1 Mart 2002

Coşkun Büktel "tiyatro oligarşisi"ne karşı



“Ama ne yapacaksınız, Shakespeare’in özellikle

Shakespeare’in yapıtlarına balta olmak,
onun metnini bozmak, ona eklemeler yapmak,
bu büyük ozanı, baştan yazmak tutkusu bizde
kimilerince halka hizmetin gereği gibi
gösterilmektedir. Yarın bakarsınız Desdemona’ya
Othello’nun boğazını sıktırırlar! Onun için ne
yapın edin, bugünlerde Shakespeare’i okuyun,
adamın yazdıkları aklınızda bulunsun.”

Melih Cevdet ANDAY


(Shakespeare Düşmanları başlıklı yazı, 11 Kasım 1977, s.94

Yazarın Yasak isimli kitabından, Çağdaş Yayınları 1978)


Özellikle Theope (Taş Kitaplar, Ekim 1993), Shakespeare’siz Herifler (Dramatik Yayınlar, Eylül 1998) adlı oyunlarıyla ve eleştiri yazılarını bir araya getirdiği Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları (Dramatik Yayınlar, Eylül 1998) adlı kitabıyla bilinen Coşkun Büktel’in, “Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı Bir Shakespeare ve Nâzım Hikmet Savunması adlı yeni eleştiri ve inceleme kitabı çıktı (Kaknüs Yayınları, Eylül 2001).

Coşkun Büktel, bu kitabında esas olarak “yönetmen tiyatrosu” kavramını tartışıyor. Büktel, bu tartışmayı yapmaktaki amacının, kendi deyişiyle, “yönetmen tiyatrosu” denen kavramla bir “estetik hesaplaşma”ya girişmek olduğunu söylüyor. Çünkü Büktel’e göre, “yönetmen tiyatrosu” anlayışı “(...) Türk tiyatrosunun atmışlı yıllarına (yani istisnasız herkesçe Türk tiyatrosunun ‘altın çağı’ olarak kabul edilen yıllarına) yetmişlerin başında son vermiş olan, tiyatromuzu felç etmiş olan bir ‘hastalıktır’.” (“Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı... s.10) ve bu hastalıktan acil olarak kurtulmak gerekmektedir. “Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı Bir Shakespeare ve Nâzım Hikmet Savunması, “yönetmen tiyatrosu” hastalığını tespit ve teşhir etmek için, bu hastalığı ortaya çıkaran etkenler karşısında caydırıcı olması, bir tür panzehir işlevi görmesi için yazılmış.

Büktel öncelikle, tiyatromuzdaki bu hastalığı, kimse görmezden gelemesin ve bu hastalığa dikkat çekenlere itiraz edilemesin diye, bilimsel yöntemlerle teşhis etme yoluna gitmiş. Bunun için “yönetmen tiyatrosu” yaklaşımının somut uygulamaları, örnekleri olarak seçtiği iki yapımı incelemiş. Yani bir başka deyişle, bu hastalığın izlerini taşıyan kadavralar üzerinde çalışmakla başlamış işe. “Yönetmen tiyatrosu”yla ilgili iddialarını bu yapımları değerlendirerek, bu yapımlardan somut örnekler vererek ortaya koymuş. Bu yapımların ikisi de 1998-99 sezonu İstanbul Devlet Tiyatrosu programından, biri Nesrin Kazankaya’nın yönettiği Kısasa Kısas (W. Shakespeare), diğeri ise Yücel Erten’in yönettiği Ferhad ile Şirin (Nâzım Hikmet).

Büktel, kitabında, bu yapımları şekillendiren “yönetmen tiyatrosu” anlayışının neden olduğu olumsuzlukları ve arazları tek tek mercek altına alıp değerlendiriyor. Söz konusu yapımlardaki olumsuzlukların sorumlusu olarak gördüğü yönetmenler Yücel Erten ve Nesrin Kazankaya’yı çok sert ifadelerle yeriyor.

Bu yönetmenleri, tiyatronun gereklerini yerine getirmemekle, sahneledikleri metnin asgari doğrularını bile sahneye taşıyamamakla, “asparagas tiyatro” yapmakla, kendilerine sunulan olanakları ziyan etmekle suçluyor. Bu yapımlardaki çarpıklıkları ve tiyatral tutarsızlıkları kanıt olarak göstererek “yönetmen tiyatrosu” anlayışını mahkûm ediyor.

Büktel’e göre, “yönetmen tiyatrosu” anlayışı ile oyun sahneleyen yönetmenler, seyirciye “anlamlı bir bütün” sunmak gibi bir kaygı duymuyorlar. Sorumsuz davranıyorlar. “Yorum yapıyorum, özgürüm...” zırhına bürünerek, aslında sorumluluk almaktan ve hesap vermekten kaçıyorlar. Bu yönetmenlerin sorumsuzca yaptıkları tutarsız ve keyfi seçimler sonucunda da, seyirciyi sıkan ve seyircinin tiyatrodan kaçmasına neden olan yapımlar çıkıyor ortaya. Bu nedenlerle Büktel, Yücel Erten ve Nesrin Kazankaya nezdinde bir bakıma “yönetmen tiyatrosu” hastalığına yakalanmış tüm yönetmenleri suçluyor ve bu yönetmenlerden sahneledikleri oyunların yazarlarına ve bu yapımları izleyen seyircilere haksızlık yaptıkları için hesap soruyor.

