8 Aralık 2001

Tom Stoppard Toplu Oyunlar çevirisi üzerine...


Yayın Notu:

Bu yazı, Tiyatronline internet sitesinde yayımlanan Özlem Turan Belkıs'a ait "Tom Stoppard: Oyun-radyo oyunu-senaryo yazarı" başlıklı derleme yazı hakkında, Dost Kitabevi Yayınları Editörü İnönü Bayramoğlu'nun bu derlemenin alt kısmındaki yorum bölümüne kayıt düştüğü, (ancak kısa bir süre sonra Tiyatronline internet sitesi yetkililerince silinen ve bu yüzden de ne yazık ki burada okurlara sunma imkânından mahrum kaldığımız) eleştirel yorumu üzerine kaleme alınmıştır.



"Hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten"

Dost Kitabevi Yayınları'nın Stoppard Toplu Oyunları dizisi, yukarıdaki yazıda kesinlikle anılmalıydı. Ama, hem bir çeviri ve yayıncılık skandalı örneği olarak, hem de Stoppard gibi önemli bir yazarın daha Türkçeyle tanışır tanışmaz başına gelen korkunç talihsizlikten herkes ibret alsın diye.

Aslında, Dost Kitabevi Yayınları, Tom Stoppard'la ilgili Özlem Turan Belkıs'ın bu yazısında adının anılmamasına kızmamalı, derin bir oh çekmeli, tam tersine sevinmeliydi? Böyle yapsalardı, belki daha hayırlı olacaktı kendileri için. "Tüm okurlara çok yararlı olacağını ve zevkli bir deneyim yaşatacağını düşünüyoruz" diye iddialı bir şekilde sundukları Stoppard dizisinin tam bir skandal olduğunu yazmak zorunda bırakmamış olacaklardı beni o zaman?

İnönü Bayramoğlu hiç yeri değilken biz şöyle önemli bir iş yaptık böyle görmezden gelindik türünden yakınmalarda bulunmamış olsaydı, ahkam kesmeseydi hala Dost Kitabevi Yayınlarını komik duruma düşürdüğü, işlediği kabahatin farkında olmadığı ortaya çıkmayacak, dahası cahil cürretinin nelere kadir olduğunu göstermemiş olacak ve tiyatro severleri, okurları yanıltmamış olacaktı? İnsan hiçbir şey bilmiyorsa susmayı bilmeli.

Bu dizinin kendi yönetiminde çıktığını her kitabın ikinci sayfasında tekrar tekrar vurgulayarak övünen, yazılarını en az on tane İngilizce kaynak göstermeden yazmayan İnönü Bayramoğlu, kendi yönetiminde çıkan, İngilizceden çevrilen bir kitaptaki, lise düzeyinde İngilizce bilen birinin bile görebileceği çeviri yanlışlarını görmedi mi?

Çevirmeni uyarmadı mı? Okusaydı görürdü? Evet bir editörün çok iyi İngilizce bilmesi gerekmez(!) Hatta İngilizce bilmesi gerekmez(!) Bu yanlışları görememiş olabilir. Tamam. Ama bir editörün en azından okuduğunu anlayacak düzeyde Türkçe bilmesi şarttır. Tabii ki editörlüğünü yaptığı kitabı okuması kaydıyla.

Diğer taraftan, asıl hayal kırıklığına uğrayan bendim, benim gibi Tom Stoppard'ı Türkçede bekleyenler. Dost Kitabevi Yayınları'ndan çıkan, Tom Stoppard/Toplu Oyunlar'ı yedi buçuk milyon verip alan, Aşkın İcadı isimli oyunu okurken karşılaştığı, insanı şaşkına çeviren, çeviri, bilgi, dizgi yanlışlarıyla dumura uğrayanlar.

Bu yanlışlardan belki bir tek dizinin yönetmeninin haberi yok hâlâ! Olsa ortaya çıkıp tiyatro çevresinin ilgisizliğinden dem vurur mu? Dua et tiyatro çevresi ilgi göstermemiş, bir de ilgi gösterse, vay haline!

