnelenmesinin ardından başladığı bu yazılarda Büktel, ülkemizdeki hâkim tiyatro anlayışıyla ilgili önemli tespitlerde bulunuyor, çarpıklıkları somut örneklerle bir bir ortaya koyuyordu. Agon’un gördüğü ilgi ve Büktel’in yazıları, tiyatro hakkındaki şüphelerimin, şikâyetlerimin vesvese olmadığını, benim gibi, pek çok insanın da bu rahatsızlığı duyduğunu gösteriyordu.

Biz Agon’u yaşatmayı beceremedik. Ama Büktel, her türlü yokluğa yoksulluğa, sansüre ve “aforoz”a rağmen on yedi yıldır, aynı ciddiyet ve titizlikle kaleme aldığı, kılı kırk yaran, yaratıcı, sarsıcı ve nesnellikten ödün vermeyen eleştiri yazılarıyla Türkiye tiyatrosunun içinde bulunduğu yozlaşmayı ifşa etmeyi, bu durumun sorumlularından hesap sormayı sürdürüyor. Bir tiyatro yazarı, bir eleştirmen olarak, tek başına da kalsa sergilediği ilkeli duruşu, haklılığı ve belki de en önemlisi, örnek alınması gereken yazı ve eleştiri ahlakıyla Türkiye tiyatrosunun geleceği için yol göstermeye, umut ışığı olmaya devam ediyor.

Eğer bugün tiyatronun önemli ve değerli bir şey olduğuna dair inancımı tümden yitirmemişsem, bunu en çok Coşkun Büktel’in nitelikli bir tiyatro için verdiği bu büyük mücadelesine borçluyum.

Büktel’in mücadelesi, tiyatroya inancımı ayakta tuttu ya, bir yanıyla da, bir çeşit turnusol kâğıdı işlevi görerek, beni tiyatrodan şüphe etmeye iten, hâkim tiyatro anlayışıyla ilgili gözlem ve tespitlerimin ne kadar yerinde olduğunu bir kez daha görmeme sebep oldu. Büktel yazılarında, somut olayları ele alıyor, kanıtlar, belgeler göstererek tiyatroyla ilgili yaklaşımlarını ve eylemlerini eleştirdiği tiyatro yöneticilerini, tiyatro profesörlerini, tiyatro yazarlarını, yönetmenlerini, eleştirmenlerini, çevirmenlerini ve tiyatro yayımcılarını, açık açık isimlerini vererek suçluyor, yetkinliklerini sorguluyordu. Suçlamalara hedef olan, eleştiriye ve niteliklerinin tartışılmasına tahammül gösteremeyen bu kişiler ise, çoğu zaman, haklarındaki ciddi eleştirilere cevap vermek, hakikati tartışmak yerine, sadece, ilkel bir intikam duygusuyla hareket ederek Büktel’i “aforoz” etmeyi, oyunlarına ve çevirilerine “ambargo koymayı”, yazılarını sansürlemeyi seçiyorlardı. Bu uğurda, gözlerini karartıp her yolu mubah sayabiliyorlardı. Tiyatroyla birinci dereceden ilgili oldukları için, tiyatronun uygarlaştırdığını, kültür ve ahlak sahibi yaptığını “varsaydığımız”, “farz ettiğimiz” bu insanlar, sırf görüşlerine ve eleştirilerine katlanamadıkları için, tiyatro yazarı Coşkun Büktel’e her türlü haksızlığı reva görebiliyorlardı.

Geçtiğimiz günlerde, yine bu türden öyle bir olaya, haksızlığa tanık olduk ki, aklım ve vicdanım bu durum karşısında sessiz kalmaya razı olmadı, artık isyan etti.

Tiyatrom.com internet sitesinin sahibi A. Ertuğrul Timur, 6 Ağustos 2007 günü, “Yaşasın Sansür!” başlıklı bir yazı yayımladı.

İlk bakışta, ironi olduğunu düşünüp her ne kadar mazur görmeye çalışsam da, yine de tüylerimi ürpertti bu yazının başlığı. Ne de olsa, tıpkı “Yaşasın İşkence!”, “Yaşasın Hırsızlık!” demek gibi, şakası bile ürkütücü, suçu övücü bir ifadeydi bu.

Yazıyı okuyup bitirdiğimde ise adeta kanım dondu...