Büktel, ülkemizde genel olarak anlaşıldığı ve uygulandığı biçimiyle “yönetmen tiyatrosu” yaklaşımının ne olup ne olmadığını, bu yaklaşımın ne tür yanlışları ve olumsuzlukları beraberinde getirdiğini ilk kez bu denli kapsamlı, anlaşılır ve açık biçimde, tek tek somut örneklerle, tek tek isim vererek ortaya koymuş oluyor. Tiyatro yapmanın sanki tek çağdaş biçimiymiş gibi “lanse” edilen “yönetmen tiyatrosu” yaklaşımının çoğu zaman aslında bayağılığı, yetersizliği, kolaycılığı, keyfiliği, kötü olanı gizleyen bir tür kılıf olduğu gerçeğini vurguluyor. Tek doğru ve çağdaş tiyatro yapma biçimiymiş gibi özellikle Yücel Erten, Kenan Işık, Işıl Kasapoğlu, Müge Gürman, Nesrin Kazankaya gibi yönetmenlerin yapımlarıyla, özellikle Devlet Tiyatroları tarafından dayatılan “yönetmen tiyatrosu” yaklaşımının tiyatromuz açısından nasıl bir tehlike ve felaket oluşturduğuna dikkat çekiyor.

Coşkun Büktel, “yönetmen tiyatrosu” konusunu her yönüyle ele alırken aynı zamanda örnek bir incelemeci tavrı sergiliyor. Kısasa Kısas ve Ferhad ile Şirin oyunlarını, amacı “bağcıyı dövmek değil, üzüm yemek olan” her yönetmenin yapması gerektiği gibi tüm yönleriyle, “nesnel” bir bakış açısıyla ele alıyor. Yazarları açısından, oyun metinlerinin dramatik yapısı ve değerleri açısından, çevirisinin niteliği açısından, oyunculuk açısından, dekor açısından vb... Bu konularla ilgili bilgiler veriyor. İncelemesi boyunca hiç üşenmiyor, yaptığı her değerlendirmenin, ileri sürdüğü her iddianın, söylediği her sözün, her yargısının dayanaklarını, kanıtlarını ortaya koymaya özen gösteriyor. Bu özellikleriyle kitap, tiyatroda yazar, metin, çeviri, yönetmen, çağdaşlık, yorum, metindeki dramatik değerlerin sahneye taşınması, oyunculuk ve eleştiri gibi konulara getirdiği bakış açısıyla ve bazı kavramlarının çağdaşlık adı altında nasıl yozlaştırıldığını, nasıl çarpıtıldığını tek tek somut örneklerle ortaya koymasıyla bir ders kitabı niteliği de kazanıyor.

Coşkun Büktel, “yönetmen tiyatrosu” konusunu her yönüyle ele alırken aynı zamanda örnek bir incelemeci tavrı sergiliyor. Kısasa Kısas ve Ferhad ile Şirin oyunlarını, amacı “bağcıyı dövmek değil, üzüm yemek olan” her yönetmenin yapması gerektiği gibi tüm yönleriyle, “nesnel” bir bakış açısıyla ele alıyor. Yazarları açısından, oyun metinlerinin dramatik yapısı ve değerleri açısından, çevirisinin niteliği açısından, oyunculuk açısından, dekor açısından vb... Bu konularla ilgili bilgiler veriyor. İncelemesi boyunca hiç üşenmiyor, yaptığı her değerlendirmenin, ileri sürdüğü her iddianın, söylediği her sözün, her yargısının dayanaklarını, kanıtlarını ortaya koymaya özen gösteriyor. Bu özellikleriyle kitap, tiyatroda yazar, metin, çeviri, yönetmen, çağdaşlık, yorum, metindeki dramatik değerlerin sahneye taşınması, oyunculuk ve eleştiri gibi konulara getirdiği bakış açısıyla ve bazı kavramlarının çağdaşlık adı altında nasıl yozlaştırıldığını, nasıl çarpıtıldığını tek tek somut örneklerle ortaya koymasıyla bir ders kitabı niteliği de kazanıyor.

“Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı Bir Shakespeare ve Nâzım Hikmet Savunması, üzerinde çok konuşulacak bir kitap. Tiyatroyla ilgili insanların bu kitabı mutlaka okuması için geçerli pek çok neden var. Çünkü bu kitapta, tiyatro hakkında pek çok önemli konuda, pek çok önemli değerlendirme yer alıyor. Büktel, “yönetmen tiyatrosu”nun zaaflarını tartışırken, bir yandan da, tiyatromuzda nasıl bir ilkelliğin ve yetersizliğin iktidarda olduğunu kafalarda hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak kesinlikte ortaya koyan çarpıcı, somut örnekler veriyor bu kitapta. Kimsenin dikkat etme ve dikkatlere sunma zahmetine girmediği pek çok konuyu gündeme taşıyor. Örneğin Kısasa Kısas yapımından hareketle bazı Shakespeare çevirilerindeki, yetersizlikleri, yanlışları tek tek örneklerle ortaya koyuyor. Bugün tiyatro ortamımızın en yetkili dramaturg ve çevirmenlerinden biri olarak sunulan Zeynep Avcı’nın yaptığı Kısasa Kısas (Toplu Oyunlar I, W. Shakespeare, Çeviren-Uyarlayan Zeynep Avcı, Mayıs 1996) çevirisinden örnekler veriyor. Karşılaştırmalı çevirilerle, tüyler ürpertici çeviri yanlışlarını göstererek, Zeynep Avcı’nın Shakespeare çevirme konusundaki çaresizliğini ve cahil cesaretini çok açık bir şekilde ortaya koyuyor. Tiyatroseverleri hem Shakespeare çevirisi fiyaskosu, hem de sahte yetkinlikler ve yetkililer konusunda ima etmeden, kıvırmadan, yan çizmeden açık açık uyarıyor (s.50-60). (Bu arada! Kitaba “Çeviren-Uyarlayan” yazmak Zeynep Avcı’yı kurtaramıyor. Bu ifade sadece, Zeynep Avcı’nın ne olur ne olmaz, belki biri bu çevriyi inceler diye önlem almaya çalıştığını gösteriyor. Demek ki, daha baştan Shakespeare çevirecek yetkinlikte olmadığının farkında Zeynep Avcı. İşte bu daha korkunç. Çünkü o yetkinlikte olmadığını bile bile okuyucuları ve tiyatroseverleri aldatmaktan kaçınmıyor. Bu çeviriyi iç rahatlığıyla tiyatroseverlere sunuyor.)