Bu gün (08.12.2001) bu sayfada, hasbelkader, Dost Kitabevi Yayınları yetkilisi İnönü Bayramoğlu'nun , yanlışlarla dolu bir çeviriyi sunarak haksızlık yaptığı okuyucularından, özür dileyeceği yerde, aferin bekleyerek, defolu kitabının reklamını yapmadığı için Özlem Turan Belkıs'ı alaycı bır uslüpta suçlama cürretini gösterdiğine tanıklık edince, artık bu kadarı fazla dedim, tiyatroseverleri doğru bilgilendirmek için, bu yazıyı yazmayı bir zorunluluk olarak gördüm. Okurları uyarma fırsatını buldum. Bu yazı vesilesiyle, en azından bir kitap alıcısı olarak, geçmişte ciddi bir yayınevi olarak bildiğim Dost Kitabevi Yayınlarını ciddiyete davet ediyorum. Aferin beklemek yerine çok önem verdikleri Tom Stoppardı hakkıyla Türkçeye kazandırmaya özen göstersinler. Çünkü okuyucu parasını ödediği kitabın özenli, kaliteli, düzeyli olmasını bekliyor. Bu okuyucunun hakkıdır. Tiyatroseverlerin daha doğru bir Stoppard okuması için ihtiyaç duyulduğunda notlarımı seve seve Dost Kitabevi Yayınları'na sunabilirim. Kitabın yeni baskılarında çeviri, bilgi, dizgi yanlışlarının düzeltilmesi dileğiyle.

Burada ancak konuyu anlaşılır bir şekilde ortaya koymaya, karambole izin vermemeye çalıştım. Yanlışları tek tek ele aldığım bir yazı yayımlayacağım. Bu konuda e-mail adresime yazabilirsiniz.

(Bu yazı http://www.tiyatronline.com/ykulis37.htm adresinde yayımlanmıştır.)



Güncelleme Notu (30 Haziran 2009):

Dost Kitabevi Yayınları'nın Stoppard Toplu Oyunları dizisiyle ilgili olarak yakındığım ciddi editöryal yetersizlik ve çeviri sorunlarının vahametinin açık bir şekilde anlaşılabilmesi için, Dost Kitabevi Stoppard dizisi kapsamında Beliz Güçbilmez tarafından Türkçeye çevrilen "Aşkın İcadı" adlı oyundan iki somut örnek:

- Kaynak metnin (The Invention of Love, Faber and Faber 1997) 6. sayfasındaki "The Odes" ifadesi (yani "Ode"ler), hiç alakası olmayan bir şekilde, "Odessa" diye çevirilmiş. (En azından bu konuda editör, çevirmeni uyarabilmeliydi, diye düşünüyorum.)



- Kaynak metnin (The Invention of Love, Faber and Faber 1997) 94. sayfasındaki AEH'nin "...Yours was about the Turkish atrocities in Bulgaria." ifadesi, "...sizinki Bulgaristan'daki zulüm için" diye çevirilmiş. (Kaynak metindeki "Turkish" sözcüğü yok sayılarak yapılmış bu çeviri bir bakıma Stoppard'ın Türkçeye merhaba der demez -bilerek ya da bilmeyerek- sansürlendiği anlamına gelmiyor mu?)



1 Mart 2001

Doğrusu [BİLGE KARASU ÜNLÜ “türk kadın hikâyecisi”(*) DEĞİLDİR] olacak

Bilge Karasu’nun “Sevilmek” adlı radyo oyununun, sanki Bilge Karasu yapıtını radyo oyunu olarak tanımlamamış gibi, Aksanat Prodüksiyon Tiyatrosu tarafından sahne oyunu olarak sergilenmesinin, sonucu ne kadar “başarılı” ve “faydalı” olursa olsun, Bilge Karasu’ya, yapıtına ve okurlarına karşı yapılmış bir haksızlık olduğu ana düşüncesini işlediğim, Tiyatro... Tiyatro... Dergisi’nin Ocak-Şubat 2001 sayısında yer alan eleştiri yazımın yukarıdaki gibi BİLGE KARASU ÜNLÜ “türk kadın hikâyecisi” (*) DEĞİLDİR olması gereken başlığı, tamamen benim dışımdaki nedenlerle hatalı olarak yayımlanmıştır.

Bu durumda önce, yazının başlığının düzeltilerek tamamının tekrar yayımlanmasının en doğrusu olacağını düşündüm. Ancak okuyucuların, içinde dört sayfalık bir tekrar yazısı olan dergiye para vermelerinin de haksızlık olacağını düşünerek bundan vazgeçtim. Öte yandan yazıyı o haliyle, hatalı başlıkla okumuş olanlara ve o sayıyı hatalı başlıkla alanlara da haksızlık etmek istemedim. Hem bu okuyuculara haksızlık etmemek için, hem de yazının başlığı içeriği ile doğrudan ilişkili olduğundan sadece bir “başlık düzeltmesi” yeterli olamayacağı için, o yazıdaki düşüncelerimi kısaca özetlediğim bu açıklamayı yazmayı uygun buldum.

