23 Aralık 2000

"b i' ş e y", tiyatrocular, şarkıcılar ve oyuncular...


Geçenlerde bir arkadaşım telefon etti. "Grup Gündoğarken, müzikli bir oyun sahneliyormuş, hem de Levent Kırca yönetmiş, ne dersin izlemeye gidelim mi?" dedi. Doğrusu önce biraz şaşırdım, biraz da meraklandım. Sonra, en azından Gündoğarken'in güzel şarkılarını dinlerim diye düşündüm, "Tamam gidelim!" dedim.

Gittiğime değmiş mi, değmemiş mi, bu yazıyı okuyunca siz karar verin. Grup Gündoğarken üyeleri İlhan, Burhan ve Gökhan Şeşen’in kendilerini oynadıkları, İlhan Şeşen’in yazdığı "Her Şey Şahane" adlı oyunu bir tiyatroda değil, bir caz barda, Jazz Stop’da izledim. Daha önceki gidişlerimde bu mekanı küçük ve sevimli sahnesiyle bir tiyatro olarak gözüme kestirmiş olduğumdan hiç yadırgamadım. Afişte "Her Şey Şahane"nin yönetmeni olarak Levent Kırca'nın adı geçiyordu, ama anladığım kadarıyla bu yalnızca "isim düzeyinde bir katkı"(!) olarak kalmış.

Oyun, bir albümün hazırlık sürecinde geçiyor. Aynı evde kalan grup üyelerinin toplumsal yaşama, sanata, insan ilişkilerine bakışları, hem kendileriyle hem de birbirleriyle geçmiş ve bugün ekseninde hesaplaşmaları esprili bir üslupta sergileniyor.

Teknik olarak değerlendirildiğinde, oyuna bir tiyatro çalışması olarak başarılı demek zor. Sanki hâlâ yazım ve prova aşamasında gibi. Otobiyografik öğeler taşıyan bir sahne şovu olmanın ötesine ne yazık ki geçemiyor.

Ama diğer taraftan heyecan verici, çok önemli bir yanı var ki bu benim için bir oyunun "teknik olarak" başarılı olmasından çok daha önemli ve değerli.


Grup Gündoğarken üyeleri, bir tiyatro oyununda "her şey şahane" de olsa (oyunculuk, metin, sahneleme, ışık, dekor...), çoğu zaman eksikliğini hissetiğimiz ama adını koyamadığımız b i' ş e y "i hissetirmeyi başarıyorlar seyircilerine.


Belki, oyuncuların heyecanlarıyla, içtenlikleriyle ya da acemilikleriyle farkında olmadan yakaladıkları " b i' ş e y " bu. Bir tür heyecan. Coşku. Tiyatro.


Adını koyamadığım ama tanıdığım bu heyecanı yaşamama neden olan şey, çocukları "evcilik", "öğretmencilik" oynarken izlediğimde yakaladığım " d r a m a t i k o l a n "ı, Grup Gündoğarken'in bu "tiyatroculuk" oyununda bulmuş olmamdır belki de.


Oyundan çıktıktan sonra, bu " b i' ş e y "i rastlantısal da olsa uzun zamandır bir tiyatroda, bir tiyatro oyunu izlerken neden hissedemediğimi düşündüm. Bu ne mene bir şeydi ki asıl uğraşıları tiyatro olmayan insanların oyununda bu heyecanı duyabilmiştim de, asıl yaratıcılık alanı tiyatro olan kişilerin, daha ustaca sahne yapıtlarında bulamıyordum?


Elbette çok çeşitli yanıtları olabilir bu sorunun? Ama ben bu yanıtların daha çok "spekülatif" olanlarına değinmeyi tercih edeceğim. Bazı genellemeler yapmayı da göze alarak.