Tiyatromuzdaki tüyler ürpertici “yanılsamanın” çarpıcı bir simgesi olarak pek çok şey anlatan bu fiyaskonun işlendiği sadece bu 10 sayfalık bölüm bile, Coşkun Büktel’in kitabını tiyatro ile uzaktan yakından ilgili olduğunu söyleyen herkes için çok önemli bir hale getiriyor.

Evet, “Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı Bir Shakespeare ve Nâzım Hikmet Savunması ile ilgili söylenecek çok şey var. Ama ben biraz da bu kitabın yazarı Coşkun Büktel’in eleştirmen kimliği üzerinde durmak, Türkiye tiyatrosu içinde bu yönüyle Coşkun Büktel’i bir olgu olarak ele alıp yorumlayarak bazı tespitler yapmak istiyorum.

Yapacağımız tespitlerde, ülkemizde bugün tiyatronun neden içler acısı bir durumda olduğunu anlayabilmenin en kestirme yolunun kaçınılmaz bir şekilde Coşkun Büktel’in eleştiri yazılarını değerlendirmekten geçtiğini göreceğiz. Büktel’in, Türkiye tiyatrosunun önde gelen isimlerinden hesap soran eleştirileri sonucunda ortaya çıkan tabloyu yorumlayacağız. Somut verilere dayanarak açıkça “kral çıplak” diyen bir kalemin, 2000’li yıllarda bile nasıl aforoz edildiğini göreceğiz. Gerçeğin ve doğruların sansürsüz, açık açık ifade edilmesinin, yeri geldiğinde en demokrat, en özgürlükçü, bilimselliği en çok savunan kişiler tarafından bile nasıl engellendiğine tanıklık edeceğiz.

Coşkun Büktel’i önce Theope adlı oyunun yazarı olarak tanıdık. Yazımı yedi yıl süren ve 1988’de biten Theope, Devlet Tiyatrosu ve İstanbul Şehir Tiyatrosu repertuarına alındı. 1990-91 tiyatro sezonunda İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nda sahnelendi. Oyunu Ali Taygun yönetti.

Prova sürecinde, oyunun yazarı Coşkun Büktel ve yönetmen Ali Taygun arasında birçok anlaşmazlık yaşandı. Coşkun Büktel, daha ilk oyunu oynanan bir yazar olmasına karşın, Theope’nin sahnelenmesini “kayıtsız, şartsız” kabul etmedi. İlk oyun sahnelemenin lütuf olarak görülmesi “teamül”üne uymadı. Theope’nin, “...tüm uyarılarına karşın bir buçuk saat kısaltılarak ve biçimsel deformasyonlarla tanınmaz kılınarak” seyirciye sunulmasına itiraz etti. Büktel bu itirazında haklıydı. Çünkü yönetmen Ali Taygun, hiçbir mantıklı tiyatral gerekçe göstermeden, sadece oyunun uzun olduğu iddiasıyla, seyircinin üç buçuk saatlik bir oyunu izleme sabrını gösteremeyeceği düşüncesiyle, Theope’yi yaklaşık bir buçuk saat kısaltarak sahnelemekte diretiyordu. Oysa Theope’nin tutarlı ve sağlam bir dramatik yapısı vardı. Seçkin Selvi, Memet Baydur, Cihan Ünal gibi önemli isimler de bu konuda hemfikirdi (Bkz. Türk Tiyatrosundan...). Büktel de Theope’nin kusursuz olduğunu, oyun metninde ne bir fazlalık ne de bir eksiklik olmadığını iddia ediyordu. Bunun tersi kanıtlanmadığı sürece, iddiasını çürütecek bir kanıt, bir tiyatral gerekçe gösterilmediği sürece Theope’den bir tek kelimenin bile çıkarılmasını kabul etmiyordu. Ama sonuç olarak Büktel ikna olmasa da, bu olumsuzlukları daha sonra yazma ve eleştirme hakkını saklı tutmak kaydıyla oyununu çekmedi. Seyirciye metinle yapımı karşılaştırma olanağı sağlamak için Theope metninin kitap olarak yayınlanması ve fuayede satılması sözünü de alarak Theope’nin bu şekilde sahnelenmesine razı oldu. Theope’nin onaylamadığı bir şekilde de olsa sahnelenmesini, hiç sahnelenmemiş olmasına yeğledi. Öte yandan, Theope’nin en iyi, en doğru ve en güzel şekilde sahnelenmesi talebini de sürdürdü. Yönetmenin bu yaklaşımıyla sonucun felaket olacağı konusunda, tiyatro yöneticilerini ve yönetmeni uyarmaya çalıştı. Ama bu bir işe yaramadı. Sonuçta, Coşkun Büktel’in öngörüsü doğru çıktı, Theope’nin sahip olduğu değerler sahneye taşınamadı. Yapım fiyaskoyla sonuçlandı.