BİLGE KARASU ÜNLÜ “türk kadın hikâyecisi” (*) DEĞİLDİR şeklindeki başlığı Sabah Gazetesi’nin verdiği Meydan Larousse Büyük Lugat ve Ansiklopedi’de yer alan, çok önemli, benim “çok anlamlı” olarak nitelediğim bir “gaf”a dikkat çekmek için özellikle kullanmıştım. Çünkü, hazırlanmasında önemli kültür insanlarımızın görev aldığı, Sabah Gazetesi’nin verdiği Meydan Larousse Büyük Lugat ve Ansiklopedi’de Bilge Karasu’nun “türk kadın hikâyecisi.” olduğu yazıyordu. Bu korkunç bir hataydı. Kötü bir hataydı. Talihsiz bir hataydı. “Çok anlamlı” bir gaf’tı.

Aslına bakarsanız bu, Bilge Karasu isminin ne yazık ki muhatap olduğu “çok anlamlı” olarak nitelediğim “gaf”ların ilki de değildi. Daha önce Cumhuriyet Gazetesi Kültür Sanat sayfasında yayımlanan -evet, hem de Cumhuriyet Gazetesi’nde, evet, hem de Kültür Sanat sayfasında- Barış Pirhasan’la yapılan, Cumhur Canbazoğlu imzalı bir söyleşide de defalarca, Bilge Karasu yerine Bilge Olgaç yazılmıştı. Dahası bu “gaf” hemen ertesi gün düzeltilmemiş, yazı yayımlandıktan ancak iki gün sonra bir “özür” yayımlanmıştı.

Bilge Karasu’nun “Sevilmek” isimli radyo oyununun Aksanat Prodüksiyon Tiyatrosu’ndaki yapımı üzerine yazdığım, sahnelemek ve üzerine yazı yazmak için, Bilge Karasu gibi “ne yaptığını çok iyi bilen” bir yazarın radyo oyununu seçen insanların daha titiz olmaları gerektiğini vurguladığım eleştiri yazımın başlığını özellikle BİLGE KARASU ÜNLÜ “türk kadın hikâyecisi” (*) DEĞİLDİR olarak seçmiştim. Çünkü hem Işıl Kasapoğlu’nun sahnelemesi, hem de bu sahnelemeyi yücelten, yüceltme dozunu fazla kaçıran değerli hocalarım Sevda Şener ve Ayşegül Yüksel imzalı eleştiri yazıları bana bu “gaf”ları çağrıştırmıştı. Üstelik bu başlığı kullanarak bir yanlışı da düzeltmiş olacaktım.

Bilge Karasu’nun radyo oyunu olarak yazdığı, Aksanat Prodüksiyon Tiyatrosu’nun sahne oyunu olarak gerçekleştirdiği “Sevilmek” ve bu prodüksiyonu başarılı bulan ve yücelten eleştiri yazılarının bana bu “gaf”ları çağrıştırmasının birkaç nedeni özetle şunlardı.

- Oyun “başarılı” bulunmuştu ama Bilge Karasu gibi “ne yaptığını çok iyi bilen” bir yazarın, bu yapıtını neden radyo oyunu olarak tanımlama gereği duymuş olduğu üzerinde kimse durmamıştı.

- Bilge Karasu’nun ne yapmak istediği yanlış anlaşılmıştı.. Galiba eleştirmenler bile oyun metnine bakma gereği duymamışlardı. Ya da değerli hocalarım Sevda Şener ve Ayşegül Yüksel’in müzik kulakları oyundan oda müziği tadı alacak kadar gelişmişti, ama alto ile soprano’yu, bas ile bariton’u ayırt edecek yetkinliğe ulaşmamıştı.

- Işıl Kasapoğlu için her yazar aynıydı. Yani Bilge Karasu gibi “ne yaptığını çok iyi bilen” bir yazarın bile kendi yapıtını radyo oyunu olarak tanımlamış olmasının hiçbir önemi yoktu. Bu nedenle oyunun prodüksiyon bilgilerinde seyredeceğimiz/seyrettiğimiz oyunun yazarı olarak Bilge Karasu’yu göstermekte bir sakınca yoktu. Çünkü Işıl Kasapoğlu her yazara aynı muameleyi yapmayı yönetmenlik anlayışı sayıyordu.

Burada içeriğine çok az değindiğim, derginin bir önceki sayısında yayımlanan yazımın başlığı ile ilgili bu hatanın bir katlama olduğunu sanıyorum. Okuyucularına ve bana karşı olan sorumluluğunu yerine getirerek, bir yanlış anlamayı ortadan kaldırdığı için Tiyatro... Tiyatro... Dergisi’ne, teşekkür ederim.


(
Mart 2001'de Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'nde yayımlandı.)

