15 Ocak 2007

Oyunları Niye Okumalıyız?

Edward Albee*

Öyle saçma bir soru ki bu, cevaplamakla yetinmeyip niye sorulduğunu da anlamamız gerekir. En yalın biçimde söylersek: Oyun metinleri (iyileri, yani yalnızca, şu ya da bu şekilde önem taşıyanlar) birer yazınsal yapıttır; sahnelenince daha çok insana ulaşırlar ama sahnelenmeseler de eksiksiz bir deneyim yaşatırlar.

Birkaç yıl önce, orkestrası kısa bir süre sonra eserlerine hayran olduğum genç bir besteciye ait yeni bir yapıtın dünya prömiyerini gerçekleştirecek genç bir şefle konuşuyordum. “Ah, bu eseri dinlemek için sabırsızlanıyorum!” dediğimde şef, “Öyleyse niye dinlemiyorsunuz? Neden okumuyorsunuz onu?” diye karşılık verdi. Orkestra notalarını vermeyi teklif etti (okuyup böylece dinlemiş olmam için). Ah, ne yazık ki ben müzik okuyamam. Müzik bir dil, ama benim yabancısı olduğum bir dil, bu yüzden tercüme edemem. Müziğin nasıl okunacağını bilseydim, her halükârda parçayı konserden önce dinleyebilecektim (hem de konser fantezileriyle yorumlanmamış, renklendirilmemiş haliyle). Müzisyen olmayan çok az kişi bir notayı duyabilecek kadar iyi müzik okuyabileceğinden belki uç bir örnek bu, ama konumuzla bazı paralellikler de taşıyan kışkırtıcı tartışma konuları açıyor. Sözün özü, bir oyunu okumayı bilen herkes, yazarın oyununu yazarken seyrettiği ve dinlediği gösteriyi, oyuncuların ve yönetmenin yardımı olmadan tam olarak seyredip dinleyebilir.


Bir oyunun nasıl okunacağını bilmek (nasıl okunacağını öğrenmek) göz korkutucu ya da karmaşık bir mesele değildir. Bir roman okurken, romancı size günbatımını betimlediğinde sözcükleri yalnızca okumakla kalmazsınız; sözcüklerin betimlediklerini “görür”, romancının diyalog kullandığı yerlerde, okuduğunuzu sessizce “dinlersiniz”... düşünmeksizin, otomatik olarak. O zaman niye bir oyun metninin okuyucuya çok daha büyük sorunlar çıkaracağı varsayılsın ki? Oyun metninin kendine has dizgi biçimi dışında yöntemler aynı; aklın sergilediği cambazlıklar aynı; sonuçların farklı olmasına gerek yok. Oyun yazmaya başlamamdan çok önce tiyatro oyunları okuyordum –Shakespeare, Çehov-; daha doğrusu ilk ciddi oyunumu seyretmemden çok önce. Bu oyunları oynanırken görmek, okurken görmekten farklı bir deneyim miydi? Elbette. Peki daha eksiksiz, daha doyurucu bir deneyim miydi? Bence değildi.

Yıllar içinde, daha çok oyun izledikçe, daha çok oyun okudukça, doğal olarak, oyunları okurken oynanıyormuş gibi kafamda canlandırmakta o derece ustalaştım. Yine de, şunun doğru olduğu kanısındayım: Hiçbir sahneleme çok iyi bir oyunu olduğundan daha iyi yapamaz ve çoğu sahneleme ya işin başındaki zekâların samimiyetle çabalasalar dahi işin üstesinden gelemeyecek düzeyde olmalarından ya da sahneye koyanların bizim bir seyirci olarak oyunda yaşayacağımız deneyimin sınırlı ve yalnızca kısmi olması sonucunu doğuracak ölçüde “yoruma” veya “tasarıma” kafayı takmaları yüzünden, yetersizdir.

Buna ek olarak (çoğu zaman), sahneleme önemsiz (ya da berbat) bir oyunun olduğundan çok daha iyi görünmesini sağlayabilir. Tabii ki, aynı zamanda, kötü bir oyunun olduğundan çok daha kötü görünmesine de neden olabilir. Tanrı yardımcımız olsun! Ne zaman bir oyun yazma yarışmasında jüri üyeliği yapsam, kendim de dahil tüm jüri üyelerinin yarışmadaki oyunları, bir temsillerini izlemiş olsak bile (hatta özellikle o zaman), okumalarında ısrar ederim. Bu ısrarımın sonunda şu tepkilerle ne kadar sık karşılaştım: Ya “Vay canına! Bu oyun izlediğim
sahnelemesinden çok daha iyi!” ya da “Vay canına! Yönetmen kesinlikle oyunun olduğundan çok daha iyi görünmesini sağlamış.”

Bugün büyük ölçüde yaygın olan tiyatro türüyle (yorumun, yeniden düşünmenin, budamanın, eklemenin, hatta çoğu zaman izin bile almadan yazarın metninin yeniden yazılmasının olağan karşılandığı yönetmen tiyatrosuyla) sorun daha beter bir hal aldı. Becerimizin ve sanatımızın tiyatroseverlerle (hem metin hem de sahneleme aracılığıyla) çifte bağ kurmamızı sağlamasından mutluluk duyan biz oyun yazarları, bunun iki yanı keskin bir kılıca dönüşmesinden rahatsız olduk. Ben doğru bir sahnelemede her şeyin (oyunculuğun, yönetmenliğin, tasarımın, hatta yazımın) görünmez olması ve gürültüye getirilmeden yazarın niyetiyle baş başa kalmamız gerektiğine inanıyorum. Ölümcül yanlış, yorumun yaratıcılıkla eşdeğer bir şey sanılmasıdır.

Oyun seyretmemenizi öneriyor değilim. Birçok mükemmel yapım var, ama sakın aklınızdan çıkarmayın ki yapım bir fikir, bir yorumdur; sayfanın üzerindeki oyunu bilmediğiniz sürece, size sunulan yorum elden düşmedir ve yazarın niyetinden önemli derecede sapmış olabilir. Elbette, sizin oyunu okumanız da bir fikir, bir yorumdur; ama böylesinde yazarla buluşmanızda araya giren daha az el (ve akıl) vardır.

* Bu yazı, Francis Ford Coppolla’nın Zoetrope: All-Story isimli yazın dergisinin, 2000 yılı kışında yayımlanan 4. cildinin “Tek perdelik oyunlar” temalı 4. sayısından alınmıştır. İngilizce orijinali şu sayfada okunabilir:

http://www.all-story.com/issues.cgi?action=show_story&story_id=85

(Dipnota eknot (2010): Edward Albee bu yazısını 
"Read Plays?" başlığıyla, 2005 yılında yayımlanan "Stretching My Mind" adlı kitabına da almıştır.)

Çeviren: Feridun Çetinkaya
(Ocak 2007)