Oyun sahnelendiğinde Sevgi Sanlı (Güneş, 26 Ekim 1990), Esen Çamurdan (Gösteri, Aralık 1990), Seçkin Selvi (Milliyet Sanat, 15 Kasım 1990) gibi önemli tiyatro eleştirmenleri, Theope metni ile ilgili olumlu görüşlerini içeren eleştiri yazıları yazdılar. Ama yapımın fiyaskoyla sonuçlanmasının baş sorumlusu olan ve genç bir tiyatro yazarının bin bir emekle yarattığı çok başarılı bir oyunu, Theope’yi, vurdumduymazlıkla çarçur eden yönetmen Ali Taygun, ne bu yazılarda ne de başka hiçbir yazıda açıkça eleştirilmedi, suçlanmadı. Ünlü tiyatro eleştirmeni ve çevirmen sayın Seçkin Selvi’nin “İnsanın sinirini bozacak kadar kusursuz bir oyun” (Milliyet Sanat, 15 Kasım 1990) diye tanımladığı bir ilk oyun yazmış olmasına rağmen, Coşkun Büktel’e ve yapıtına karşı yapılanlara hiçbir eleştirmen ya da tiyatrocu açıkça karşı çıkmadı.

Ülkemizde yaygın bir kanı vardır. Yeni yazarlar yetişmediği için, iyi oyunlar yazılmadığı için Türkiye tiyatrosu zor günler geçirmektedir. İşte Theope deneyimi bu yaygın kanıyı yıkmıştır. Nitelikli bir Türkiye tiyatrosuna ulaşmak için yalnızca çok iyi oyunlar yazılmasının yeterli olmadığını göstermiştir.

Theope’nin başına gelenler, değerli bir oyun metninin var olduğu tiyatro ortamının niteliğinin (oyunun oynandığı tiyatronun, oyunu sahneleyen yönetmenin, oyunu değerlendiren eleştirmenin vb. niteliği) başarılı bir sonuç için en az oyun metni kadar belirleyici olduğunu ortaya koymuştu. Türkiye tiyatrosunun sadece nitelikli oyunlar yazılmadığı için değil (belki de çok sayıda niteliksiz oyun yazıldığı için), değerli oyunlarla değersiz oyunları ayırdedecek yetkinlikte tiyatrocular olmadığı için, nitelikli oyunlara hak ettikleri değer verilmediği için (ya da niteliksiz oyunlara hak ettiklerinden çok fazla değer verildiği için) berbat bir durumda olduğu bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmıştı.

Theope deneyiminin yaşandığı bu dönemde, bu olumsuzlukları cesur ve objektif bir biçimde ifade edebilen ne sahici ve samimi bir eleştirmen, ne de eleştiri anlayışı vardı. Akademik çevreden de hiçbir tepki gelmiyordu yaşanan bu olumsuzluklar karşısında. Onlar da olup biteni sessizce izliyorlardı. Bu durum tiyatronun sorunlarını kronikleştiren en önemli etkenlerden biriydi. Coşkun Büktel buna seyirci kalmadı. Sevimsiz görünmeyi göze alarak, tiyatroseverlere, genç tiyatro gönüllülerine gerçekleri göstermek için, tarihe kayıtlar düşmek için, neredeyse oyun yazmayı bir kenara bıraktı. Zamanının ve enerjisinin tümünü bu olumsuzlukları değerlendiren, sorumluları teşhir eden yazılar üretmeye adadı.

İşte Coşkun Büktel’in eleştirmen kimliği bu aşamada belirdi. Coşkun Büktel, Theope yapımının fiyaskoyla sonuçlanmasının nedenlerini ve sorumlularını sert bir dille itham eden yazılarına başladı. Yönetmen Ali Taygun’u ve onun sorumsuzca tavrı karşısında tepkisiz kalan herkesi “vandallıkla”, “yeteneksizlikle”, “samimiyetsizlikle” suçladı. Büktel’in bu karşı çıkışı zamanla “yönetmen tiyatrosu” anlayışına bir karşı çıkış haline dönüştü (Bkz. Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları).

Büktel, “Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı Bir Shakespeare ve Nâzım Hikmet Savunması adlı kitabındaki yazılarında olduğu gibi, hemen hemen tüm yazılarında, yönetmenin “kayıtsız şartsız” hâkimiyetinin çağdaşlık olarak yutturulmaya çalışıldığının, ama bunun gerçekte çağdaşlık olmadığının, bilgisizliğin ve yeteneksizliğin kılıfı olduğunun altını çizdi. “Yönetmen tiyatrosu” yaklaşımının, Türkiye tiyatrosunun bugün yaşadığı çöküşün en önemli nedenlerinden biri olduğu gerçeğini dile getirdi. Bu gerçek karşısındaki samimiyetsizlikleri ve doğrudan yana tavır almamaları nedeniyle pek çok ünlü tiyatrocuyu, tiyatronun ülkemizdeki olumsuz konumunun sorumlusu olmakla suçladı. Bu suçlamaların birinci dereceden kanıtı olarak da yedi yılda yazdığı ve “Türk dilinde yazılmış en iyi oyundur” dediği Theope’nin doğru ve hak ettiği şekilde değerlendirilmeyişini ve bu duruma tepkisiz kalınmasını gösterdi. Ama hiçbir zaman bir “mağdur” gibi, yakınan bir üslup kullanmadı. Hep hesap sordu. Suçladı.