Tiyatromuzda " b i' ş e y "in eksikliğinin bana göre öncelikli sebebi, birçok tiyatrocunun yaptıkları işe karşı duydukları heyecanı ve inancı yitirmiş olmasıdır. Bu heyecanın şu ya da bu nedenle "evcilleşmiş" olmasıdır.


Özellikle son 20 yılda Türkiye'de tiyatroya yön verecek konumda olmuş insanlar tiyatroyu aslında alışkanlıkla yapmışlardır, tiyatro ile sürekli yenilenen, günün koşularına, döneme "uygun", sağlıklı ve anlamlı bir ilişki kuramamışlardır. Tiyatromuzun vitrininde olmuş insanlar, tiyatroseverleri, potansiyel seyircileri heyecanlandırmak şöyle dursun, kendi heyecanlarını dahi diri tutamamışlardır. Tiyatroyu pek de ciddiye almamışlardır.


Birçok tiyatrocunun (yoksa oyuncu mu demeliyim?) tiyatrodan pek kolay "vazgeçerek", "popüler gerekçeler"le hedeflerini televizyona kaydırıyor olmalarını bunun bir görünüşü olarak değerlendirebiliriz sanırım.


Tiyatrocular tiyatroya olan inançlarını, heyecanlarını ve ideallerini tabi ki bugün yitirmediler. Televizyon sadece bunun açığa çıkmasına aracılık etti. Bu ayrıca dünden bugüne ortaya çıkmış bir eğilim de değildi.


Bu eğilimin daha ilkel biçimini bakın Ayşegül Yüksel bundan 11 yıl önce nasıl saptıyordu: “.... Tiyatro üstündeki devlet denetiminin bir başka boyutu da televizyondur. Ortaya özel tiyatro kimliğiyle sürekli ve düzeyli yapımlar çıkarmakta parasal zorluklar nedeniyle zorluk çeken tiyatro sanatçıları hem “50 milyon tarafından tanınmak” hem de para kazanmak amacıyla TV’nin ucuzlatılmış kitle kültürü ürünlerine katkıda bulunmakta, böylece de bu sanatçıların TRT denetimi altında, “tekseslilik” düzenine ayak uydurmaları kolaylaştırılmaktadır...” (Tiyatro Çoksesliliktir, Cumhuriyet Gazetesi, 23 Aralık 1989).


"Ünsüz tiyatromuzun, ünlü TV yıldızları"

Arabesk "serbest piyasa" anlayışı ve çifte standartlı "özgürlükçülük" yaşamın her alanındaki değerlerin içini boşaltmada insanı dehşete düşüren bir başarı sağladı. "Medya kültürü" içinde ayaklar baş, başlar ayak oldu.


"Medya kültürü" kavramını, iletişim araçlarını kullanarak insanı müşterileştirme stratejisinin şöyle ya da böyle parçası olan her şeyi adlandırmak için kullanıyorum.


Bu kültür içinde her şeye ticari karşılığı ile değer biçiliyor. Özellikle, sadece "rating" kriteriyle işleyen bu günkü televizyonculuk, bu değeri temel alarak, bu kültürün işledikleriyle besleniyor ve bu kültürü besliyor. Televizyon bugün için kültürel "dejenerasyon"un motoru görevini yürütüyor.


Tiyatro, özünde, insana karşı olan her şeye direnmiş, tarih boyunca, kültürel ve toplumsal krizlerde çözümleyici, eleştirici olmuş, insanı ve değerlerini savunmuştur. Bu nedenle "medya kültürü"nün hakimiyeti, gücü arttıkça, aslında tiyatronun varlığının değeri ve önemi de azalmak şöyle dursun daha da çok artmıştır.


Bu düşünceye sahip oldukları içindir ki tiyatroya gönül veren pek çok tiyatro insanı, yine tiyatro sayesinde, kirlenmenin dışında kalabilmeyi başarmıştır. Birçok önemli ve değerli tiyatro sanatçımız "dinozor" olarak anılmak pahasına aynı vakur ve saygıdeğer çizgilerini koruyabilmişlerdir. Bu insana umut ve güç veriyor. Ama böyle düşünenler yine de azınlıkta kalmıştır.