Timur, kısa bir süre önce, Coşkun Büktel’in yönelttiği, gerçekleri okurlarından gizliyor, sansür yapıyor suçlamalarına yanıt olarak, Büktel’in kişisel internet sitesinde “Özdemir Nutku Skandalı” başlığıyla gündemde tutmaya çalıştığı bir konuyu, iki yıl gecikmeli de olsa sitesinde haber yapmıştı. O haberde de, yalan söyleyerek Büktel’in “Theope” adlı oyunu hakkında şaibe yaratmakla suçlanan tiyatro profesörü Özdemir Nutku’yu haklı bulduğunu açıklayarak, yeni bir polemik başlatmıştı.

Bilindiği üzere, 2005 yılı mayısında Ankara’da yapılan bir Devlet Tiyatroları (DT) Koordinasyon Toplantısı’nda, DT sanatçısı Şahin Ergüney, Coşkun Büktel’in 15 yıldır DT repertuarında olan “Theope” adlı oyununun sahnelenmesini önermiş, toplantıyı yöneten Edebi Kurul Başkanı Özdemir Nutku da, 17. yüzyıl Fransa’sında yazılmış Theope adlı bir başka oyun daha olduğunu, Fransızca bilenlerin bu oyunun Büktel’in Theope’siyle olan benzerliğini incelemesini “öğütleyerek”, Büktel’in oyununun özgünlüğü konusunda bir kuşku yaratıp konuyu kapatmıştı. Oyunuyla ilgili bu iddiayı öğrenen Büktel ise, Nutku’yu belge göstermeye, iddiasını kanıtlamaya davet etmişti. Aksi takdirde Nutku’nun yalancı durumuna düşeceğini yazmıştı. Bu ağır ithama rağmen, Profesör Nutku, bırakın bir benzerlik göstermeyi, 17. yüzyılda yazıldığını iddia ettiği Fransızca “Theope”nin “varlığına dair bile” bir tek kanıt ya da kaynak gösteremedi, derin bir sessizliğe gömüldü. Aradan geçen iki yıl boyunca yapılan araştırmalarda da, Nutku’nun varlığını iddia ettiği “17. yüzyıl Fransa’sında yazılmış “Theope” adlı bir oyun”a dair bir tek kayıt, bir tek bilgi ya da belge bulunamadı.

Bütün bu olup bitenleri bile bile Timur, yine de, “Theope”yle ilgili iddialarını kanıtlayamayan Özdemir Nutku’yu haklı bulduğunu söylüyordu. Koskoca bir tiyatro profesörü olarak Nutku’nun DT Edebi Kurul Başkanı sıfatıyla, varlığını dahi kanıtlayamadığı, hayali bir Fransızca “Theope” ile benzerliğini öne sürerek Büktel’in eseri hakkında şaibe yaratmasını “hoş karşılıyordu”: Hatta, “Ben de Özdemir Nutku’nun yerinde olsam aynısını yapardım” diyerek, Nutku’nun kendisinin bile sükûtu seçerek bir anlamda kabullendiği yalanı, mucidinden dahi çok savunuyordu. Yedi yılını harcayarak bin bir emekle yarattığı ve neredeyse hayatının kalan kısmını da adadığı yapıtı Theope’ye atılan çamuru temizlemeye çalışan Büktel’i ise bireysel meselesi için bir bardak suda fırtına koparmakla, kör dövüşü yapmakla suçluyordu.

Kendisi arka arkaya yazdığı üç yazıyla, Tiyatro… Tiyatro... dergisinin sahibi Mustafa Demirkanlı da yine Tiyatrom.com’da yayımlanan iki yazısıyla, Büktel’e sataşıp hakkında gerçekdışı ithamlarda bulunduktan sonra Timur, bu konuda artık hiçbir yazı yayımlamayacağını duyurarak, bizzat kendisinin açtığı yeni “tartışmayı” antidemokratik bir şekilde sonlandırmıştı.

İşte o irkiltici başlığı attığı yazısında, kendince gerekçeler göstererek bu kararını savunmaya çalışıyordu. Dahası, bu yaptığı “sansür” bile sayılsa, yine de bu kararının arkasında durmakta ısrarlı olduğunu özellikle vurguluyor, yazısını başladığı gibi “Yaşasın Sansür!” diyerek bitiriyordu. İşin trajik yanı, Timur’un yaptığının gerçekten de “sansür” olmasıydı.

Büktel aleyhinde aklına geleni yazıp söyledikten sonra, bu konuda artık yazı yayımlamayacağını ilan etmesi, aynı zamanda, Timur’un Büktel’e bir cevap ve düzeltme hakkı tanımayacağı anlamına geliyordu.