Coşkun Büktel’in başlangıçta kişisel gibi görünen eleştiri yazıları gerçekte Türkiye tiyatrosunun en önemli sorunlarını tartışan yazılar oldu. “Talihsiz” Theope yapımının belki de tek olumlu sonucu, bu yazılara vesile olmasıydı. Bu anlamda Theope’nin şanssızlığı, Türkiye tiyatrosunun şansı olmuştur denilebilir. Çünkü bu sayede Türkiye tiyatrosu çok önemli bir tiyatro eleştirmeni kazanmıştır. Eleştirmen kimliği zamanla Coşkun Büktel’in tiyatro yazarı kimliğinin bir parçası haline gelmiştir. Tiyatro onun için sadece bir sanat biçimi ya da araç olmakla kalmamış, Shakespeare’siz Herifler isimli oyununda olduğu gibi, “sanatının konusu/nesnesi” de olmuştur.

“İnsanları, ismimi ve isimlerini vermeden suçlayacak kadar alçak değilim” (Türk Tiyatrosundan... s.8) sözünde ifadesini bulan eleştiri ahlakıyla tiyatro eleştirisi alanına en başta “sahicilik” getirmiştir Coşkun Büktel. Tiyatro eleştirisi tarihinde bir dönem Nurullah Ataç ve Adnan Benk’in (Eleştiri Yazıları, Doğan Kitap, Ekim 2000) sık sık kullandığı ama onlardan sonra pek kullanılmayan patikayı yeniden canlandırmıştır. Nitelikli bir tiyatroya sahip olmanın olmazsa olmaz koşullarından biri olan araştırmacı, nesnel ve tartışan eleştirinin, yani “sahici” eleştirinin gücünü yeniden hissettirmiştir.

Coşkun Büktel, tiyatro sorunları üzerine düşüncelerini “diplomatik” bir dil kullanmak kaygısı gütmeden yazar. Yani genelde yapıldığı gibi “ne şiş yansın ne kebap” anlayışıyla yazmaz. Düşman kazanmasına neden olsa da düşüncelerini açıkça yazmaktan çekinmez. Kendisini, sık sık tekrarladığı Oğuz Atay deyişiyle “açıkça, mertçe, Türkçe” ifade etmeyi tercih eder. Genel ve soyut ifadeler kullanmaz. Somut olaylardan, olgulardan yola çıkar. Öznesi, nesnesi belirgin, doğruluğu/yanlışlığı sınanabilir yargılar üzerine kurmaya özen gösterir yazılarını. İsim, yer, tarih, sayfa numaraları verir. Yargılarını “sanı”lara, “kanı”lara değil mantıksal, bilgisel, estetik verilere dayandırır.

Coşkun Büktel, tartışmalar ve değerlendirmeler yaparken, suçlamalar yöneltirken her söylediğinin/yazdığının kelime kelime hesabını vermek, yargısız infazdan kaçınmak zorunda olduğunu sürekli vurgular. Hemen her yazısında, okuyucusunu bu konuda uyanık ve denetleyici olmaya çağırır. Her iddiasını, her tezini somut örneklerle, kanıtlarla, “belge”lerle temellendirmeyi, kanıtlarla, “belge”lerle temellendiremediği iddialarda bulunmamayı ilke edinir. Yazdıkları, özellikle bu ilkesini titizlikle hayata geçirdiği için, okuyucusuna sürekli olarak yargılarını sınama olanağı verdiği için önemli ve değerlidir.

Coşkun Büktel, Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları ve yeni kitabı “Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı Bir Shakespeare ve Nâzım Hikmet Savunması’nda bir araya getirdiği eleştiri yazılarında, Türkiye tiyatrosu ile ilgili hayati öneme sahip birçok konuyu tartışıyor. Çok önemli iddialarda bulunuyor. Tiyatral “değerleri” savunmak için, pek çok kişinin dikkatinden kaçan ya da umursamadığı konularda büyük bir hassasiyetle onlarca sayfa yazıyor. Bazıları için küçük ve değersiz, ama gerçekte çok önemli ayrıntılar için “kıyametleri koparıyor”.

Coşkun Büktel, bu kitaplarındaki yazılarda, Yücel Erten, Özdemir Nutku, Ahmet Levendoğlu, Macit Koper, Mehmet Ulusoy, Işıl Kasapoğlu, Müge Gürman, Ali Taygun, Nesrin Kazankaya, Zeynep Oral, Zehra İpşiroğlu, Seçkin Selvi, Sevda Şener, Ayşegül Yüksel, Füsun Akatlı, Tuncer Cücenoğlu, Kenan Işık, Genco Erkal, Nezihe Araz, Güngör Dilmen, Zeynep Avcı gibi pek çok önemli ismi açıkça, somut “belge”ler, kanıtlar göstererek Türkiye tiyatrosunun bugünkü olumsuz durumunun sorumlusu olmakla suçluyor.

Coşkun Büktel, tiyatrocuları, tiyatroseverleri pek çok kişinin bildiği, ama yazmaya, açık bir şekilde yazmaya cesaret edemediği, çoğu zaman örtbas edilen gerçeklerle yüzleştiriyor. Türkiye’de tiyatroyu verimli değerlendirmeyi sağlayacak farklı bir bakış açısı sunuyor. Sorunları ortaya koymak ve çözümler önermek bir yana, kendisi bir sorun haline gelmiş olan, basmakalıp, haklılığı kendinden menkul, “tek tip” eleştiri anlayışının gerçekte ne kadar ilkel, yanıltıcı ve anlamsız olduğunu da deşifre ediyor.