En az bu umut veren şey kadar, tiyatromuz açısından düşündürücü bir yönelimin de dikkate alınması gerekiyor; tiyatronun ve tiyatro sanatçılarının "medya kültürü" dışında kalmaya özen gösterecekleri yerde, gün geçtikçe daha çok sayıda ve fütursuzca "medya kültürü" içinde konumlanmaları.


Yılların tiyatro sanatçıları, başarıyı, şöhreti hatta parayı tiyatroda aramak yerine, tiyatronun erdemlerini anlatmak, yaşamımızdaki ve "medya kültürü" karşısındaki yerini daha belirgin bir hale getirmek için mücadele etmek yerine, tiyatro heyecanlarını ve inançlarını yitirdikleri için "pes" dercesine, hâlâ onun bir parçası olmayı seçiyorlar.


Devlet tarafından, tiyatro yapsın, sanat düşünmekten başka kaygısı olmasın diye maaşa bağlanmış bazı tiyatro sanatçıları da ne yazık ki medyanın büyüsüne kapılıveriyorlar.


Dahası bir dönemin İstanbul Devlet Tiyatroları Müdürü olmuş, İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmenliği'ne kadar yükselmiş Kenan Işık gibi bir sanatçımız bile, önce "popüler" televizyon dizilerinde rol alıyor, sonra bir yarışma programının sunuculuğu yapıyor. Ardından da bir gazetede köşe yazarlığı yapmaya başlıyor.


Tiyatronun önemini, değerini ve ne denli ciddiyet gerektiren bir iş olduğunu genç kuşaklara aktarmak için iyi örnek olması gereken kerliferli tiyatro sanatçıları, bu seçimleriyle ne yazık pek iyi örnek olamıyorlar. Yaptıkları ile daha çok, “Küpünüzü doldurunuz. İlerde benim gibi olmayınız. Genel Sanat Yönetmeni olursunuz ama bu içinizdeki şan ve şöhret ateşini söndürmeye yetmez. Tiyatromuz nasıl olsa durumu idare ediyor, yapabildiğiniz kadar ek iş yapabilirsiniz arkadaşlar.” mesajını veriyorlar.


Bazı tiyatrocularsa televizyonda olmalarını neredeyse tiyatro yapmak için katlanılan bir fedakarlık olarak göstermeye çalışıyorlar. “Tiyatrodan para kazanılmıyor, daha da önemlisi ‘kazanılamaz’. Onun için biz televizyondan para ve ün kazanırız, o kazandığımız para ve ünden aldığımız güçle de tiyatro yaparız.” diyorlar.

Ben tiyatro sanatçılarının televizyona çıkmasına karşı değilim. Para kazanmasına da. Ün kazanmasına da. İsteyen istediğini yapar! Yolları açık olsun!


Televizyona olan bu yönelimin tiyatromuzun güdük kalmasının nedeni olduğunu da iddia etmiyorum.


Tiyatrocuların televizyon yıldızı olmalarını tiyatroya ihanet olarak da değerlendirmiyorum.


Çünkü, tiyatromuzun güdük kalmasının nedenini TV’nin popülaritesinin artmış olmasıyla, "medya kültürü’nun" başarısıyla açıklamıyorum.


Ben bazı kişilerin bu gün televizyonun ve sinemanın vaadettiği ünü ve parayı tiyatroda kazanamamış olmalarına, kendi beceriksizliklerinin, heyecanlarını ve inançlarını yitirmiş olmalarının sebep olduğunu itiraf edecekleri yerde, bunu tiyatronun bir eksikliği gibi yansıtıyor olmalarını eleştiriyorum.