Timur’un, kararını savunmak için gösterdiği “Büktel’in kendi oyunundan dolayı kopardığı fırtınanın yıkıcı ve şahsi etkisini sitesine taşımamak” ve “şahsiciliğe taviz vermemek” türünden, kerameti kendinden menkul bahaneler, Büktel’in daha kaleme bile almadığı, henüz ortada bile olmayan, müstakbel “cevap yazısı”nı peşin peşin reddetmesinin gerekçesi olamayacağına göre, yapılan apaçık sansürdü. Ne yazık ki, Timur’un övündüğü de övdüğü de, işte bu yöndeki kararıydı.

Televizyonlarda, gazetelerde ve kültür sanat dergilerinde bazı haberlere, görüşlere ve yazarlara sansür uygulandığı hemen herkesin kabul ettiği ve ne yazık ki toplumumuzun kanıksadığı bir gerçek. Ama sansür yaptığını açık açık ilan edenini ve yaptığıyla pişkin pişkin “Yaşasın Sansür!” diye övünenini ben ilk kez gördüm.

Böylesi bir pişkinliğin “televoleler”de değil, tiyatro alanında, bir tiyatro yazarına, bir tiyatro eleştirmenine karşı ve genç tiyatroseverlerin tanıklığında sergilenmiş olması ise durumun vahametini daha da artırıyordu.

Üstelik Timur bununla da yetinmemiş, işi pişkinliğin de ötesine götürmüştü. Bir anket düzenleyerek, yaptığı sansürü okurlarına da onaylatmış, okurlarını da suçuna ortak etmişti. Daha bitmedi: Anketten istediği sonucun çıkması için, Büktel ve yapıtlarıyla ilgili gerçekleri çarpıtarak, okurlarını yanıltıcı nitelikte yönlendirmeler yapmaktan da çekinmemişti. Anketini okurlara şu sözlerle sunmuştu Timur:

“Tiyatrom.com olarak Yazar Coşkun Büktel'in Devlet Tiyatroları repertuar kurulundan geçemeyen çeviri ve eseri için bıkmadan usanmadan yürüttüğü bireysel sataşmalarından oluşan haber ve polemiklerini, hakaret ve küfürlere varan yazışmaları yayımlamayı reddetmekteyiz. Bu bireysel kör dövüşünü ve seviyesi düşük yazışmaları yayınlamamızı siz de sansür sayıyorsanız Coşkun Büktel kişisel sitesinde yada Hilmi Bulunmaz'ın Tiyatroyun sitesinde okuyabilirsiniz.
Bu kısıtlamayı nasıl karşılıyorsunuz.?”

(A. Ertuğrul Timur, Yaşasın Sansür!, Tiyatrom İnternet Sitesi, 6 Ağustos 2007, http://www.tiyatrom.com/aetimur_yeni_38.htm)

Oysa Coşkun Büktel’in, “Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları” ve “Yönetmen Tiyatrosuna Karşı” adlı kitaplarındakiler, henüz yayınlanmamış olanlar ve kişisel internet sitesinde yer alanlarla birlikte binlerce sayfayı bulan yazılarıyla verdiği ahlaki ve sanatsal mücadelenin de, “haber ve polemiklerinin” de, Timur’un iddia ettiği gibi “Theope” ve çevirisi “Ölüleri Gömün” adlı oyunların “Devlet Tiyatroları repertuar kurulu”ndan “geçememesiyle” falan hiçbir ilgisi yoktur. Olamaz da. Çünkü Büktel’in bu iki eserinin “Devlet Tiyatroları repertuar kurulundan geçememesi” gibi bir şey söz konusu değildir. Büktel’in bu iki eseri de halihazırda Devlet Tiyatroları repertuarındadır. “Theope” bundan tam 17 yıl önce, hemen hemen yazılır yazılmaz, “Ölüleri Gömün” ise 8 yıl önce, hemen hemen çevrilir çevrilmez Devlet Tiyatroları Edebi Kurulu’ndan geçmiş ve repertuara kabul edilmiştir.(*)

Timur’un, Büktel’in haber ve polemiklerini, “bireysel sataşmalar”, “hakaret ve küfürlere varan yazışmalar”, “seviyesi düşük yazılar” oldukları için yayımlamayı reddettiği de hiç inandırıcı değildi. Daha iki buçuk ay önce, 8 Haziran 2007 günü, Büktel’e gönderdiği ve daha sonra sitesinde de yayımladığı e-postada, kendisinin de okurlarının da Büktel’in “seviyesi düşük(!)” yazılarını okumayı arzu ettiğini kendi ağzıyla söylüyordu:

Sizin sizi ilgilendiren konuların dışında yaşanan güncel konularda da düşüncelerinizi daha sık okumayı bende okurlarımızda arzu eder. (Theope konusu dahil) dilediğiniz konuda dilediğiniz özgürlükte dilediğinizce bir yazı yazıp yollarsanız bizde her zaman size sayfalarımızda yer veriririz asla sansürlü falan değilsiniz Hatta dilerseniz dilediğinizce beni eleştiren bir yazı da olabilir. Ayrıca imza kampanyamıza verdiğiniz destek için teşekkürler, saygılar

Ertuğrul Timur”

(A. Ertuğrul Timur, Theope Konusu ve Tiyatrom.com’un Sansürcülüğü Meselesi, Coşkun Büktel’e E-mail 1, 8 Haziran 2007, http://www.tiyatrom.com/aetimur_yeni_36.htm)

Sitesinde 27 Temmuz günü de benzer şeyler yazmıştı Timur. Yani okurlarına söylediğinin aksine daha birkaç hafta öncesine kadar da, Büktel’in haber ve polemiklerini “bireysel sataşmalar içerdiği, hakaret ve küfürlere vardığı” gibi bir gerekçeyle reddetme eğiliminde ya da düşüncesinde değilmiş:

“… Oysa ben görmezden geliyorum demedim, gördüm biliyorum, ama karşılıklı suçlamalar yapılmış, savunması da yapılmış geride kalmış bu polemiği 2 yıl aradan sonra gündeme taşıyacak önemde bulmuyorum, anlamında bir yanıt vermiştim. Halen de aynı düşüncedeyim. Fakat şu an yazmakta olduğum bu yazıyı, daha önce Sayın Büktel’e gönderdiğim ve altta yer vereceğim e-posta’ları, bu hafta köşemde yayımlayacağım ve Sayın Büktel’in sitesindeki “Theope” konulu polemiklere de link vermek suretiyle yer vermiş olacağım. Bunu da yeterli görmez ise Sayın Büktel konuyu istediği şekilde yazıp düzenleyip yollayabilir ve yer veririz.

Açık konuşmak gerekirse bu yer vermemin gerekçesi bu polemiği 2 yıl aradan sonra hala gündemde tutmaya değer bir yan bulmamdan dolayı değildir, yer veriyorum çünkü artık tiyatro dünyasında önemli bir mevzi sayılan “tiyatrom.com”un sansürcülük yaptığı iddialarının son bulmasını istiyorum. Bu yazı Sayın Coşkun Büktel’e, konuyla son derece ilgili olan Sayın Hilmi Bulunmaz’a birer kopya iletilip ayrıca köşemde yer verilecektir.”

(A. Ertuğrul Timur, Theope Konusu ve Tiyatrom.com’un Sansürcülüğü Meselesi, 27 Temmuz 2007, http://www.tiyatrom.com/aetimur_yeni_36.htm)

Görüldüğü gibi, Timur’un anketini okurlarına sunarken verdiği bilgiler doğru değil, söyledikleri de gerçeği yansıtmıyor.

Ama ne acıdır ki, sonuçta, “bir tiyatro haber sitesi” olarak tanımlanan Tiyatrom.com adlı internet sitesinin tam 1.005 “tiyatrosever” okuru, Timur’a kanarak bu sansürü onaylamış, bu sansüre hak vermiş. Sudan bahanelerle yapılan bu sansürü kınayansa sadece 12 kişi olmuş.

Özdemir Nutku gibi hayatını tiyatroya vakfetmiş, Devlet Tiyatroları Edebi Kurul Başkanlığı yapan bir tiyatro profesörü, başkanlık ettiği bir toplantıda, yalnız profesörlerin vakıf olabileceği bir bilgi veriyormuş edasıyla, otuz kişinin önünde açık açık yalan söyleyerek, dürüstlüğüyle tanınan ve övünen bir tiyatro yazarının emeğine çamur atacak kadar ileri gidebiliyor!..

Tiyatrom.com gibi tiyatroculara, tiyatroseverlere hitap ettiğini iddia eden bir yayının sahibi A. Ertuğrul Timur, hem açık açık sansür uygulayıp “Yaşasın Sansür!” diye başlık atabiliyor, hem de açıkça okurlarını yanıltarak onlara yaptığı sansürü onaylatma cüretini gösterebiliyor!..