Ne var ki, bütün bu olumlu özelliklerine rağmen (belki de bu yüzden) Coşkun Büktel ve yapıtları, “tiyatro çevresi” tarafından şu ana kadar hak ettiği şekilde değerlendirilmedi. Büktel’in isim vererek yaptığı sert eleştiriler, kendisine karşı adı konmamış bir ittifak oluşmasına neden oldu. Büktel yok sayıldı, görmezden gelindi, aforoz edildi.

Büktel’in göz göre göre görmezden gelinmesinin, yok sayılmasının bir evham olmadığını birkaç örnekle göstermek istiyorum.

İlk örnek, 26 Ekim 1998 yılında gerçekleştirilen Cumhuriyetin 75. Yılında Türk Tiyatrosu (Mitos/Boyut, Şubat 1999) isimli panelden. Dikmen Gürün Uçarer, bu panelde sunduğu, Cumhuriyet Döneminde Tiyatro Eleştirisi başlıklı bildirisinde, aslında 1998’e kadar gelmesi gereken 75 yıllık dönemi, anlaşılmaz bir şekilde ancak 1980 yılına kadar getiriyor, bırakıyor. Son 18 yıllık dönemi ise bir tek eleştirmen adı dahi vermeden geçiştiriyor. Aslında sadece Coşkun Büktel’i değil, 1980 yılından 1998’e kadar tiyatro yazıları üretmiş pek çok kişiyi de yok sayıyor.

İkinci örnek, Zehra İpşiroğlu’nun yayına hazırladığı Çağdaş Türk Yazını (Adam Yayınları, Ekim 2001) adlı derleme kitaptan. Bu kitapta Tiyatro Eleştirisinde Temel Boyutlar başlıklı bir yazı yayınlayan Prof. Dr. Ayşegül Yüksel de, 2000 yılına kadar gelen değerlendirmesinde Coşkun Büktel diye bir tiyatro eleştirmeni, bir insan hiç yokmuş gibi davranıyor. 2000’li yılların etkili tiyatro eleştirmenleri arasında yer alacağını umduğu genç kalemlerin, Sibel Arslan Yeşilay, Öykü Potuoğlu, Selda Berk Öndül, Fakiye Özsoysal Çavuş, Süreyya Karacabey, Erkan Ergin, Özlem Hemiş Özütürk, Handan Salta gibi, isimlerini anarak onları onore etme inceliğini gösteriyor. Ama Eylül 1998’de 548 sayfalık Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları isimli kitabı yayınlanan, oyunlarıyla ve onca önemli yazısıyla 1990’dan bu yana Türkiye tiyatrosunun en önemli muhalif ismi olan Coşkun Büktel’in ismini 18 sayfalık yazısında bir kere bile anmıyor.

Üçüncü örnek, yayın danışmanlığını Zehra İpşiroğlu, Füsun Akatlı ve Murat Tuncay’ın yaptığı, Aralık 2000 tarihli Mimesis Tiyatro/Çeviri - Araştırma Dergisi’nden. Bu dergideki Klasik Oyunların Çağdaş Yorumları başlıklı “bilimsel” tez çalışmasında Fakiye Özsoysal Çavuş, Coşkun Büktel’in Shakespeare’e Moruk Muamelesi Yapmak başlıklı eleştiri yazısına, ne tezin içinde ne de Kaynakça’daki “Gazete ve Dergilerden Makaleler” bölümünde hiçbir şekilde atıfta bulunmuyor. Oysa Coşkun Büktel’in bu yazısı, tezde önemli bir yer tutan 1994 yılında Müge Gürman’ın yönettiği ve Hamlet’i çağdaşlaştırmak iddiasındaki yapıma sağlam dayanaklarla açıkça karşı çıkan tek eleştiri yazısıdır. Fakiye Özsoysal Çavuş, “klasik olarak” Shakespeare’e odaklandığı Klasik Oyunların Çağdaş Yorumları başlıklı “bilimsel/akademik” tezinde, aynı konuyu işleyen Shakespeare’siz Herifler adlı bir de oyunu olan, Shakespeare’e Moruk Muamelesi Yapmak isimli yazının sahibi Coşkun Büktel’in adını anlaşılmaz bir şekilde bir kez olsun anmayarak, o yazıya hiçbir şekilde atıfta bulunmayarak, bilimsel bir veriyi görmezden gelmiştir.

Bu üç örnek, “tiyatro çevresinin”, Coşkun Büktel adını anmayarak onu diplomatik olarak “tanımak”tan kaçınma stratejisinin tipik örnekleridir. Bu üç örnek, Coşkun Büktel’i görmezden gelme, yok sayma, aforoz etme eğiliminin “bilimsel olmamak pahasına” bile ne kadar korkunç boyutlara ulaştığını açık seçik göstermektedir.

Akademik kimliğe sahip bu kişiler, Coşkun Büktel’in sert ve sivri dilli üslubundan hoşlanmıyor olabilirler. Coşkun Büktel gibi düşünmüyor olabilirler. Ama bu, “bilimsel” kriterlerle çalışmak zorunda olan örneklerimizdeki bu akademisyenlerin, yazdığı “nitelikli” ve “haklı” onca yazıya rağmen Coşkun Büktel’i görmezden, duymazdan gelmelerini hiçbir şekilde haklı gösteremez. Bu, onların “bilimsel” çalışmalarında, “bilimsel ölçütleri” değil kişisel tercihlerini kullandıklarını gösterir. Üniversitelerimizdeki bilimsel “kalitesizliği” gösterir. Bu şekilde, “bilimsel” bir veriyi “örtbas eden” kişilerin, kendilerine, unvanlarına, tiyatroya ve tiyatroseverlere, öğrencilerine büyük haksızlık ettiklerini gösterir.