Çünkü, açıkça “Bunca yıl Donkişotluk yaptım da ne oldu! Ben ünlü olmak para kazanmak istiyorum. Tiyatro benim için bir hobi olmaktan öte bir şey değildi zaten” diyecekleri yerde, kendilerini tatmin edecek şeyleri tiyatroda bulamadıklarında, tiyatro ile elde edemediklerinde bunu tiyatronun popülaritesini yitirmişliğine, televizyon ve sinema karşısındaki yenilgisine bağlıyor olmalarını kabul edemiyorum. Üstelik, eğer tiyatro bugün para kazandırmıyorsa, "popüler" değilse bunun sorumlusu yine tiyatroculardır.


Tiyatrodan yeterince para kazanamadıklarını gerekçe olarak gösteren bu kişilerin, bunca yıldan sonra televizyon yıldızı olmalarını değil, bunca yıl tiyatro yapmış olmalarını ve hâlâ yapıyor olmalarını eleştiriyorum.


Sorun ne televizyonun tek başına kötü olması, ne de tiyatro sanatçılarının televizyona çıkması değildir. Bu kişilerin televizyonda yaptıkları işlerin anlamı ve değeridir. Yıllardır çizdikleri imajla ve üstlendikleri misyonla şimdi yaptıkları arasındaki çelişkidir.


Bu dönemde yeteneklerini tiyatronun daha güçlü bir konuma gelmesi için kullanmak yerine, sadece "rating"i kriter almış televizyonculuk anlayışının, "medya kültürü"nün hizmetine sunmuş olmalarıdır.


Tiyatro sanatçıları tiyatronun geniş kitlelere ulaşmasına aracılık edecek, kültürel ve sanatsal değerleri genç kuşaklara aktaracak televizyon programları yapsalardı, herhalde buna kimsenin itirazı olmazdı, kendilerini alkışlardık. Ama pek öyle olmuyor!


Bu durumu etik bir problem olarak değerlendirmiyorum. Bu yönelimi "medya kültürü"nün güç kazanması olarak da, tiyatromuzun güç kaybetmesi olarak da görmüyorum. Tiyatro heyecanını ve inancını yitirmiş kişilerin "deşifre" olması olarak görüyorum. Bir "doğal eleme" biçimi olarak, ileriye dönük bir yararı olabileceğini bile düşünüyorum.


Tiyatronun "arkhe"si insandır. Tiyatronun "töz"ü insanda yaşıyor. Ne mutlu ki insan varoldukça tiyatro da varolacaktır. Her şeye rağmen, rastlantısal da olsa yaşamımızda o " b i' ş e y "le karşılaşacağız. Tiyatro ele avuca sığmaz. Kurallarla sınırlandırılamaz, varlığı ne kurumlara ne de kişilere bağlıdır. Tiyatrocu dediğimiz kişiler tiyatro yapmaktan vazgeçerse, mutlaka tiyatro yapacak birileri çıkar. Kimsenin bundan endişesi olmasın.


“Ünlü TV yıldızlarımızın, tiyatro tutkusu”

Siyasal alanda olsun, sanatsal alanda olsun en ciddi konular, bol "rating" alacak yüzeysel tartışmalara çekilerek, sulandırılıyor, kördüğüm haline getiriliyor.


Şarkıcılar, mankenlerin şarkı söylemelerinden ve oyunculuk yapmalarından, mankenler biraz alımlı olan herkesin kendisine manken demesinden, gazeteciler edebiyatçıların gazetecilik yapmalarından, tiyatrocular mankenlerin ve şarkıcıların oyunculuk yapmalarından şikayetçiler.


İyi ile kötü, başarılı ile başarısız, güzel ile çirkin, yanlış ile doğru, değerli ile değersiz, önemli ile önemsiz, yararlı ile zararlı, hakiki ile kalp, ahlaklı ile ahlaksız arasındaki farkın ucuz ticaret, para, şan ve şöhret uğruna ortadan kalkmış gibi gösteriliyor olmasından, kimsenin şikayet ettiği yok.