23 Ocak 2001

BİLGE KARASU ÜNLÜ “türk kadın hikâyecisi” (*) DEĞİLDİR




"Sarmal ilişkiler çerçevesinde, kimi yapıtların,
haddi, hadleri zorladığı görülmüştür:
Picasso'nu ve Braque'ın bir dönem,
Klee'nin neredeyse kesintisiz biçimde
musikî dünyasına bitişir ürünleri: enstrümanların
portreleri; ölüdoğalara can katan teller, yaylar
ve borular; hem çalgıyı, hem çalgıcının düpedüz
saplantı dozun tutturduğu resimler, ezginin de
plastik öge kılınma çabasını içleştirmişlerdir,
denilebilir mi? Bir başka cephede, yazarın
bu kez, besteciyi yakını bir komşuluğa getirdiği,
ya da kendi yapıtını, yapıtlarından birini
karşı yakaya sürdüğü görülür: Butor'un
"33 Çeşitleme"si, Jouve'un "Don Juan" okuması
bir kefede, "Un Coup de Dés"den Cage'e ve
Karasu'ya uzanan pek çok metin öteki
kefede tanıktır."(1)


Sevilmek. Sevgiyi, sevmeyi, sevilmeyi anlatmak, yaşamaktan daha mı kolay? Ya sevgiyi, sevmeyi, sevilmeyi, "miş" gibilerden ayıklamak? Sevgi, sevmek, sevilmek "miş" gibi görünenin arkasındaki gizleri, beyin ameliyatı yapan titiz bir cerrah dikkatiyle, damar bağlarmışçasına "sese" ve "sessizliğe" dökmek, dökmeye niyetlenmek?

Pekiyi, bunları şu ya da bu "form"u kullanarak "anlatma"nın biri diğerinden daha kolay ya daha mı zor? Daha verimli, ya da daha verimsiz mi? Neden bir yazar elindeki malzemeyi roman, metin, şiir, öykü ya da tiyatro oyunu olarak, şu ya da bu form'da yazmayı seçer? Ya da yazmamayı? Hangi gerekçelerle? Her zaman seçme şansı olur mu? (Çok iyi hatırlıyorum, Ayla Kutlu bir sohbette, Kadın Destanı isimli romanını yazarken yaşadıklarını anlatmıştı. Elindeki malzemeyi düzyazı olarak yazmaya başladığını, ama bir çok noktada sorunlar yaşadığını, bu sorunları ancak şiirsel biçime geçerek çözebildiğini söylemişti.) Eldeki malzeme ile yazıldığı form arasında ne tür bir ilişki vardır? Çeviri sorunları açısından bu formlar arasındaki ilişki nedir? Bir romanı film yapmakla, bir şiirin resmini yapmak ya da bir radyo oyununu sahne oyunu yapmak arasında ne fark vardır? (İlk bakışta bir romanı film yapmakla, bir radyo oyununu sahne oyunu yapmak birbirinden çok uzak şeylermiş gibi görünüyor.)

Yanıtlar, yaşayana, yazana, okuyana göre değişmez mi? Değişir. En azından bazılarımız için değişir. İyi ki de değişir. "Değişir"in bir keyfilik, hassasiyet ya da detaycılık olarak değil, anlamayı ve anlatmayı mutlak belirleyecek bir "gereklilik" olarak anlaşılmasını dilerim.

Bilge Karasu'nun "dramatik" formda yazdığını bildiğimiz üç metninden birinin, "Sevilmek"in "sahne uygulama"sını seyredince, doğrusunu isterseniz yukarıdaki soruların belki onlarcası üşüşüverdi aklıma.


Tiyatromuzun değerli üç oyuncusunun, Cüneyt Türel, Köksal Engür ve Tilbe Saran'ın rol aldığı, Işıl Kasapoğlu'nun "sahneye koyduğu", daha doğrusu "sahneye uyarladığı" bu oyun çoğu kişi tarafından başarılı bulundu ve pek çok övgü aldı. Bu oyunla, Afife Jale Tiyatro Ödülleri'nde, Işıl Kasapoğlu'nun "Yılın En Başarılı Yönetmeni", Cüneyt Türel de "Yılın En Başarılı Erkek Oyuncusu" seçildi.

Değerli hocalarım Sevda Şener ve Ayşegül Yüksel de bu "oyunu" öve öve bitiremediler.(2) Hatta yönetmenin ve oyuncuların başarılarını kanımca biraz da abarttılar. Ama bu o kadar önemli değil.

Çünkü bunu yaparken, belki farkında olmadan öyle bir noktayı gözden kaçırdılar ki, bunun yanında lafı bile edilemez. Bilge Karasu'ya övgüler dizmelerine rağmen, "Sevilmek"e yazılarında "herhangi bir radyo oyunu" muamelesi yaptılar.