“Tiyatro çevresinin” Coşkun Büktel’in yapıtlarını hak ettiği şekilde değerlendirmeyişinin, Coşkun Büktel’i duymazdan, görmezden gelmesinin, hatta “sessiz kalarak” onun söylediklerini örtbas etmesinin nedeni, Coşkun Büktel’e karşı duyulan “garez”dir. Bu haksız “garez”in iki kaynağı vardır. Birincisi Coşkun Büktel’in taa ilk başta, hiçbir otorite tanımadan, kural olduğu şekilde yapmacık da olsa “tevazu” göstermeden, açıkça, Theope “Türk dilinde yazılmış en iyi oyundur” demesine duyulan tepki. İkincisi ise bu birinci nedenin kamuoyunda yarattığı havadan da yararlanarak, Coşkun Büktel’in hâkim tiyatro anlayışını çok sert bir şekilde eleştirmesine, pek çok ünlü tiyatrocunun yetkinliğini sorgulamasına, “gerçekleri” yazmasına, kişileri isim vererek açıkça suçlamasına duyulan tepki.

Ama Coşkun Büktel’e “hınç” duyarak, onun yazdıklarını, değerlendirmeyerek “tiyatro çevresi” sadece gerçekler karşısında gözlerini kapatmış olmaktadır. Bu şekilde, sanki sırf Coşkun Büktel haklı çıkmış olacak kaygısıyla, ivedilikle çözülmesi gereken tiyatro sorunlarının şeffaflıkla tartışılması geciktirilmektedir.

Theope oyunu üzerine bugüne kadar yazılmış en önemli yazının sahibi olan Cezmi Koca (Theope’nin Düşündürdükleri, Evrensel Kültür, Ekim 1994 -Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları, Eylül 1998, s. 159-170), titiz incelemesiyle, Coşkun Büktel’in yapıtını bilimsel bir yaklaşımla değerlendiren, Coşkun Büktel’in Theope “Türk dilinde yazılmış en iyi oyundur” tezine açıkça, dramaturjik kanıtlar göstererek itiraz eden ilk ve tek kişi olmuştur. Cezmi Koca, bilimsel tutumun nasıl olması gerektiğini yazısının sonunda da açıkça belirtmiştir. “(...) Herhangi bir metne, yazarının kişiliğindeki olumluluk-olumsuzluk merkezli bakmak ya da bakmamak/görmezden gelmek yanlış ve anlamsızdır.”

“Tiyatro çevresi”, yazdıklarını değerlendirmeyerek Coşkun Büktel’i cezalandırmış olmamıştır. Tam tersine, bu yanlış tavrın sürdürülmesi ve Coşkun Büktel’in iddialarının muhataplarınca inandırıcı biçimde yalanlanamaması, “tiyatro çevresi”nin bütün bu olan bitene sessizlikle seyirci kalması, Coşkun Büktel’in iddialarında haklı olduğunu, bu iddialara cevap verilemediğini göstermiştir.

Coşkun Büktel’in titizlikle kanıtlar üzerine kurduğu yazıları kadar, hatta onlardan daha çok, “varlığı”, bu “varlığın” algılanış ve değerlendiriliş biçimi bir başka suçüstü durumu daha yaratmıştır. Sadece tiyatro açısından değil, genelde Türkiye’deki kültür, sanat ve düşünce ortamıyla ilgili çok önemli başka gerçeklere de dikkat çekmiştir. Hayatımızdaki yozlaşmanın sadece siyasetle, televolelerle, üçüncü sınıf televizyon dizileriyle, yeteneksiz manken oyuncularla, pop müzikle sınırlı kalmadığı görülmüştür. Bu yozlaşmanın eleştirmeni, oyuncusu, yazarı, yönetmeni, yayıncısı, gazetecisi, akademisyeniyle saygın ve ciddi olarak bilinen bir sanat alanında bile ne denli vahim boyutlara ulaştığı görülmüştür.

Coşkun Büktel’in yaşadıkları ve yazdıkları bir bütün olarak değerlendirildiğinde, “özgürlük”, “bilgi”, “demokrasi”, “eleştiri”, “yaratıcılık”, “bilimsel olmak”, “akademik olmak” kavramlarının yaşadığımız bu günlerde içlerinin nasıl boşaltıldığı, bu kavramların “alttan alta” nasıl insana, doğruya, iyiye, güzele karşı kullanıldığı açıkça görülüyor. Kültür ve sanat alanında bile sıradanlığın, bayağılığın ve ikiyüzlülüğün temsilcilerinin nasıl kollandığı, yüceltildiği; kaliteliden, değerliden, doğrudan ve gerçekten yana tavır koyanların nasıl cezalandırıldığı, engellendiği, aforoz edildiği gerçeği gözler önüne seriliyor.

Bu sayede, biraz dikkatli gözler sadece televolelerdeki yozlaşmaya takılıp kalarak bütün suçu sadece “devlet politikaları”na, vitrindeki yozlaşmaya yükleyerek asıl felaketi gözden kaçırma yanlışına düşmekten kurtuluyorlar.