Önemli olan kimin neyi yapıp yapamayacağını yargılamak değil, yapılan şeylerde sözünü ettiğimiz değerlerin varlığını, niteliğini ve işlevini anlamaya değerlendirmeye çalışmaktır.


Bir manken eğer yetenekliyse şarkı da söyleyebilir, oyunculuk da yapabilir. Bir şarkıcı da tiyatro yapabilir. Bu onun kötü niyetli olduğu, tiyatroyu yozlaştırdığı anlamına gelmez. O kişinin tiyatro ile olan ilişkisinin değerini belirleyen şarkıcı olması değildir, o işe yönelmesindeki amacın ve yaptığı işin değeridir. Aynı şekilde bir kişinin tiyatro geçmişinin olması onun iyi tiyatro yapıyor olduğu anlamına da, "tiyatro ile dürüst bir ilişki" içinde olduğu anlamına da gelmez.


Yıllardır tiyatrocu dediğimiz kişiler, bu şekilde tanınmış insanlar ahbap çavuş ilişkileri ile al gülüm ver gülüm tiyatro yaptılar da ne oldu. Kıyamet kopmadı! Biraz da şarkıcılar mankenler tiyatro yapsınlar! Sonuçlarının tiyatromuzun bu gün içine düşmüş olduğu durumdan çok çok kötü olacağını sanmıyorum.


Ne yaman çelişkidir ki, tiyatro yapmak piyasa deyimiyle beş para etmezken, bazı uyanıklar tiyatronun karın doyurmadığından şikayet ederek, ama tiyatroculuğunu öne çıkararak televizyon dizilerinde rol, yarışma programlarında sunuculuk kapmaya uğraşırken, her şeye rağmen tiyatro hâlâ değeri parayla ölçülemeyecek, kimsenin parayla satın alamayacağı bir saygınlığı ve değeri temsil ediyor. Bu anlamda bazıları için tiyatro yapıyor olmanın tek başına değeri yok, ama tiyatro yapmış olmanın, tiyatro ile uzaktan yakından ilgili olmanın rantı var.


Belki biraz ileri gidip "medya kültürü" içinde tiyatroya yeni bir "değer" atfedildiği bile söylenebilir. Bugüne kadar sınırlı bir tiyatro çevresinin tekelinde olan değer ve saygınlıktan artık medyanın vitrinindeki insanlar da payını istiyorlar. Ne var bunda? Tıpkı tiyatrocuların televizyondan istedikleri gibi.


Örneğin tiyatrocuların yönelimlerinin tersine, Hülya Avşar, şan şöhret, para pul elindeyken tiyatro sahnesinde kendini kanıtlamaya çalışıyor, tiyatro oyuncusu olmazsam olmaz diyor. Fatih Ürek’e sadece iyi bir şarkıcı olmak, ünlü olmak yetmiyor, meslektaşlarıyla arasındaki kültürel farkı vurgulamak için olsa gerek sık sık eski tiyatroculardan olduğunu söyleyerek övünüyor. Aşkın Nur Yengi tiyatro yapmaya başlıyor, tiyatroculuğu becermesi medyada yer buluyor. Grup Gündoğarken dinleyicilerini, seyirci olarak da selamlıyor. Ben bütün bunları önemli buluyorum. Çünkü bu insanları tiyatroya çeken tiyatronun büyüsüdür.