Bilebildiğim kadarıyla oyunu bir tek sayın Esen Çamurdan "başarılı" bulmadı, doğrusu, "umulan başarıyı yakalayamıyor" diye yazdı. İlginçtir, Esen Çamurdan'ın oyunu "başarısız" bulma nedenleri, Sevda Şener ve Ayşegül Yüksel'in oyunu "başarılı" bulma nedenleriydi. Ama Esen Çamurdan'ın koyduğu bir çekince önemliydi. "...'Sevilmek', 'Kadın ve Kedi' türü metinler, alışılagelmiş tiyatro yapısına sığamayacak, o kalıplarla aktarılmayacak şeyler anlatıyorlar. Onları, hak ettikleri biçimde sahneye taşıyabilmek için yeni biçim, yeni dil arayışlarına girmemiz kaçınılmaz olacaktır." (3)

Bütün bunların ötesinde oyunun "başarılı" olması ne anlama geliyordu: Oyuncular çok ustaca, çok sahici rol yaptılar? Çok iyi yazılmış, insanı çok iyi anlatan bir oyun? Yönetmen "radyo oyunu"nu sahneye çok güzel uyarlamış? Sahne oyunu olduğunda alt anlamlar ortaya çıkmış? (Bu iki değerlendirmeyi doğaldır ki oyunun aslında "radyo oyunu" olarak, dahası "ses için" yazılmış bir metin olduğunu bilen birileri yapıyor.) Dekor, kostümler ve ışık çok iyi tasarlanmış? Bunların hepsi, yani şu ya da bu diyemiyorum? Beğendim, sevdim, etkilendim işte; öte tarafını boş ver, ne karıştırıyorsun?

Pekiyi.

Benim bu yazıda asıl konu etmek istediğim de "başarı" meselesi değil zaten. Yani, ortadaki "başarıyı" tartışmak gibi bir niyetim yok.

Ben sadece, Bilge Karasu'nun "seyrettiğimiz oyunun" yazarı olmadığını not düşmek, Bilge Karasu'nun yapıtının gerçek değerini "hâlâ durup ince şeyleri anlamaya vakti olanlar için"(4) vurgulamak istiyorum.

Barış Pirhasan'ın, Bilge Karasu'nun aynı adlı öyküsünden yola çıkarak senaryosunu yazdığı "Usta Beni Öldürsen E" filmi ne kadar Bilge Karasu'ya mal edilebilirse, bu seyrettiğimiz oyunun da en fazla o kadar Bilge Karasu'ya mal edilebileceğini düşünüyorum. Yazar olarak. Yazarı olarak.

Metinde hiçbir değişiklik yapılmamıştır, hiçbir şey eklenmemiş ya da çıkarılmamıştır. Dolayısıyla bu Bilge Karasu'nun "Sevilmek"idir denilebilir. Değişiklik yapılmamıştır, eklenmemiş ya da çıkarılmamıştır! Kime ve neye göre?

Bilge Karasu'nun, yazılarının öykü, roman, "anlatı" ya da "metin" olarak adlandırılması, adlandırılabilirliği ya da adlandırılamazlığı konusunda son derece hassas ve titiz olduğu bilinir. Bu, Bilge Karasu'nun "çok" bilinçli tercihleri olduğunun açık, hemen göz önündeki kanıtlarından biridir.

Bilge Karasu'nun "Sevilmek"i radyo oyunu olarak yazmış olması, "tanımlamış olması", teknik bir zorunluluktan kaynaklanmamıştır. Yani oyunda "bir uçağın piste inişi söz konusu" da bu nedenle oyun radyo oyunu olarak yazılmış, değildir.

Bilge Karasu, bir malzemenin "ses" için yazıldığında, ya da "ses ve görüntü" için yazıldığında ortaya birbirinden çok farklı (bazıları için "kıl" kadar bir fark) sonuçlar çıkabileceğini herkesten iyi bilen bir insandı. Hemen hemen adının anıldığı her yerde üzerine vurgu yapılan "kılı kırk yarıcılığını" düşünürseniz, bu farkın onun için ne kadar önemli olduğunu anlayabilirsiniz. Ya da yazarın Kısmet Büfesi isimli kitabındaki "Çeşitlemeli Korku/Beş Ses İçin Metin" alt başlıklı metnine, bu metnin seslendirilmesi ile ilgili hazırlanmış, "Çeşitlemeli Korku'nun Seslendirme Metni" isimli ayrıntılı çizelgelere bakarak anlayabilirsiniz bunu.