“Devlet”in tarihte ve günümüzde, özgür ve yaratıcı düşünceye karşı olan sansürcü, baskıcı, cezalandırıcı tavrını herkes biliyor. Ama bundan daha önemlisi, sanatçı, akademisyen, eleştirmen unvanına sahip, çağdaş, uygar, bilimsellikten yana gibi görünen pek çok kişinin aslında yozlaşmanın devam etmesine nasıl hizmet ettikleri çoğu zaman gözden kaçırılıyor. Bu kişilerin vaziyetten görev çıkarmak anlayışıyla, kendi düşünme ve yaratıcılık kabiliyetleri ölçüsünde, “birey devlet” ya da “sivil devlet” diye adlandırabileceğimiz bir anlayışla, “düzen”i ya da kendi yetkinliklerini tartışmaya dönük en ufak eleştiri karşısında dahi nezaketi, demokratlığı ve medeniliği bir yana bırakarak, bu sansür ve kısıtlamayı hem kendilerine hem de kendi iktidar alanlarındaki insanlara nasıl acımasızca uyguladıkları gerçeği çoğu zaman en dikkatli gözlerden bile kaçırılıyor.

Bu durumun en açık göstergesi, Coşkun Büktel’in görmezden gelinmesi, yazılarını yayınlatma aşamasında yaşadığı engellemeler, çirkinlikler, sansürlerdir. Coşkun Büktel’in kitaplarında bu konuyla ilgili okuduklarımız, sadece “yozlaşmış düzen yanlıları”nın değil, özgürlükçü olmadığı için “yozlaşmış düzene muhalefet eden özgür düşünce savunucuları”nın da, yeri geldiğinde en az “yozlaşmış düzen yanlıları” kadar sansürcü, tekelci ve samimiyetten uzak olduklarını açıkça göstermektedir.

Coşkun Büktel çoğu zaman, bin bir emekle hazırladığı bilgilendirici, uyarıcı nitelikli yazılarını yayınlatamamış ya da sansür edilmiştir . Kitap, dergi, gazete yayınlayan insanlara yakışmayan ilkel ve iğrenç davranışlara muhatap olmuştur. Üstelik bunu, kendilerine “demokrat” ya da “aydın” denilebilecek pek çok kişi, yayınevi, dergi, gazete yapmıştır. Coşkun Büktel, bu duruma hem Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları hem de “Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı Bir Shakespeare ve Nâzım Hikmet Savunması adlı kitabında tek tek isimler vererek değinmiştir: Örneğin Tiyatro Tiyatro, Varlık, Adam Sanat, Milliyet Sanat, Cogito, Radikal, Cumhuriyet gibi dergi ve gazetelerin genel yayın yönetmenleri ve sayfa editörleri; Enver Ercan, Turgay Fişekçi, Handan Şenköken, Dinç Tayanç, Enis Batur, Güven Turan, Şerif Erol, Papirüs dergisi yayın yönetmeni Tunca Arslan, Öküz’den Metin Üstündağ, Virgül’den Orhan Koçak, Mitos Boyut Yayınları’ndan Yılmaz Öğüt vb. (En son olarak Evrensel Gazetesi’nde Yılmaz Onay’ın imzasıyla yayınlanan ve Büktel’i polemiğe davet eden yazıya karşı Büktel’in cevap olarak kaleme aldığı yazı Evrensel Gazetesi tarafından bile mantıklı bir gerekçe gösterilmeden reddedilmiştir.)

Bildiğim kadarıyla şu ana kadar, bu ismi verilenlerden hiçbiri Coşkun Büktel’in bu konuda yazdıklarını yalanlamamışlar, inkâr etmemişlerdir. Ortada bir yanlış anlaşılma var falan da dememişlerdir. İşte bu anlamda Coşkun Büktel, sadece tiyatro ile ilgili önemli yazılar yazan biri değil, genelde kültür ve sanat hayatımızla ilgili çok önemli veriler sunan bir “olgu” haline gelmiştir.

Türkiye tiyatrosunun içinde bulunduğu olumsuz durumdan kurtulması için, umutlu, verimli, yeni bir başlangıç yapılması için, Coşkun Büktel’e destek olunmalıdır.

Artık tiyatro ortamımızda taraflar iyice belirgindir. Bu tarafların biri, bugün tiyatroda köşebaşlarını tutmuş olanlar, Cumhuriyetin tiyatro projesini vurdumduymazlıkla iflas noktasına getirenler, bu gemi batarsa hepimiz batarız mantığıyla, hâlâ gerçekleri örtbas etmeye çalışanlardır. Diğer taraf ise bu iflasın sorumluları karşısında sesini yükselten, hesap soranlar, Türkiye’de tiyatronun yaşama daha verimli katkısını talep edenlerdir.

Şu andan itibaren herkes oy’unu belli etmelidir. İlk yapılması gereken şey, Coşkun Büktel’e vebalı muamelesi yapmaktan vazgeçmek olmalıdır. Ona hak ettiği değeri vermek ve saygıyı göstermekle işe başlamalıdır.

Yaşamımızın diğer alanlarında yoksunluğunu yaşadığımız gerçek ve nitelikli bir muhalefetin tiyatro ortamında özgürce sesini duyurabilmesi, bu gerçek ve nitelikli muhalefetin varlığına tahammül edilebilmesi, bu muhalefetin değerlendirilmesi, bu muhalefete ne kadar kızılsa da saygı gösterilmesi tiyatro ortamımıza bir nebze olsun uygarlık getirecek ve daha nitelikli bir tiyatro ortamı için görkemli bir başlangıç olacaktır.



(“Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisi’ne Karşı”, Tiyatro... Tiyatro Dergisi, Sayı 119-120, Mart-Nisan 2002, s. 52-55)