Asıl tehlikeli yaklaşım yine tiyatroculardan geliyor. "Oyunculuk eğitimli" bir tiyatrocu-sunucu mankenlerin, şarkıcıların televizyon dizilerinde oyunculuk yapmalarını eleştiriyor. Bu eleştirinin arkasından ne yatıyor dersiniz? Rant. Kendisi saygın ve eğitimli bir "tiyatro oyuncusu" olduğu için bu hakkı, (televizyon dizilerinde oyunculuk ve sunuculuk yapma hakkını da, mankenlerin oyunculuk yapmaları konusunda ahkam kesme hakkını da) kendisinde buluyor. Elindeki tiyatro kartını oynayarak, pastadan en büyük payı tiyatro geçmişi olan oyuncuların alması gerektiğini söylüyor, tiyatronun da tiyatrocu arkadaşlarının da hakkını savunduğunu iddia ediyor. ("Arkadaşlar, bize yakışıyor mu bu kıytırık işlerde yer almak, biz yeteneklerimizi daha iyi, hem kaliteli hem de para ve ün kazandıran tiyatro yapmak için kullanalım" demiyor.)


Değerli bazı tiyatrocularımızın yaklaşımlarıyla, şarkıcılarımızın yaklaşımı arasındaki ters orantı insanı gerçekten şaşırtıyor.


Grup Gündoğarken'in oyununda yakaladığım " b i' ş e y " aslında tiyatroyu diğer sanatlardan ayıran, tiyatroyu tiyatro yapan şeydir. Bu " b i' ş e y " insanın tiyatroda, duyum eşiği sınırını yıkışının hazzıdır, başka hiçbir şekilde mümkün olmayan bir iletişim anı'dır, estetiktir, eğitimdir, "sihirli formül"dür. İnsanı tiyatroya çeken bu heyecandır, " b i' ş e y "i başka insanlarla paylaşmanın her şeyi daha iyiye daha güzele götüreceği inancıdır.


Bu formülü elde etmenin yolu ise tiyatro heyecanını "her zaman" canlı tutmak, tiyatroya "her zaman" inanmaktır . Belki biraz saf, biraz acemi kalabilmektir. Tiyatroculuğun meslek olmadığını bilmektir.


Bu gerçekleri her fırsatta vurgulayarak, tiyatroyu, özellikle " b i' ş e y "i "medya kültürü"nün iktidarına karşı, hatta bu uğurda gerekirse tiyatroculara karşı savunmalıyız. Akla karayı, değerli ile değersizi, asıl ile sureti tanımalı, ayırmalı, yerine göre övmeli ya da yermeliyiz.


Bunu yapmazsanız, gerçekleri görmezseniz, "Görmedim, duymadım bilmiyorum!" derseniz ne olur? Bir şey olmaz demeyin. Şimdi olanlar olur. Siz tiyatronun, tiyatro ile birlikte kendinizin iktidarda olduğunu sanırken, birileri gelir, sizi tatlı uykunuzdan uyandırır, tiyatronun gerçek yerini size hatırlatır.


(Aralık 2000'de Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'nde yayımlandı.)

19 Aralık 2000

Hakkımda






Feridun Çetinkaya / feriduncetinkaya@yahoo.com

1971 yılında İstanbul'da doğdu. Tiyatroyla İstanbul Kurtuluş Lisesi'ndeki öğrencilik günlerinde tanıştı (1985). Hemen bir yıl sonra, Türkiye'nin en köklü amatör tiyatro gruplarından Sarıyer Halk Eğitimi Merkezi Tiyatro Kolu'na (SHEM-TK) katıldı (1986). Kısa bir süre Uludağ Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde okudu (1990). Bu dönemde Uludağ Üniversitesi Tiyatro Kulübü'ne katıldı. Ankara Üniversitesi DTCF Tiyatro Bölümü öğrencilerinin yayınladığı Agon tiyatro dergisinin kurucuları arasında yer aldı. Ankara Üniversitesi DTCF Tiyatro Bölümü Dramatik Yazarlık Anasanat Dalı'ndan mezun oldu (1998). Agon ve Tiyatro... Tiyatro... dergileri ile Cumhuriyet Dergi'de çeşitli tiyatro eleştiri yazıları yayımlandı. Tiyatro Fanzini adını verdiği blog'da gerek duydukça tiyatroyla ilgili eleştiri yazıları yayımlamaktadır.