Belli ki, Bilge Karasu bu yapıtının radyo oyunu olarak "varlık bulmasını" tercih etti. Çünkü düşündüğü şeyi "tam anlamıyla" bu biçimde gerçekleştirebilecekti. Çünkü düşündüğü şey buydu. Çünkü radyo oyunu olması "anlatılan"ın bir parçasıydı. Amaç üç insan arasındaki "bıçak sırtı" ilişkileri ve anları anlatmak olduğu kadar; bunu, yazıyı ve kelimeleri nota olarak; insan seslerini, sesin değişik filtreler uygulanmış hallerini, tabak çanak şıngırtılarını, ayak seslerini, solumayı, sessizlikleri, kapı açılıp kapanma seslerini de enstrüman olarak kullanarak yapmaktı. Bir müzik parçası yazar gibi. Yalnızca kulağa hitap eden bir şey. Alımlayıcı olarak "işitme organımıza".

Bu nedenledir ki, Bilge Karasu dramatik formdaki diğer yapıtı "Aşk"(**) isimli librettoda "Sevilmek"teki konunun neredeyse aynısını işlediği halde, sonuçta ortaya bambaşka iki yapıt çıkmıştır. "Sevilmek"te, bir dinleyiciye ulaşacağı düşünülerek, yalnızca "ses"le ve "söz"le işlenmiş bir yapı söz konusudur. "Aşk"ta işin içine "görsel" unsurlar girer. Bu görsel unsurlar da "imge" üretir. Başka tür bir "imge". Artık söz konusu olan "başka" bir metindir. İki yapıtın parantez içlerinin işlevlerini birkaç örnekle karşılaştırmak bile sanırım bu konu da yeterli olabilir. "Sevilmek"te Esin ve Ercan dans etmezler. Dansla ilgili sadece Sinan'ın onların aklından geçenler üzerine olan kurgusunu duyarız. Oysa "Aşk"ta Riyan ve Rasin dans ederler. "Sevilmek"te Sinan'ın kurguladığı, Esin ve Ercan'ın "kafa sesi" olarak duyduklarımız, sanki "Aşk"ta Riyan ve Rasin'in Eylemsel olarak gerçekleşen, bizim izleyici olarak gördüğümüz danslarının sahneleme bilgileridir. Sanki... "Aşk"ın finalinde "Rasin sağ öndeki kapıya gider. Riyan arkasından seğirtir. Rasin kapıdan çıkarken Riyan, yerine mıhlı, bakakalır...".(5) "Sevilmek"te Esin'in bu tür bir yönelimini gösteren bir bilgi yoktur.

Benzer şekilde Bilge Karasu'nun "radyo oyunu" olarak yazmış olduğu metin, seyrettiğimiz şekliyle artık "b a ş k a b i r ş e y" olmuştur. Kaçınılmaz olarak. Bunların biri diğerinin yerine geçmez. Biri birinin alternatifi değildir.

Başka başka şeylerdir. Kendi başlarına şeylerdir. Yazılı metin ile "sahne oyunu" arasındaki farkları işaret eden birkaç örnek verelim: "Sevilmek" metninde, oyunun finalinde Sinan, veda edip giden Ercan'ın arkasından "seğirterek" dışarı çıkıp geri dönmez. Ama sahnelenen oyunda, Ercan çıktıktan sonra, Sinan bir an durur ve sonra Ercan'ın arkasından çıkar, sonra tekrar odaya girer. Sanki gidip ona bir şeyler söylemiştir. Seyrettiğimiz "Sevilmek"te Ercan, Esin masadan kalktığında onun sandalyesine geçer, onun yeleğini, kendi sandalyesinin arkalığına takar.

Böyle bir şey oyun metninde yoktur. Bu, Ercan'ın Esin'le yer değiştirme isteğini gösteren bir yönetmen buluşu olsa gerek.

Bütün bunlar, en önemlisi oyunun "bağlamın"ın değişmesi, oyunun "ses düzeninden", "ses( +j-)görüntü düzenine" taşınması olay dizilerini, konuyu, kişileri, algılamayı ve "anlamayı" bağlayıcı ölçüde belirlemiş ve değiştirmiştir.

Dolayısıyla bu, yazılanların yazılmış olması ne kadar önemliyse, yazılmayanların yazılmamış olmasının da o kadar önemli oldu­ğunu gösterir. Şunun ya da bunun, şu şekilde, şu olarak ya da bu olarak yazılmış olmasıyla yazılmamış olması, aynı derecede önemlidir.

"Sevilmek" / (3 Ses için Radyo Oyunu) / SESLER / ALTO (Esin) / TENOR (Sinan) / BAS (Ercan). Türk Dil Kurumu Kısa Oyunlar Özel Sayısı'nda "Sevilmek" oyunu bu tanımlamalarla başlıyor.(6)

Yani yazar böyle yazmış, "ses"i düşünerek yazmış, bu sesleri düşünerek yazmış, bu metnin bir okuyucuya ya da bir seyirciye değil, bir dinleyiciye ulaşacağını düşünerek...