Eğer tiyatro, yazar, yönetmen, oyuncu, eleştirmen, tiyatro profesörü, tiyatro yayımcısı gibi tiyatroyla birinci dereceden ilgili insanlarda, “tiyatrocularda” dahi yalana, sansüre, ifade özgürlüğünün engellenmesine karşı ortak bir bilinç, en azından ahlaki ve vicdani bir duyarlılık yaratamamışsa, “seyircilere” adaletsizliğe, yoksulluğa, cehalete, gericiliğe, işkenceye karşı mücadele gücü verecek, uyarıcı ve caydırıcı nitelikte ortak bir vicdan, ortak bir ahlak, ortak bir bilinç nasıl aşılayabilir, seyircinin gözünde nasıl inandırıcı olabilir?

Timur’un tam 1.005 “tiyatrosever” okuruna sansürü onaylattığı ankete bakarsak: Ya tiyatronun, varsayıldığı gibi dünyayı ve insanları olumlu yönde geliştirecek, eğitecek, sansüre vb. haksızlıklara karşı ahlaki bir duruşu özendirecek bir etkisi ve gücü yoktur; ya da ülkemizde tiyatro alanında söz sahibi olanlar, üniversitelerin tiyatro bölümlerinde hocalık yapanlar, tiyatro yazarları, yönetmenleri, oyuncuları, eleştirmenleri ve yayımcıları bugüne kadar Türkiye’de bu etkiye ve güce sahip nitelikli bir tiyatro kültürü yaratamamış, başarısız olmuştur.

İddia edildiği gibi gerçekten de tiyatronun uygarlaştırıcı ve eğitici bir gücü, etkisi olsaydı, bu gücün öncelikle ve en azından tiyatro yapan kişilere bir yararı olması gerekmez miydi? Tiyatronun tiyatroculara bile yararı olamıyorsa, seyirci için ne ifade edebilir, nasıl bir önemi ve değeri olabilir?

Bir tiyatro yazarının yapıtına göz göre göre iftira atılmasına, düşüncelerinin açık açık sansür edilmesine sessiz kalıp bunu kanıksadıktan sonra, bu vandallığı onaylayıp “yaşasın!” nidalarıyla övmeyi olağan saydıktan sonra, tiyatro dünyanın en popüler sanatı, Türkiye’deki tiyatrocuların hepsi de birer Shakespeare olsa ne yazar!



Feridun Çetinkaya
/ 2 Eylül 2007 Pazar




* Timur, geç de olsa, kendince bir düzeltme yayımladı. “Theope’nin Devlet Tiyatrosu repertuar kurulundan geçmediği” konusunda okurlarını doğru bilgilendirmediğini kabul etti. Coşkun Büktel’den ve okurlardan özür diledi. Ama Timur’un bu düzeltme notunda yer alan bir ifadesi, özür dilerken bile samimi olamadığını, gerçekleri gizlediğini gösteriyor: “Bir süre önce yazdığım yazıda Sayın Coşkun Büktel'e ait Theope adlı eserin ve yaptığı çevirinin DT repertuar kurulundan geçmediğini yazmıştım. Sayın Coşkun Büktel'in her iki eseri de repertuar kurulundan çok uzun süre önce geçmiş olup repertuar kurulunda değil bir başka aşamada takılmıştır. Bu yanlış (yalan değil yanlış) bilgiyi düzeltir yanlış bilgilendirmeden dolayı Sayın Coşkun Büktel ve okurlarımdan özür dilerim. Teknik olarak kurul adı ve aşaması yanlış olup yazımdaki diğer bahis konuları geçerliliğini korumaktadır.” Timur, özrü kabahatinden büyük bu çalakalem düzeltmeyi, alakasız bir yazısının dibine sıkıştırarak, aklı sıra vaziyeti kurtardığını sanıyor ise yanılıyor. Maalesef Timur’un düzeltmesini de düzeltmemiz gerekiyor. Çünkü bu “yanlış” sıradan bir “yanlış” değildi. Düzeltmesinin başında “Bir süre önce yazdığım yazıda Sayın Coşkun Büktel'e ait Theope adlı eserin ve yaptığı çevirinin DT repertuar kurulundan geçmediğini yazmıştım.” diyen Timur, bunu hangi yazı olduğunu belirsiz bırakmıştı. Biz söyleyelim, Timur bu yanlış ifadeyi sadece bir yazısında değil, tam 1.005 okuruna sansürü onaylattığı anketini sunarken de kullanmıştı. Bu “yanlış” bilgiyi vererek, okurlarını kendi deyişiyle “Büktel’in haber ve polemiklerinin, bireysel sataşmaları”nın gerekçesi konusunda yanıltmıştı. Dolayısıyla bu herhangi bir yazıdaki, herhangi bir yanlış değildi. Aynı zamanda, Timur’un anketini iyice tartışmalı hale getiren vahim bir “yanlış”tı.