Ayşegül Yüksel Hocam ise oyunla ilgili yazısında şöyle yazmış: " ... Karasu'nun oyun metni üç ses (soprano, tenor, bariton) için yazılmış bir "üçlü" niteliği taşıyor. Sesten sese geçen, üç ses arasındaki eşzamanlı çatışma yoluyla ilişkilerin en gizemli, en dokunulamayacak noktalarına ulaşan bir oyun ... "(7)

Yani, sonuçta "Sevilmek"teki iki oyun kişisi "alto" ve "bas" değil eğer Sayın Hocamın dediği gibi "soprano" ve "bariton" olsaydı, bu Bilge Karasu için küçük değil, çok büyük, çok ciddi bir fark olacaktı. Çünkü uzmanlara göre bile ciddi bir müzik bilgisi ol­duğunu bildiğimiz, Bilge Karasu alto'yla soprano, bas'la, bari­ton arasındaki farkları bilirdi.

Bilge Karasu'nun bu oyunu radyo oyunu olarak yazmış ve tanımlamış olması ne kadar önemliyse, sahne oyunu olarak yazmamış ve tanımlamamış olması da o kadar önemlidir. Önemliden öte gerçektir.

Sanırım Cüneyt Türel de bunun çok önemli, gerçek olduğunu biliyor ki, Karasu'nun ölümü üzerine yazmış olduğu yazıda şöyle diyor: "Son zamanlardaki beraber oluşlarımızda adetimiz olmadığı halde, ne çok tiyatro konuşmuştuk. Onu son olarak Füsun'un evinde gördüm, konumuz gene tiyatro idi. Bana oyunculuk hakkında cevaplamamın çok zor olduğu sorular soruyordu. Yoksa gizliden gizliye ondan çok beklediğim tiyatroyu mu yazacaktı?"(8) Türel'in burada sözünü ettiği sahne oyunu olsa gerek. Yani beklediği. Çünkü, sanırım Cüneyt Türel "radyo oyunu"nun da tiyatro olduğunu bilir.

Bununla beraber, "Sevilmek"in öyle hemen sahne oyunu yapılabilecek, "herhangi bir radyo oyunu" olmadığını, oyunun sahne uygulamasında yer alan herkes biliyor. Sanırım... Öyle olmasa Zeynep Avcı için sadece oyunun "Dramaturg"u yazılır geçilirdi. Oysa "prodüksiyonla ilgili bilgilerde"(9) Zeynep Avcı'nın, Çeviri­Dramaturji görevini üstlendiğini öğreniyoruz. Yani çeviri.

Sanki oyunun sahnelenmesinde "okuyucu", "dinleyici" ve "seyirci" arasındaki farklar düşünülmüş gibi! Sanki "Biz bunu bile bile yaptık. Sakın ne yaptığımızı bilmiyoruz sanmayın" der gibi.

Sanki "prodüksiyon bilgilerinde" Yazan: Bilge Karasu yazılmamış gibi.

Ama bütün bu yazdıklarıma karşılık yine de yön şaşırtıcı yanıtlar verilebilir, örneğin: "Bilge Karasu'nun değerli ve önemli metnini sahne oyunu yaptık. Oyunun yönetmeni, içinde Füsun Akatlı'nın da olduğu bir jüriden "Yılın En Başarılı Yönetmeni" ödülünü aldı. Yüzlerce binlerce kişi bu oyunu bilme, görme şansı yakaladı. Oyundaki insan ilişkilerinden kendi paylarına düşen dersi aldılar. Hem beğendiler. Etkilendiler. Bunda ne fenalık var. Eh ... bu oyun sahne için yazılmış olsaydı da, siz zaten aynı şeyleri söyleyecektiniz. Bu da bizim yorumumuz" diyebilirler. "Bakın, Ayşegül Yüksel gibi bir akademisyen bile oyunumuzu beğendi ve oyunumuz için şunları yazdı da diyebilirler: Işıi Kasapoğlu 'ses' için yazılmış bir oyunu, görselliğin ön düzeye çıktığı bir sahne olayına dönüştürerek, 'Molly S.'te geri düzeye çektiği yönetmenliğini öne çıkarıyor. Oyuncuların mimik, jest ve hareketlerini yakın plana getirip, 'söz'ü oyuncuların görüntüsüne (mimik, jest ve hareketlerine) hizmet eden bir işlevde dondurmuş, 'Söz'ü, zaman zaman mikrofondan dile gelen 'iç sesler'e dönüştürmüş. Sonuç olarak da, sahnede bir saat boyunca gösterilen gerilimin boğuculuğunu 'ses'ten çok 'görüntü' belirliyor."(10)

Bunlar da birer görüş der, saygı duyarım. Ama haklılığı, neyi kanıtladığı tartışılır görüşler. Çünkü, sonuç ne kadar "başarılı" ve "faydalı" olursa olsun, Bilge Karasu'nun yazmadığı seyrettiğimiz bu oyunu "sanki Bilge Karasu yazmış" gibi seyrettirmek doğru değildir. Bilge Karasu'nun bu oyununu önemli ve değerli bularak sah­nelemeyi seçmiş insanların bu konuda gerekli hassasiyeti gös­termeleri gerekirdi, diye düşünüyorum. En azından "Bilge Karasu'nun aynı adlı radyo oyunundan sahneye uyarlanmıştır." türü bir not düşerek.



(1) Enis Batur, Başkalaşımlar, "SES, HARF, İMGE / İlhan Usmanbaş'la Düet, s.279, Yapı Kredi Yayınları, 1992.
(2) Sevda Şener: Sevgi Sınavı, Radikal İki, 22 Ekim 2000; Önceki Günler'den Sevilmek'e, Radikal İki, 11 Haziran 2000; Sevilmek, Tiyatro... Tiyatro... Dergisi, Ekim-Kasım 2000, sayı. 1 07-1 08, s.28. Ayşegül Yüksel: Karasu ve Friel'den iki 'üçlü', Cumhuriyet, 10 Ekim 2000.
(3) Esen Çamurdan, İki radyo oyunu, Radikal İki, 23 Nisan 2000.
(4) " ... Ah, kimselerin vakti yok/Durup ince şeyleri anlamaya ... ". Gülten Akın, İlkyaz, Bütün Şiirleri, Can Yayınları 1982.
(5) Bilge Karasu, Aşk, Lağımlaranası ya da Beyoğlu, Yayıma Hazırlayan: Füsun Akatlı, s.200, Metis Yayınları, 1999.
(6) Bilge Karasu, Sevilmek, Türk Kısa Oyunları Özel Sayısı, Türk Dili Dergisi, sa­yı.214, s.470, 1969. '
(7) Ayşegül Yüksel, a.g.y.
(8) Cüneyt Türel, Bilgesizkıskaç, Bilge Karasu Aramızda, s.47, Metis Yayınları, 1997.
(9) Aksanat etkinlik programı broşürü, Aralık 2000.
(10) Ayşegül Yüksel, a.g.y


(*) Sabah Gazetesi'nin verdiği Meydan Larousse Büyük Lugat ve Ansiklope­di'nin Ek: 1-2, GEZ-SAR, 22. cildinde, 516. sayfada Bilge Karasu maddesinde bu ifade geçiyor. Birileri, nasıl olsa kimse görmez deyip, bir sonraki ekte yine t'si küçük " ... türk öykücü ... " ifadesiyle (yani bu kez cinsiyet belirtmeyerek) bu­nu düzelttiğini sanıyor olmalı. Hazırlanmasında, birçok önemli kültür insanının yer aldığı, danışmanlık yaptığı bu yayındaki "gaf" doğrusu "çok anlamlı".

(**) Burada söz konusu olan "Aşk" adlı libretto için Metis Yayınları'ndan çıkan Lağımlaranası ya da Beyoğlu adlı kitap kaynak alınmıştır. Bunu bir yanlış anla­maya meydan vermemek için belirtme gereği duyuyorum. Çünkü ortada birden fazla "Aşk" var. Yapı Kredi Yayınları'nın Kitap-Iık Dergisi'nde, Temmuz 1999 tarihli, 37. sayıda yayımlanan "Aşk" adlı libretto da 1955 yılında yazılmış. Sayın Füsun Akatlı'nın yayına hazırladığı kitaptaki "Aşk" adlı libretto da 1955 yılında yazılmış. Bu metinlerde farklılıklar var. Bu farklılıklara ilişkin bir bilgiye de ben rastlayamadım. Yani hangisi düzeltilmiş hali? Bu düzeltmeleri kim yapmış? vb ..

(Bu yazı ilk olarak, Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'nin
Ocak-Şubat 2001 tarihli sayısında, "BİLGE KARASU ÜNLÜ 'türk hikâyecisi' (*) DEĞİLDİR" şeklindeki hatalı bir başlıkla yayımlanmıştır. Tamamıyla benim dışımdaki nedenlerden kaynaklanan bu yanlışlığı düzeltmek için aynı derginin bir sonraki sayısında yayımladığım "Doğrusu [BİLGE KARASU ÜNLÜ “türk kadın hikâyecisi”(*) DEĞİLDİR] olacak" başlıklı yazımı okumak için http://www.tiyatrofanzini.com/2001/01/dorusu-bilge-karasu-nl-trk-kadn.html)